RSS

AKM “Hayâli” ve Hoş Bir Soru: “Yaptırılmayan Ankara Operaevi Kopenhag’da Nasıl Kullanılıyor?”

Cumartesi ~ Temmuz 07, 2010 by admin Posted in Cumhuriyet Yazıları

Yansımalar 316/ Şefik Kahramankaptan, 23 Temmuz 2010

AKM “Hayâli” ve Hoş Bir Soru:
“Yaptırılmayan Ankara Operaevi
Kopenhag’da Nasıl Kullanılıyor?”

Sakın, “Senin bu opera binası yazıların da ‘temcit pilavı’na döndü” demeyin! Yeni bilgi edindikçe, ilginç gelişme veya “gelişmeme”leri gözledikçe, bazı değiniler dikkatimizi çektikçe bu konuda yazmaya devam edeceğimiz kuşkusuz!
Ankara’dan önce, İstanbul AKM’nin “buzluk”ta bekletilmesine değinmek istiyorum. 1. İstanbul Opera ve Bale Festivali’nin açılış konuşmasında Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürü Rengim Gökmen, AKM’yle ilgili gayet dikkatlice seçilmiş sözcüklerden oluşan iki cümle kullandı. Zaten konuşmada böyle bir değini için müzikseverler çevresinde bir beklenti oluşmuş, bilgisunardaki gruplarda bu beklenti dile getirilmişti. Gökmen bu konuya değinmese mutlaka tepki alacak, eleştirilecekti. Dinleyicinin özellikle alkışladığı bu bölümde, AKM’nin bir an önce açılmasıyla ilgili Gökmen’in kullandığı kilit sözcük “hayâl”di.
“ Biz sanatçılar olarak, İstanbul’un yeniden ve gerçek anlamda bir Opera Bale sahnesine kavuşmasını tüm yüreğimizle hayâl ederken…” diyen Gökmen bu sözcüğü kullanarak çok “gerçekçi” bir saptamada bulundu.

“İKİ DUDAK” ARASINDA
Ülkemizin mimarlık alanındaki önemli yayın organı “Yapı” dergisinin Temmuz sayısında “Büyüteç” bölümünde yer alan “2010 Avrupa Kültür Başkenti’nde mahzun bir Kültür Merkezi” başlıklı incelemenin bir bölümünde, herkesin bildiği hükümetin yıkım isteğine tepkiler ve hukuk sürecine değinildikten sonra şöyle deniliyor: “Sıra boşaltılmış Merkez’in, yapılacak bazı iyileştirmelerle yeniden devreye sokulmasına gelmişti. Ne var ki Başbakan’ın, yenileme işini emirle durdurduğu öğrenildi. Nedeni hâlâ bilinmiyor…. AKM, boynu bükük, kaderini bekliyor. Akla şöyle bir soru takılıyor: Acaba hedefte hâlâ yıkım mı var? Bunun için de ‘Kültür Başkenti’ döneminin bitmesi sessizce bekleniyor olmasın!”
Ankara kulislerinden hayli önceden edindiğim bilgiler, Sayın Başbakan’ın “yıkım ve yeniden yapım” konusunda israrlı olduğu ve 2020 Ajansı’nın bağlı bulunduğu Devlet Bakanı Hayati Yazıcı’ya “ iyileştirme projesi devreye alınmayacak” talimatını verdiği yönünde. Hâttâ, dikkâtli kulaklar, bir konuşmasında bu konuda Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ı kameralar önünde uyardığını anımsayacaktır. Demek ki, binanın özgün proje müellifi mimar Hayati Tabanlıoğlu’nun, iyileştirme için büyük emek harcayan ve masrafa giren oğlu mimar Murat Tabanlıoğlu ve ekibinin hazır durumdaki iyileştirme projesi “raf”ta bekletilecektir! Bu durum, politikacıların son dönemde pek sevdikleri tabirle “açık ve net”tir! Bu tablo karşısında DOBGM Rengim Gökmen’in de AKM’nin biran önce iyileştirilip yeniden opera, bale ve senfonik konserler için kullanıma açılmasını “sanatçıların hayâli” diye nitelendirmesi son derece “gerçekçi”dir. “Sağlıklı çözüm ne ola ki?” diye meraklananlara yanıt açıktır! Konu “iki dudağının arasında” bulunan Sayın Başbakan, eğer fikir değiştirmediyse, çıkıp “açık ve net” biçimde, kendisi o makamda bulundukça AKM’nin iyileştirilip açılmayacağını söylemeli, böylece sanatçılar da hayal kurmaktan vazgeçmeli, herkes hesabını kitabını, 2010-11 ve 2011-12 sezonlarında mevcut Kadıköy Belediyesi Süreyya Operası başta olmak üzere bölük-pörçük çeşitli küçük sahnelerde sürdüreceklerine göre yapmalıdır! AKM’nin kaderi biraz da 12 Eylüldeki referandumun sonucu ve yaratacağı gelişmelere bağlıdır.

KENDİSİ YOK, MAKETİ KOPENHAG’DA KULLANIMDA!
Gelelim Ankara’ya… Hani “Güleriz ağlanacak hâlimize” diye bir deyimimiz vardır ya… Tam o hesap! Çünkü, ihaleye hazır projeleri tam dokuz yıldır Bayındırlık ve İskan Bakanlığı’nda “yukarının ilgisizliğiyle” bekletilen yeni Ankara Operaevi binası ortada yok ama Danimarka’da üniversiteye şıkır şıkır para kazandırıyor, akustik uzmanlarının yetişmesine evsahipliği yapıyor! Kendisi değil, maketi!
Öykü ilginçtir. Çok yazdık ama yinelemekte yarar var. Ulusal yarışma yoluyla elde edilen ve yarışma birincisi mimar Özgür Ecevit tarafından hazırlanan, Hipodrom alanında yapılacak olan Ankara Operaevi’nin uygulama projeleri 2001 yılında bir kamyonetle götürülerek Bayındırlık ve İskan Bakanlığı’na teslim edildi. Maliyet 80 milyon dolar civarındaydı. Şaka yollu, “Kredi kartıyla takside bağlasanız, borcu şimdiye bitmişti!” denilebilecek bir maliyet bu! Ama başta, “peluş hayvanlar müzesi” gibi “üst düzey!” projelere sahip bulunan Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı’nın çeşitli manevraları ve engelleme çabaları olmak üzere, belki de “opera binası istemeyen zihniyet” nedeniyle, bu proje bir türlü ihâle edilmedi. Bu süre içinde Kopenhag ve Oslo’da yeni opera binaları projelendirildi, ihâle edildi, yapıldı ve çoktan hizmete açıldı! Hâttâ İngiltere Kraliçesi’nin hazır bulunduğu Oslo’nun açılış törenine “bizimkiler” de davet edildi ama gitmediler.
Evet, ortada yeni operaevi yok ama olmayan bina Kopenhag’da on yıldır kullanılıyor! Çünkü uygulama maketi olarak orada inşa edildi! Bizim yaptırılmayan operaevinin akustik danışmanlığını, Sydney ve Newyork Metropolitan operalarının da danışmanlığını yapmış olan Jordan Akustik Firması üstlenmişti. 1300 seyirci kapasiteli salonun akustik açıdan incelenmesi ve ölçülmesi amacı ile 1/20 ölçeğinde, 200×200x180 cm. ölçülerinde maketinin yaptırılması sözleşme gereği Jordan Akustik Firması’nın yükümlülüğündeydi. Firma maketin ve ölçümlerinin yapılması için Kopenhag’daki Danimarka Teknik Üniversitesi Akustik Kürsüsü ile anlaşmış, Prof. Dr. Jens Holger Rindel yönetimindeki ekip maketi inşa ederek ölçümleri yapmış, akustik raporu hazırlamıştı. Çıkan sonuç, Ankara’nın fevkalade akustiğe sahip bir operaya kavuşacağını muştuluyordu! Üniversite tüm yükümlüklerini yerine getirdiğini ve maketi teslim etmeye hazır olduğunu bildirdi, ancak maketin sahibi olan Bayındırlık ve İskan Bakanlığı, “ödenek olmadığı” gerekçesiyle maketi Ankara’ya getirtmedi.
Ne yapsın üniversite? Maketi çöpe atmayıp uygulama laboratuvarı haline getirdi! On yıldır öğrenciler maket üzerinde çeşitli akustik değerleri ölçmeyi öğreniyor, ölçümlerini bilgisayarda yaptıkları simülasyonlarla karşılaştırıp çalışmalarında kullanıyorlar. Ankara Operası üzerinden sınav veriyorlar! Akustik simulasyon programlarıyla ünlü Odeon firmasının 08 sayılı kullanım kılavuzunun kapağında da
yeni Ankara Operaevi salonunun akustik simulasyon resmi bulunuyor!
Bu maket üzerinde yetişen öğrencilerden biri politikaya atılıp Danimarka Başbakanı olsa, Türkiye ziyaretinde bizim başbakana, “Öğrenciliğimde üzerinde proje yapıp sınav verdiğim şu Ankara Operaevi’ni bana bir göstersenize!” dese! Olmaz demeyin, Hırvatistan’da bir besteci Cumhurbaşkanı seçildi, Danimarka’da da akustikçi başbakan niye olmasın!

No Comments

“Fatih Sultan” Kitapçıklarını “Hırsız Saksağan” mı Aşırdı?

Cuma ~ Temmuz 07, 2010 by admin Posted in Cumhuriyet Yazıları

Yansımalar 315/ Şefik Kahramankaptan, 16 Temmuz 2010

“Fatih Sultan” Kitapçıklarını
“Hırsız Saksağan” mı Aşırdı?

Söz verdiğim üzere, bu hafta sırada 1. İstanbul Uluslararası Opera Festivali’nin açılış temsili var. Ama önce haylidir tartışılan “Opera şehre iniyor” kavramına değinmek istiyorum. Pek çok kişi, “Ne yâni, ilk defa mı opera izleyeceğiz, zaten kentte değil miyiz?” biçiminde tepki gösterdi. Oysa, kentte oturan her insan “kentli” değildir. Büyük kentlerimizde kırsal geleneklerini taşıyıp, yaşamı köydeymişcesine kentte sürdüren büyük kitleler var. Kimi sosyologlar, büyük kentlerimiz için “büyük köy” tanımlamasını yapıyorlar. O reklamın hedefi de, kentte zaten opera izleyen kısıtlı sayıdaki dinleyici kitlesi değil, operayla tanıştırılmak istenenlerdi herhalde. Bir “farkındalık” yaratılmak istenmiş olmalıydı, sanırım en azından “kavramsal” olarak bir ülke büyüklüğündeki İstanbul’da yaşayanların bir bölümü bu reklamlar sayesinde “opera”nın varlığından haberdar oldu… Bu festivalin başlatılmasının, İstanbul’un “lâfta” değil, gerçek anlamda bir “kültür kenti” olabilmesine çok önemli bir katkı olduğunu da vurgulamak gerek.
Gelelim prömiyer temsiline… Şef Antonello Allemandi atağını yapıp trampet ilk ölçüleri çalmaya başladığında irkildim. Tanrım, bu G. Rossini’nin “Hırsız Saksağan” operası uvertürünün girişi değil miydi? Birkaç saniye sonra emin oldum, hemen arkamda oturan bariton Mesut İktu’ya dönüp “Hırsız Saksağan” diye fısıldadım, başını sallayarak onayladı! Peki, başka bir uvertürün, Rossini’nin “II. Mehmet / Maometto Secondo” operasının girişinde işi neydi? En iyisi bekleyip izlemek, görmekti. Ele aldığı operalara farklı yorumlar getirmesiyle tanınan rejisör Yekta Kara, bakalım başka hangi sürprizler hazırlamıştı?

BAŞARILI BİR MEHTER MONTAJI
Hırsız Saksağan uvertürü seslendirilirken, sahnede de eflatunlar içinde temsilî Bizanslılar dolaşıyordu. Sonra esas opera geliştikçe, dük Cesare Della Valle’nin özgün librettosunda Osmanlının Venedik kuşatması ve Nagroponte’nin düşüşü (1476) içinde cereyan eden aşk öyküsünün, İstanbul’un fethine (1453) taşındığını anladık. Eh, öykü fetihte geçer de “Mehter” olmaz mı? Kentin düşüşünden sonra uzaklardan Mehter sesleri gelip, ardından orta kapı açılıp Genelkurmay Askeri Tarih Müzesi’nin “nizamî” Mehter Takımı, önlerinde komutanları “çorbacıbaşı” Bando Yarbay Mustafa Uğur Akten olduğu halde tüm görkemiyle sahneye yürümez mi? İstanbul Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu’nu dolduran izleyici alkışı bastı.
II. Mehmet operası, özgün Napoli versiyonuyla 80′li yıllarda İstanbul’da Gürçil Çeliktaş rejisiyle sahnelenmişti. Ama adı başta olmak üzere, Yekta Kara’nın yaptığı tümüyle farklı bir çalışmaydı, dolayısıyla buna rahatlıkla “dünya prömiyeri” denilebilirdi. Kara, uvertürü bulunmayan operanın başına aynı bestecinin bir başka operasının uvertürünü yerleştirmiş, bunu konuyu taşıdığı Bizans Konstantinopolis’indeki saray-kale atmosferini yansıtmak için kullanmıştı. Araya yerleştirdiği Mehter ise konunun hem görsel, hem müziksel olarak Türk bağlantısını güçlü biçimde vurgulamasını sağlamıştı. Mehter’in kullanıldığı bölme, Rossini’nin kendi müziğinde Türk askeri müziğinden etkilenerek yazdığı bölümün hemen önüne konulduğu için bağlantıda ve geçişte hiç müzikal sorun da yaşanmadı. Herhalde Kara’nın bu değişiklikleri cesaretle yapmasında, tam bir “Rossini uzmanı” olarak tanınan şef Allemandi’nin de olumlu bakışının etkisi olmalıydı. Fatih’i Mehter’in ardından kır bir at üzerinde sahneye alması, görkemi arttırdı, “fetih tablosu”nun görsel etkisini güçlendirdi.
Yekta Kara’nın rejisi için sahne tasarımını hazırlayan Christian Floeren, zaten taş sahne sayesinde
oluşan doğal dekoru, trafik açısından rahatlatmak için alçak bir platformla takviye etmiş, Türk tekstilinin geleneksel desenler taşıyan zengin perdelik-döşemelik koleksiyonundan zevkli bir seçimle yararlanmıştı. harem sahnesi için de tül perde ve Wolfgang Zoubek’in ışık çalışmasıyla gerekli “gizem” yaratılmış oldu. Şanda Zıpçı’nın giysileri ilginçti, renk ve kumaş seçimleri çağımızın yaklaşımlarına gönderme yapıyordu. Ancak tasarımda, o dönemde Osmanlı’nın hiç kullanmadığı, ancak II. Mahmut’tan sonra yönelmeye başladığı “frenk işi” çizgiler ve başlıklardaki tüyler, Mehter ve Yeniçeri ile biraz zıtlık oluşturuyordu. Acaba stilistimiz “diyalektiği” sahneye taşımayı mı düşünmüştü? Ne düşünmüş olursa olsun, “tarihsel gerçeklere bağlı kalmak” diye bir koşul olmadığına göre, giysiler, sahnede özellikle kalabalık tabloların daha da görkemli görünmesine önemli katkıda bulunuyordu.


YAŞATILMASI GEREKLİ BİR YAPIM
Sahneüstüne gelince, Fatih Sultan Mehmet rolü için Macar bas Istvan Kovacs getirtilmişti. Fizik olarak sanki Bellini’nin “Fatih portresi” gibiydi. Ancak, sesi yeterli volümde değildi, biraz pes kaldı, sonuç olarak sahnesi sesinin önünde algılandı. Bizde, bu partileri söyleyebilecek pek çok değerli basso var. Anna’da Perihan Nayır Artan ses olarak “hârika”ydı, gerek “üçleme”lerde, gerek final sahnesindeki aryasında alkışı haketti. Ama yeniden verdiği kiloyu geri aldığını, rejinin gereği diz çöktüğü sahnelerde kalkmakta zorlandığını gördüm. Değerli sopranomuz dünya sahnelerinde aranır bir şancı olabilecek ses-yorum kapasitesine sahip. Umarım fiziksel durumu handikap oluşturmaz. Anna’nın babası Paolo’da Ankara’nın genç tenoru Murat Karahan, ilk kez başrollerden birinde prömiyer gecesi sahnedeydi. Gerek yorumu, gerek sahnesiyle başarılı oldu, hanesine yeni bir artı yazdırdı. Opera tarihinin “pantolonlu mezzo-alto”larından biri olarak düşünülerek karakterize edilmiş komutan Calbo’da, İstanbul’un genç mezzosu Nesrin Gönüldağ da başarılı bir performans gösterdi. Condulmiero’da ise bariton Serkan Bodur, entonasyon sorunu yaşayarak kısa rolünde ses olarak bekleneni veremedi.
Müzik, “Hırsız Saksağan” uvertürü hariç, güzel icra edildi. Uvertürde kornolar ve öteki bakır üflemeli çalgılarda sorunlar yaşandı. Belki de orkestra ağırlığı esas operaya vermiş ve uvertürü yeterince çalışma olanağı bulamamışlardı. Koro çok düzeyli, temiz bir performans gösterdi. Koroyu hazırlayan Gökçen Koray’ın ve koristlerin yapıta icra anlamında önemli bir katkı koyduğunu söyleyebiliriz.
“Rossini/Kara” yapımı Fatih Sultan Mehmet Operası, gelecek yıl 18. Aspendos Uluslararası Opera ve Bale Festivali’ne alınmalı, ardından 2. İstanbul Uluslararası Opera Festivali’nde yinelenmeli. Bu kez mekân Rumelihisarı da olabilir. Bu yıl saptadığım kimi eksikler de giderilir. Bunların başında “izleyicinin yeterince bilgilendirilmemesi” geliyor. Prömiyer akşamı, yâni “operanın şehre indiği gece”, izleyiciye yarımşar dosya kağıdına çoğaltılmış “konu” ve “kadro” kağıtları verildi. Bu iki kağıtta da, “yorum” ve “yeni tasarım” konusunda hiçbir bilgi yoktu! Müziği tanıyanlar, yapıtın başına “Hırsız Saksağan”ın konulduğunu anladı ama ya tanımayan, bilmeyen, ya da ilk kez opera izlemeye gelenler? Onlar radyoda bu müziği duyduklarında “Aaa, Fatih Sultan Mehmet operası bu” diyecekler! Öğrenmeye yanlışla başlamış olacaklar. Eğitim-tanıtım bağlamında yeni izleyicileri düşünerek, sadece bu yapım için değil, tüm opera ktapçıklarında ve kast listelerinde, seslerin niteliği de “Anna-Soprano”, “Fatih Sultan Mehmet-Bas” gibi yazılmalı…Gönül isterdi ki, izleyiciye Rossini’nin bu operası üzerinde yapılan değişiklikler, getirilen yeni yorumun da açıklandığı, dört yapraklık da olsa yeterli bir broşür hazırlanabilsin, orada rejisör Kara’nın da açıklayıcı bir yazısı olsun. Haydi işi şakaya vuralım: “ Yoksa kitapçıkları Hırsız Saksağan mı aşırdı?”

No Comments

Barbaros’u Hangi Rüzgâr Sahneye Attı?

Cuma ~ Temmuz 07, 2010 by admin Posted in Cumhuriyet Yazıları

Yansımalar 314/ Şefik Kahramankaptan, 9 Temmuz 2010

Barbaros’u Hangi Rüzgâr Sahneye Attı?

Son günlerde opera-bale alanında, bana “tuhaf” gelen “mırıltılar” duyuluyor! Niye Türk yapıtlarına, ya da konusunu Osmanlı ve Türk tarihinden alan yapıtlara ağırlık veriliyormuş? Sanat siyasete âlet mi ediliyormuş? Niye çok çalışılıyormuş?
Bu üstü kapalı tepkisellik ve mırıltıyı yadırgıyor, hâttâ ayıplıyorum. Biraz “tarih bilinci” bulunan, “evrensel” sanat dallarında pek çok yaratıcının hep kendilerinin veya başka ulusların tarihlerine yönelerek konu seçtiğini bilenlerin kulak asmaması gerekiyor bu mırıltılara… Sadece “icracı” olarak Batı yapıtlarını iyi sahneleyen değil, konusunu kendi tarihinden, yazınından veya güncel yaşamından alan opera ve bale yapıtlarının ortaya çıkmasıyla esas imajımızın pekişeceğini, Batı’nın da, Doğu’nun da buna daha çok ilgi gösterdiğini anlayabilenlerin de, bu çizgiye destek vermesi gerekiyor.
Ama, yapılan işin yöntemi, düzeyi, kullanılan araçlar, müzik, sahneüstü gibi konularda doğaldır ki, “yapıcı” eleştiriler olmalıdır ve işin kademesindeki insanlar da bunlara kulak tıkamak yerine yararlanmaya çalışmalıdır.
Bu genel girizgâhı, iki gece üstüste önce Aspendos’ta “Barbaros” adlı çağdaş dans gösterisinin, ardından İstanbul Açıkhava Tiyatrosu’nda “Mehmet II” operasının prömiyerlerinde bulunduktan sonra yapmak gereğini hissettim. Bu hafta “Barbaros”u yazacağım. Çektiğim fotoğraflardan da birkaç kare kullanabilmek için, Mehmet II operasının değerlendirmesini de haftaya bırakıyorum.


ELEKTRONİK MÜZİKLE DANS
Aylarca süren çalışmalar sonunda Aspendos’ta günyüzüne çıkan “Barbaros” başlıklı gösteri, “sanat yönetimi, kurgu ve koreografi”yi gerçekleştiren Beyhan Murphy tarafından “çağdaş dans drama” olarak nitelendirilmiş. Daha anlaşılır biçimde, Murphy’nin pek çok işini daha iyi tanımlayan “dans tiyatrosu” da diyebiliriz. Öncelikle yeni kavramlar türeterek kafa karıştırmak yerine, belirli kavramlar ve sınırlarıyla ilgili bir fikir birliğine varmak gerek…
Video, son yıllarda alanında büyük gelişme gösteren, Mehmet Balkan ve Uğur Seyrek’in koreografilerine, onların genel çerçevesi içerisinde zenginlik ve anlam katan filmleri çeken Şafak Türkel’in… Bunlar suüstü ve altı, Barbarosu’un türbesinin bulunduğu Beşiktaş bölgesinden dansçılarla “sivil” giysili olarak yapılmış günlük çekimler. Akış metinleri ve bazı şiirler, illizyonist – oyuncu, çok yönlü insan Kubilay Tunçer tarafından, kurguya uygun olarak yazılmış. Tablo başlıkları, kimi eski fırtına adlarıyla destekleniyor.
Müzik, bir dönemin “DJ Allen Arkın”ı, günümüzün “Mercan Dede”sine ait. Buradan, romanlarını beğeniyle okuduğum ve “yenisi ne zaman?” diye merakla beklediğim Oktay İhsan Anar’a bir selam göndermek farz. Çünkü esas adını güçlükle hatırladığım Arkın Ilıcalı, Anar’ın romanlarından birindeki “Havaî Mercan Dede” tiplemesinden esinlenerek kendine Mercan Dede takma adını koymuştu. Tambur, ney, kanun, kabak kemane, bendir gibi Doğu sazlarının da kullanıldığı, çeşitli efektlerle konuyla bağlantı kurulmaya çalışıldığı, ritmik yapısıyla tümüyle koreografın isteklerine cevap vermek üzere hazırlanmış bir “elektronik müzik” hazırlamıştı.
Gösterinin başlaması öncesi akışı gözden geçirirken denizle, denizcilikle ilgili kimi müzikler geldi usuma… Fransız besteci Claude Debussy’nin “Deniz” başlıklı senfonik şiiri, İngiliz Ralph Vaughan Williams’ın “Bir Deniz Senfonisi” değişik bakış açılarıyla yaklaşır deryaya… Bizde bu konuda en önemli çalışmayı iyi besteci Turgay Erdener, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nın siparişi üzerine “Bir Deniz Senfonisi” başlığıyla yapmıştır. 2005′te Aksaz Deniz Üssü’nde, Rengim Gökmen yönetimindeki CSO ve Devlet Çoksesli Korosu’nca bu yapıtın dünyada ilk seslendirilişinde hazır bulunmuştum. Altı bölümlük, izleyicideki deniz beklentisini karşılayan bir örgüyle bütünlük gösteren, korolu “Hızır Reis” bölümünde, Barbaros Hayreddin Paşa’nın savaşçı ve fatih kişiliğinin temsil edildiği, koronun Barbaros ve kardeşlerinin isimlerini fısıldadığı, âdeta Türk denizcilik tarihinden kesitler işleyen senfoninin müziğini sevmiştim. Yolda Milliyet Sanat Dergisinde Beyhan Murphy’le yapılmış söyleşiden, Barbaros fikrinin Rengim Gökmen tarafından kendisine verildiğini öğrenmiştim. Demek ki Gökmen, Erdener’in müziğini hazırlarken, bestecinin yol haritasından etkilenmiş ve bundan gösterişli bir sahne yapıtı çıkarılabileceğini düşünmüş olmalıydı.
12 REİS, 12 RÜZGAR…
İki perde halinde iki saat süren, tabloların “12 Reis, 12 Rüzgâr” bağlamında ele alındığı gösteri, tipik Beyhan Murphy söylemini yansıtıyor. Dans fragmanları, aralardaki tiyatro parçacıklarıyla birbirine bağlanmaya çalışılmıştı. Murphy “Barbaros”u anlatırken “görsel lightmotive” olarak deniz ve denizle ilgili kimi simgeleri seçmiş, bunda da başarılı olmuştu. Örneğin denizcinin vazgeçilmez araçlarından biri olan “halat”, danslarla iyi kaynaştırılmış, kimi zaman silah, kimi zaman tuzak, bazen de anlatım güçlendirici olarak kullanılmıştı. Halatlar üzerindeki Oruç Reis’in cenaze sahnesi, buluşçu bir yaklaşımı yansıtıyordu. Hâttâ deniz kızlarının kızıl saçları bile örgü halat esprisinde eklentilerle uzatılmıştı.
Müzikte ise simgesellik sualtı ve üstü sesleri, martı çığlıklarıyla veriliyordu ama bunun dozunun kaçtığını söyleyebilirim. Konunun doğası gereği erkek ağırlıklı grup danslarında, kimi zikir havasında yoğun vurma çalgıyla tamamen ritm gözetilerek yapılan ve çok yüksek volümle verilen müziğin tümüyle eşlik amaçlı düşünüldüğü anlaşılıyordu. Barbaros’un rüyaları ve aşk yaşamı işin içine girdiğinde, yerel sazların da kullanıldığı ezgisellikle, değişik renkler sağlanabilmişti. İki saatin sonunda müzikten akılda kalan martı çığlıklarıyla dalga sesleriydi!

KADIRGANIN İŞLEVSEL KABURGASI
Sahne tasarımı, İsmail Dede’ye (Mercan’la akrabalığı yoktur, gerçek soyadıdır) aitti. İki perdede de fonda kalan en gerideki yelkenlerle hemen önündeki işlevsel bir “kadırga kaburgası”ydı. Bu kaburga hem Aspendos sahnesine “güverte” olarak inşa edilmiş üst sahneyi maskeliyor, hem de kanatlar indirildiğinde esaret-forsalık sahnesinde etkileyici bir görüntü oluşturuyordu. Öz-biçim ilişkisi iyi sağlanmıştı. Sahnede aksesuar olarak birkaç fıçı, bir sahnede ise ayyıldızlı kırmızı döşemelikle kaplı bir divan kullanıldı. Divanın kumaşı keşke ayyıldızlı olmasaydı. Aspendos sahnesi, orkestranın yer aldığı sıfır kodunun da podyuma dönüştürülmesiyle üç katlı olarak tasarımlanmış, bu da yayılma ve hareket kolaylığı sağlamıştı. İki kod arasında kalan kaydırak bölümü, video yansıtılarak aynı zamanda perde işlevi görüyordu.
Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü ile İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı’nın işbirliğiyle gerçekleştirilen, Türkiye’de de etkinlik gösteren uluslararası bir firmanın yüklenici olarak gözüktüğü ve finansal olarak hiçbir özveriden kaçınılmadığı anlaşılan bu proje, aslında bir “ilk”… Çünkü altı devlet balesinin (İstanbul, Ankara, İzmir, Mersin, Antalya, Samsun) dansçıları “seçmece” olarak biraraya getirildi. Alanlarında, tek seçicisine göre en iyi oldukları düşünülen isimlerle çalışıldı. Barbaros’un aynı kadroyla sanat sezonunda da gösterime sokulması halinde, altı devlet balesindeki işlerin aksayacağını, hâttâ kimilerinde temsil verilemeyeceğini söylemek için kâhin olmaya gerek yok. Zaten uygun kapalı sahne de pek yok, ancak “çadır”lara yönelmek mümkün olabilir! Barbaros’un bu biçimiyle daha çok “yazlık” bir gösteri olarak yineleneceği söylenebilir.. 15-16 Temmuz’da İstanbul Muhsin Ertuğrul Tiyatrosu’nda kapalı mekânda iki temsil ve son olarak 14 Ağustos’ta Bodrum Bale Festivali’nin açılışında sergilenecek. Aspendos’un geniş açıklığından sonra, bu yapımı değişik sahnelere uyarlamak, tasarımcı ve koreograf için yeni mesailer gerektirecek kuşkusuz. Barbaros’un ticari anlamda uzun süreli ve soluklu olarak yinelenmesi düşünülecekse, yapıtın süre, kadro ve müziksel anlamda elden geçirilmesi, belki de özel sektör tarafından ele alınarak özel bir “kumpanya” oluşturulması daha akılcı olur.

No Comments

‘Heykeli Dikilecek Adam’ ve Kapadokya’da Müzik Sesleri…

Cumartesi ~ Temmuz 07, 2010 by admin Posted in Cumhuriyet Yazıları

Yansımalar 313/ Şefik Kahramankaptan, 2 Temmuz 2010

‘Heykeli Dikilecek Adam’ ve
Kapadokya’da Müzik Sesleri…

Anadolu’da bir deyim vardır: Güçlü, yararlı, bilge insan için “Heykeli dikilecek adam” derler. İlhan Selçuk da “heykeli dikilecek bir adam”dı. Aydınlanmacı kişiliğiyle “sevilen insan”dan “unutulmayacak simge”ye dönüştü. Birkaç heykelinin ve büstünün yapılacağına inanıyorum. Bu konuda Mehmet Aksoy, Metin Yurdanur, Filinta Önal, Anar Eyni ilk aklıma gelen heykeltraşlar. Bakalım hangi belediyeler elini çabuk tutacak? Kimler hangi anıtları, büstleri yapacak, yaptıracak?
Ardından yüzlerce yazı yazıldı, kadim dostum Özgen Acar, onun çoksesli müzik sevgisini anımsattı. Şimdi Hacıbektaş’taki aydınlanma fidanlığında filizlenirken, Kapadokya’dan bu yaz yükselecek müzik sesleri mutlaka ulaşacaktır Çilehane’ye… 12. yüzyıldan kalma Saruhan Kervansarayı ve Kemalpaşa’daki Saklı Vadi, Ürgüp’te çeşitli mekanlar, Temmuz ve Ağustos’ta Kapadokya’da ustalarla genç müzisyenlerin buluşmasına hem “sahne” hem de “dersane” olacak. Gençler çalgılarındaki becerilerini geliştirip bilgilerini arttıracaklar, hocalarıyla birlikte konserlerde yer alacaklar.

KLASİK KEYİFLER’DE ATÖLYE-KONSER İÇİÇE
İyi kemancı Ellen Jewett’la eşi iyi rehber Hüsam Süleymangil’in gayretleriyle, her yaz tarihsel mekânlarda düzenlenen “Klasik Keyifler”, genç müzisyenlere değişik hocalarla birlikte çalma, yöre halkına ve turistlere de kaliteli oda müziği olanağı sunan bir proje. Bu yaratıcı çalışmayı Kapadokya bölgesi, kimi belediyeleri, turizmcileri ve esnafıyla iki yıldır âdeta bağrına bastı. Herkes elinden gelen katkıyı yapıyor.
Bu yıl 8-18 Temmuz ve 12- 22 Ağustos dönemleri kesinleşti, Eylül ise bugünlerde açıklanacak.
Katılmak isteyen genç müzisyenlerin www.klasikkeyifler.org üzerinden temas kurması gerekiyor, dinleyicilerin de konser günlerini not alması… Hergün ya bir açık prova, ya değişik mekânlarda konser, “jam session” türü etkinlik var. Saklı Vadi’deki “Hocalar-Gençler” konseri 10 Temmuz’da saat 19.30, Saruhan Kervansarayı’ndaki “Schumann’ın Dünyası” konseri ise 11 Temmuz’da 14.30′da… Hafta sonunda Kapadokya tatili yapmak isteyenleri özendirecek bir program.
“Kim bu hocalar?” diye sorarsanız Türkiye, Amerika, Kanada, İspanya, İran ve Yunanistan’dan gelen profesyonel müzisyenler, çoğu akademik anlamda da hoca olarak çalışıyor. Bir kısmı Temmuz’da, bazıları sadece Ağustos’ta burada olacak, kimileriyse her ikisinde yer alacak. Sayalım:
Özcan Ulucan, Ellen Jewett, Aslı Erdal, Akemi Takayama
(Keman), Çetin Aydar, Tuba Özkan, Burcu Tunca, Efdal Altun, Nesrin Bayramoğlu (Viyola),
Ozan Tunca, Ruth Phillips, 
Greg Hesselink, Erman İmayhan
(Çello), Birsen Ulucan, Miri Yampolsky ( Piyano ),
 Güç Gülle, Michael Ellison, Özkan Manav (Kompozisyon)
Klasik Keyifler’deki atölye çalışmaları için kaydolan aralarında yabancıların ve yurtdışında ustalık ve sanatta yeterlilik çalışması yapan Türklerin de bulunduğu genç müzisyen sayısı 70′i aşmış durumda. Klasik “jam session”ların da yer alacağı çalışmalarda bu yıl önemli yenilik genç besteciler için “kompozisyon atölyesi”nin de açılmış olması. Tümüyle sivil girişimle, küçük katkılarla düzenlenen bu tür çalışmalar, yığınla sorun ve karmaşanın yanında insana “Türkiye’de iyi şeyler de oluyor” dedirtiyor. Hele tarihsel mekânların sanat amaçlı kullanımına giderek bakanlık ve yerel yönetimlerin daha sıcak bakması, özel mülk durumundakilerin de yaygın kullanımı kişiyi umutlandırıyor.

GÜMÜŞLÜK-EKLİSİA’DAKİ ÜNLÜLER…
Bakın bir örnek de Gümüşlük’ten, köy girişindeki eski Eklisia Kilisesi… Gümüşlük’te her yaz içiçe geçmiş bir müzik festivali ile yaz okulu yaşanıyor. Oluşumun kurucuları uluslararası piyanistimiz Gülsin Onay ile piyanist Eren Levendoğlu. Bu yıl 5 Temmuz’da
 Christine Wolff’un “şan” atölyesiyle başlayacak olan okul, Ağustos sonuna kadar ünlü hocaları ağırlayarak devam edecek: Gitar’da Carlo Domeniconi / Dale Kavanagh, Piyano’da Valentin Surif, Gülsin Onay, Jean-Bernard Pommier, 
Peter Cosse, Giselle Brodsky, Flüt’te Gülşen Tatü, Keman’da Cihat Aşkın, Viyolonsel’de Wolfgang Boettcher, bu yılın hocaları…
Geçen yaz ziyaret ettiğimde, Eklisia’yı bir “köy kilisesi” olarak çok şirin bir mekân olarak algıladım.
Akustik gayet elverişli, binanın dışında gelen müzikseverlerin içerde yapılan müziği dinleyebilecekleri yeterli alan var. Derslerin fevkalade verimli olduğunu da katılan gençlerden duyuyorum. Hepsi hem toplumsal ve uluslararası ilişki, hem müzik bazında çok yarar sağladıklarını düşünüyorlar. Ayrıntılara bilgisunarda www.gumuslukfestival.org adresinden ulaşmak mümkün.

URLA’DA YAZ – KIŞ USTALIK ÇALIŞMASI
Benzeri bir girişim de Urla’da kurumsallaşıyor. Bu kez eski bir Rum evinin restore edilerek müzik okulu olarak kullanıldığını görüyoruz. Paris Konservatuvarı mezunu piyanist İnci Çoşkuner’in ÇEKÜL Vakfı danışmanlığında restore ettirdiği binada sömestr ve sonrası dönemlerinde kış kursları da düzenleniyor. Buradaki hoca kalitesi de yüksek. Bu yıl Keman’da Ulla Schultz’la başlayan yaz dönemi,
Gitar’da Jean-Marc Zvellenreuther, Flüt’te Andreas Adorjan’la devam ediyor. Ünlü obuacı Hansjörg Schellenberger Ağustos’ta, Klarinet’te Guy Dangain ve Şan alanında bariton-pedagog Tom Krause sınıfları Eylülde açılacak. Ayrıntılı bilgileri alıp fotoğrafları görmek için www.urlamuzikakademisi.com sitesine girmek yeterli.
Bu çalışmalar sonunda yapılan dinletilerde, hocalar çok beğendikleri öğrencilere Avrupa’da burs veya indirimli öğrenim olanakları da yaratıyorlar. Örneğin obuacı Bengü Aktan (d.1989) geçen yaz UMA’da Hansjörg Schellenberger’in beğenisi kazandı, daveti üzerine Madrid Reina Sofia Müzik Okulu’nun sınavına gitti, kazandı, burslu olarak master eğitimine bu dönem başlayacak. Aynı okulda “üstün başarı” ödülüne layık görülen 23 yaşındaki obuacı Özge İnci de, aynı hoca tarafından İzmir’de bir konserde beğenilerek davet edilmişti. UMA sayesinde Avusturyalı Heidi Litschauer ile tanışan çellist Deniz Ayşe Birdal (d. 1994) Salzburg Mozarteum, Fransız Guy Dangain’le tanışan klarnetist Çağdaş Engin (d.1988)
ile Selen Eylül Gülenç (d. 1988) de Paris’te L’Ecole Normale de Musique’ten davet aldılar.
“Vahşi” değil ama “katılımcı” ve “sosyal” piyasa ekonomisi koşulları içinde, sivil girişimler tarafından olumlu işler yapılabiliyor.

No Comments

“Arabın İntikamı”, “Neşeye Övgü” ve Sanatsal Dolaşıma Politikaüstü Yaklaşım Gerekliliği…

Cuma ~ Haziran 06, 2010 by admin Posted in Cumhuriyet Yazıları

Yansımalar 312/ Şefik Kahramankaptan, 25 Haziran 2010

“Arabın İntikamı”, “Neşeye Övgü” ve
Sanatsal Dolaşıma Politikaüstü Yaklaşım Gerekliliği…

Gündem o kadar hızlı değişiyor veya değiştiriliyor ki, bizim gibi haftada bir yazanlar, üstelik yazısını da hayli erken vermek zorunda olanlar için, genellikle yakalamak mümkün olmuyor. Ama gene de bazen değişen gündemden süzülüp, değinmeden geçemeyeceklerimiz oluyor. Tıpkı şu “Arap” benzetmesi gibi. Sayın Başbakan’ın camdan mı okuduğu, yoksa hazır konuşmanın arasına kendisinin mi sıkıştırdığını bilemediğim, kimilerinin köpeklerine “Arap” adı vererek Arapları aşağıladığı yolundaki görüşü, “Osmanlıcı” gibi görünenlerin aslında, Osmanlıyı da, halk dilini ve kültürünü de yeterince bilmediklerinin bir göstergesi gibi çıkıverdi ortaya… Ya da inanılmaz bir kasıt veya çarpıtma var!
Osmanlı coğrafyasında, Kuzey Afrika, Habeşistan ve Arap Yarımadası’nda çok sayıda “koyu tenli” insan yaşıyordu, hâlâ da yaşıyor. Osmanlı döneminde bazıları çiftliklerde çalıştırılmak üzere Muğla yöresine, Dalaman’a getirilmişlerdi.
ZENCİ, SİYAHİ, NEGATİF, AK ARAP
İnsanımız teni koyu olanlara “Arap” yakıştırmasını yapmış, yâni “Zencî” veya “Siyahî” demek yerine Arap deyivermiş, gerçek Araplara ise “Ak Arap” yakıştırmasını uygun görmüştü. Çocukluğumda Kadıköy’de bizim mahallenin boş arsalarında dolaşan tüm siyah kedi ve köpeklerin adı “Arap”dı. Siyahî dadı kalfalara “Arap Bacı” denilirdi, bunların kimileri sarayda çalışmışların kızları, torunlarıydı. Nitekim değerli karükatürist Latif Demirci, hemen çiziktiriverdi. Kadıköy’de yaşayan Muğla’ya getirilenlerin ahfâdından Arap Selahattin ve Arap Necmi’yi hâlâ hatırlarım. Kimi fotoğrafhaneler de, çektikleri vesikalıkların “arabını” yâni siyahı beyaz, beyazı siyah görünen negatifini “Saklayın gene getirirseniz basarız” diye vesikalık sahibine verirlerdi!
Ama esas anımsatmak istediğim “Arabın İntikamı” yâni Otello! Shakespeare’in bu tiyatro ve bir bir Verdi operası olarak klasiklerin ön sıralarında yer alan trajedisinin başkahramanı Otello, Mağripli, yâni Kuzey Afrikalı bir siyahîdir.. “Osmanlı Dram Kumpanyası”nın sahibi Mardiros Mınakyan Efendi (1839-1920) eseri “Arabın İntikamı” adıyla Türkçeleştirmiş ve yıllar yılı bu oyun, bu isimle İstanbul’da oynamış, Anadolu turnelerine çıkmış ve pekçok oyuncunun özgeçmişlerine yansımıştır.
“Arap” nitelendirmesinin Türkçedeki kullanımı ve bu konuda yapılan talihsiz değerlendirme hatası, İsrail’le yaşanmaya devam eden kriz üzerine ortaya çıktı. Bu krizin önümüzdeki sezon ülkemizdeki sanat yaşamına etkileri olacak mı? Şu andaki gidişat sanat ortamının etkileneceği olasılığının daha fazla olduğunu gösteriyor. Bakanlar Kurulu’nun uygulamaya koymadığı ama olası yaptırımlar arasında bir kalem olarak yer alan “İsrail pasaportu taşıyanların Türkiye’ye sokulmaması”, bu ülkeden sanat festivallerine gelecek müzisyen, oyuncu, orkestra şefi, sergi açacak ressam-heykeltraşlarla ilgili yapılmış programların etkilenebileceğini gösteriyor. Ayrıca sanat kurumları da genellikle “Ne olur, ne olmaz” düşüncesiyle, herhangi bir yaptırım uygulama kararı açıklanmadan, yapılmış ön anlaşmaları iptal edebiliyorlar. Hâttâ, daha da ileri gidip, sadece İsrail pasaportu taşıyanlara değil, Yahudi kökenli öteki ülke pasaportu taşıyan olası konuk sanatçılara da şüpheyle bakanlar, “başımıza iş açmayalım” diye düşünenler çıkabiliyor. Her ne kadar, bir hükümet yetkilisi, “Yahudi başka, İsrailli başka” diye açıklama yaptıysa da, bu konuda yeterli algılamanın bulunup bulunmadığı kuşkulu. Bu krizde kişisel olarak en büyük sıkıntıyı çekenlerden birinin, doğduğu Bergama’da gittiği ilkokulda elinde Türk bayrağıyla çekilmiş fotoğrafını gördüğüm İsrail Büyükelçisi Gaby Levi olmalı!

HER KÖKENDEN SANATÇI
Sanatın halklar arasında bir paylaşım, köprü olduğu, hâttâ bazen politik krizlerin aşılmasında bile rol oynayabildiği unutulmamalı. Sanatın kendi kanalları içindeki doğal iletişimine, politika, diplomasi ket vurmamalı. Hep “uzlaşma”dan söz edilip “insanlığın kardeşliği”nden dem vurulduğuna göre hükümetler, bürokrasi, diplomasi ve sanat kurumları, sanatçıların gösterdiği kişisel cesareti, kurumsal anlamda da göstermeli… Bakın, Bilkent Senfoni Orkestrası sezonu geçen hafta Odeon’da yaptığı “Barışa ve kardeşliğe çağrı” başlıklı Beethoven 9. Senfoni Konseriyle kapattı. BSO Genel sanat yönetmeni şef Işın Metin, gençlik orkestrasından seçtikleriyle orkestrayı takviye etmiş, gençleri de birinci rahleden itibaren deneyimlilerin, hocalarının yanına oturtmuştu. Arkada Kültür ve Turizm Bakanlığı Ankara Devlet Çoksesli Korosu vardı.
Beethoven’in ünlü şair Schiller’in “Neşeye Övgü” şiirinden alıntılarla insanlığı barış ve kardeşliğe çağırdığı korolu final bölümünde bakın solistler kimlerdi? Erivan’dan soprano Naire Abrahamyan, İstanbul’dan mezzosoprano Aylin Ateş, Ankara’dan tenor Ünüşan Kuloğlu, Varşova’dan bas Marek Wojciechowski. Değişik kökenlerden gelen uluslararası sanatçılar, kökenine bakılmaksızın tüm insanları yaşamın neşesinde birleşmeye çağırdılar… Hiç değilse sanatsal dolaşımda politik-diplomatik kavgalar nedeniyle dayanışma, işbirliği ve alışverişlerden vazgeçilmemeli.

4. MURAT BABASIZ KALDI
Geçen hafta değerli besteci Okan Demiriş’i (1942-2010) yitirdik. Adı “4.Murat” operasıyla özdeşleşmişti. Kemancı olarak Ankara Devlet Konservatuvarı’ndan yetişmiş, başkemancılık, solistlik ve şeflik yapmış, bestecilikte başarılı olmuştu. Uzun uzun yaşam öyküsünü yazacak değilim, ama sohbetlerimizde bana kendisinin anlattığı, bilinmesi gereken bazı konuları paylaşmak isterim.
Yıllar önce İstanbul Operası’nda müzik direktörlüğü yapan Robert Wagner, Okan Demiriş’in piyano konçertosunun seslendirilişi sırasında orkestrayı yönetmiş, müziği beğenerek “Sizde dramatik aksiyonu yakalayabilecek sezgi var. Niye opera yazmıyorsunuz?” diye sormuştu. İstanbul’da yetersiz Türkçesine karşın, tiyatroları da izleyen şef Wagner, Turan Oflazoğlu’nun 4. Murat piyesini izledikten sonra gelip besteciye âdeta emir verircesine “İşte size konuyu da buldum, bu tiyatro oyununu siz opera olarak besteleyiniz!” demişti. 4. Murat operası böyle doğmuş, ardından Karyağdı Hatun, Yusuf ile Züleyha operaları gelmişti. 4. Murat’ın İstanbul temsillerinde rol alan tenorlar arasında Kevork Tavityan’ın da bulunduğunu, bu yazının çerçevesi nedeniyle hatırlatmak isterim.
İçindeki çokseslendirilmiş ilahileri, tekbir ve mehter esintileri, makamsal yaklaşımlarıyla halkın beğenisini kazanan bu operayı rahmetli Demiriş, tam 24 yıl boyunca İsrail’in Gazze ambargosu gibi Ankara’ya yasaklamıştı! Nedeni, “telif hesaplamasının davetliler düşüldükten sonra ucuz fiyatla satılmakta olan bilet üzerinden hesaplanarak besteci hakkının yeterince gözetilmemesi”ydi. Bu ambargoyu, operanın eski genel müdürlerinden Yalçın Davran’ın “Eserini insanlara yasaklama, bırak seni tanısınlar, bilsinler” uyarısı üzerine kaldırmış ve 4.Murat 2008-2009 sezonunda Ankara’da kapalı gişe oynamıştı. Gördüğü hücrebozan tedavisinden yarar görmüş ve Ankara’daki galaya eşiyle birlikte gelmişti. 4. Murat önümüzdeki sezon da sanırım Mersin’de sahnelenecek, Ankara’da ise “Yusuf ile Züleyha” yer alacak. Operalarında başkadın rollerini eşi değerli soprano Leyla Demiriş’i gözeterek yazmıştı. “Hançerli Düzü”, “Posof”, “Digor”, “Pasinler”, “Handere” adlı orkestra süitleri de, askerliğini yaptığı Doğu Anadolu’dan izlenimleriydi.
Erken yitirilmiş bu değerimiz, yapıtlarıyla kulaklarda, gönüllerde yaşayacak.

No Comments

Dervişler Korosu, Schmitt’in Salavat İlahisi ve Prömiyer Kayıtlar…

Cuma ~ Haziran 06, 2010 by admin Posted in Cumhuriyet Yazıları

Yansımalar 311/ Şefik Kahramankaptan, 18 Haziran 2010


Dervişler Korosu, Schmitt’in Salavat
İlahisi ve Prömiyer Kayıtlar…

Değerli besteci ve teorisyen, eğitimci Prof. İlhan Baran’la (d.1934) aradabir buluşup, müzik ve dünya üzerine verimli sohbetler yaparız. Geçenlerde söz Osmanlı kompozitörlerinden açılmıştı ki, İlhan Hoca “Bizde yeterli tarih araştırması yapılmıyor, müzikologlar yeterince çalışmıyor, bu konularda araştırmaya önem ve destek verilmiyor!” diye esip gürledi. Hak vermemek elde değildi. Daha çeşitli kütüphanelerde Farsça, Arapça ve Osmanlıcadan günümüz Türkçesine çevrilmeyi bekleyen müzik üzerine nice kitap bulunuyor.
Masamın başına dönüp bilgisayarı açtığımda hoş bir sürprizle karşılaştım. Yeditepe Üniversitesi’nde Antropoloji Bölüm Başkanı olan etnomüzikolog Prof. Dr. Feza Tansuğ, ilgilenmem ricasıyla bir basın bildirisi göndermişti. Tansuğ, Ludwig van Beethoven’ın (1770-1827) ölümünden 16 yıl önce yazdığı sahne müziği Atina Harabeleri’nde (Die Ruinen von Athen – op. 113 ) yer alan “Dervişler Korosu”nu bestelerken dügâh makamında bir Mevlevi Ayini’nden esinlendiğini ortaya çıkardığını muştuluyordu. Peki, Osmanlı topraklarını hiç ziyaret etmeyen Beethoven, bu müziğe nasıl ulaşıp esinlenebilmişti? Tansuğ’a göre, Beethoven Fransız tüccar – seyyah Jean Antoine du Loir’ın İstanbul’da dinleyip kağıda geçirdiği, 1654 yılında Paris’te yayımladığı Mevlevi Ayini notasından yararlanmıştı.
Baran’ın eleştirileri daha kulağımda sıcakken, böyle bir bulgu ile karşılaşınca, “Bir dahaki buluşmamızda Hocaya vereceğim yeni bir haber çıktı” diye düşünmekten kendimi alamadım. Tansuğ”un saptamasının, Batı’da yeterince yankı bulmasını dilerim. Tüm okurlarıma da Beethoven’in sahne müziğinden düzenlediği orkestra süitinin bulunduğu CD’yi edinerek dinlemelerini öneririm. Dervişler Korosu’nun yanında, Türk ordusunun yaklaştığını haber veren Mehter esinli “Türk Marşı” da bu yapıtın içinde yer alır. Beethoven’in insanlığa armağan ettiği, barış ve kardeşliği konu alan 9. Senfonisi ise, bu akşam Bilkent Odeon’da Işın Metin yönetimindeki Bilkent ve Bilkent Gençlik Senfoni Orkestraları’yla Ankara Devlet Çoksesli Korosu’nca seslendiriliyor. Bu yapıtın son bölümünde de dikkatli kulaklar Türk askerî müziğinden esintileri hissedebilirler.

SCHMITT VE “SALAVAT” İLAHİSİ
Söz Batı müziğindeki Türk etkisinden açılmışken, Türkiye’de az tanınan, hâttâ bazı müzikologların bile duymadığı Florent Schmitt’in (1870-1958) “Salome’nin Trajedisi” başlıklı 6 bölümlük yapıtına dikkati çekmek isterim. Bu bağımsız Fransız besteci 1900′lü yılların başlarında Rusya ve eski Osmanlı coğrafyasındaki pek çok ülkeyi kapsayan bir gezi gerçekleştirmiş, 1903′te de İstanbul’da aylarca kalmış. Padişahın cuma selamlığı törenlerini özellikle izleyen Schmitt’in yapıtında, gerçekleştirdiği gezinin izleri rahatlıkla algılanıyor.
Özellikle yapıtın “Işıkların dansı” başlıklı dördüncü bölümünün bir Türk besteci tarafından yazıldığını zannedebilirsiniz. Orada yansıtılan ilahînin ezgileri, makamsallık ve yaratılan mistik atmosfer Schmitt’in İstanbul’da hayli araştırma yaptığının ve çok etkilendiğinin göstergesi sayılabilir. Bölümün ana ezgisini, “Salavat” olarak bildiğimiz ilahî oluşturuyor. Bestecinin bu eseri Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası’nın şef Sascha Goetzel yönetiminde kaydettiği, “Onyx” etiketli ilk CD’de yer alıyor, piyasadan edinebilirsiniz. Respighi, Hindemith ve Schmitt’in üç yapıtını kapsayan CD’deki seslendirmeler parlak ve başarılı…
Schmitt’in cuma selamlığından esinlenerek yazdığı “Selamlık” başlıklı senfonik şiirle, “47. İlahî” adlı parçasının kayıtlarına ise rastlayamadım. Bakarsınız, Borusan işin arkasını da getirir ve bu iki yapıtı da seslendirip kaydeder! Hâttâ mâdem başladı, arkasını getirmelidir. Bu arada Schmitt’in Op.82 Senfoni Konçertant’ı, keman-piyano sonatı ve iki piyano için yapıtını Hüseyin Sermet’in kaydetmiş olduğunu da hatırlatmakta yarar var.

MESUT İKTU’DAN ARŞİVE ÖNEMLİ KATKI
Arşiv değeri olan bir CD de Kalan Müzik’ten çıktı son günlerde. Bariton Mesut İktu’nun piyano ve orkestra eşlikli olarak değişik dönemlerde seslendirdiği, Türk bestecilerinin türkü düzenlemelerini topladığı “Türk Ezgileri” başlıklı CD, folklorik malzemenin çoksesli olarak yeniden işlenmesi ve operatik söylemle seslendirilmesine güzel bir örnek. Düzenlemeleri bulunan besteciler şunlar: Ahmet Adnan Saygun, Cemal Reşit Rey, Ulvi Cemal Erkin, Muammer Sun, İstemihan Taviloğlu, Burhan Önder, Mehmet Aktuğ, Turgay Erdener, Sayram Akdil, Erdal Tuğcular ve Orhan Tanrıkulu. Türkülerin bazılarıyla ilgili Mesut İktu’nun ilginç anıları da var. Örneğin Sayram Akdil’in “Efem”ini henüz konservatuvar öğrencisiyken ilk kez İsmet İnönü’nün de hazır bulunduğu bir konserde seslendirmiş ve bu türkü kendisine adanmış. Ulvi Cemal Erkin’in “Hanife ve Divan”ının kayıp olan orkestra malzemesini, İktu bulduğu bir şef partitüründen bir yıllık uğraşı sonucu el yazması olarak yeniden toparlamışt. Sabırla biriktirilen kayıtların derlenmesiyle oluşturulmuş bu CD, Mesut İktu’nun Cumhuriyet dönemi müzik arşivine önemli bir katkısı…
Bu arada, arşivden yeniden güncele taşınan gene türkülerimiz kaynaklı bir çalışmayı da Odeon yaptı.
Modern Folk Üçlüsü’nün kayıtlarından süzdüğü “40 Yılın Öyküsü” başlıklı CD+DVD albümüyle, türkülerin çoksesli olarak popüler ortama ne denli başarıyla taşınmış olduğunu anımsadık. Bu albümde bilenler için nostalji var, ilk kez dinleyecekler ise hayrete düşeceklerdir.

USMANBAŞ, TUĞA VE TADA’DAN PRÖMİYER KAYITLAR
A.K. Müzik’ten yeni çıkan “Ayışığı” başlıklı klarnet-piyano ikilisi Emirhan Tuğa-Yuka Tada’nın kaydı, dikkate değer bir başka çalışma. Özelliği hem değişik tarz müziklerden oluşması, hem de içinde prömiyer kayıtlar barındırması… Örneğin, 2011′de 90′ıncı yaşını kutlayacağımız değerli uluslararası bestecimiz İlhan Usmanbaş’ın özgün klarnet-piyano sonatı ilk kez kayıt altına alındı. Aynı şekilde Yuka Tada’nın (d.1971) Miyama Süiti ile Emirhan Tuğa’nın (d.1970) Hicaz Mandra uyarlaması da bu CD ile prömiyer yaptı.
Bu çalışmayı “Birlikte müzik yapmanın kıtalararası keyfi” olarak nitelendiriyorum. Çünkü Ankara Devlet Konservatuvarı mezunu Emirhan Amsterdam’da, Yuka Tada ise Hiroşima’da yaşıyor ama konservatuvarda kurdukları ikiliyi yaşatıyor, her yıl en az bir resital veriyor ya da turne yapıyorlar. Bu ay Hollandalı müzisyenlerle çeşitli bestecilerin klarnetli üçlülerini değişik salonlarda seslendiren Emirhan Tuğa, klarneti “kadife” gibi üfleyen bir icracı. İkilinin uyumlu birlikteliğiyle içlerinde Poulenc, Schumann, Piazzola gibi bestecilerin yapıtlarının yer aldığı, adını ise Beethoven’in ünlü sonatından alan bu CD’yi edinip dinlemenizi salık veririm.

No Comments

Nâzım ve Kısrakbaşları: Şiirin Heykelini Yapabilir misin Filinta?

Cuma ~ Haziran 06, 2010 by admin Posted in Cumhuriyet Yazıları

Yansımalar 310/ Şefik Kahramankaptan, 11 Haziran 2010

Nâzım ve Kısrakbaşları:
Şiirin Heykelini Yapabilir misin Filinta?

Nâzım Hikmet’le ilgili anma toplantıları beni çocukluğuma götürdü. Kadıköy’de Hasırcıbaşı’ndan Şifâ’ya doğru giderken sağdaki bir sokağın içindeki tek katlı küçük ev, Nâzım denince hep sisli anılarım arasından gözümün önüne geliverir. Evin önünde siyah bir otomobil dururdu hep, uzun kalın paltolu ve şapkalı, ayakları Beykoz kunduralı adamlar, kaldırımda “kaminote” denilen ispirto ocağıyla bir şeyler pişirirlerdi. Babama bu adamların kim olduğunu sorduğum zaman “Sivil taharrîler” yanıtını aldığımı gayet iyi anımsıyorum. Evde kimin oturduğunu sorduğumda ise rahmetli babacığım, çocuk aklıma kötülük düşmesin diye olsa gerek, “İyi bir insan oturuyor orada, ona bir kötülük gelmesin diye kapısında nöbet bekliyorlar!” demişti. Sık kullandığımız bu yoldan her geçişte siyah polis arabasını ve “taharrî”leri meraklı gözlerle süzerdim. Sonra birgün arabanın ve polislerin kaybolduğunu farkettik. Babam, “Yurtdışına gitmiş oğlum, artık gerek kalmadı taharrîlere” demişti.
Nereden bilebilirdim ki, gençlik okumalarımız bu “iyi adam”ın güzel Türkçemizi adeta damıtıp süzerek yazdığı o güzelim şiirlerle, destanlarla geçecek. İki kez ziyaret ettiğim Moskova’daki mezarının başında, babamı da andım hep… Üzerindeki oyma ile Nâzım’ın dinamizmini anlatan doğal kayanın duruşundan hem iğretilik, hem de ağırlık hissettiren bu mezarın başında bu yıl “Türkiye Cumhuriyeti Devleti”nin de resmen Büyükelçi ile temsil edilmesi, Kültür Bakanlığı’nın özel bir kitap hazırlatıp bastırması, kişiye “hak önünde sonunda yerini buluyor” dedirtiyor. Ama hakkın sahibi, hasretleri gönlüne gömülü yurdundan uzak öldükten yıllar sonra!
Şimdi Nâzım’ı evimin girişine onun anısına diktiğim, her ilkbahar pıtrak gibi açan “mor salkım”la anarım. Nâzım’ı konu alan her yaratı, kendi niteliklerinin yanısıra Balaban’ın deyimiyle “Şâir Baba”yı konu aldığı için dikkatimi daha çok çeker. Bursa hapishanesinde onun resim sanatındaki naif gelişimine önemli katkılarda bulunan Nâzım’ı ne de güzel resmeder Balaban… En güzel büstlerinden birini de, bu yıl ÇAĞSAV Onur Ödülü ve Küba’ya götürdüğü heykelle gündemde olan heykeltraş Mehmet Aksoy yapmıştır. Polonezköy’deki evatölyesindeki kitaplığında durur. Son yaptığı ve Antalya’da açılan “Nâzım Hikmet hapiste” heykeli de çok anlamlı. Demir parmaklıklar var ama Nâzım’ın başını örtmüyor, arkada kalıyorlar. Herhâlde “gövdesi hapiste olsa bile ruhunun özgürlüğünü” anlatıyor olmalı. Böylesine bir yorum, başta Mustafa Balbay ve Mehmet Haberal olmak üzere nicedir “İsrail inadıyla” içerde tutulanlar için de geçerli bence… Nâzım’ın bugünlerde dilden dile yeniden dolaşmaya başlayan “Akrep gibisin kardeşim… Koyun gibisin kardeşim…” dizelerindeki çözümlemesi hâlâ ne denli güncel, ne kadar geçerli…

YURTSEVERLİK SÖYLEMİ
Aksoy’un “Nazım Hikmet hapiste” heykelinin altındaki plakaya ozanımızdan dizeler de işlenmiş. Ama haberlerin hiçbirinde hangileri olduğuna rastlayamadım. Nazım’ın yurtseverliğini gösteren, ülkemize sahip çıkmamızı hatırlatan en sevdiğim dizelerini tahmin edersiniz:

dört nala gelip uzak asya’dan
akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan
bu memleket bizim

bilekler kan içinde
dişler kenetli
ayaklar çıplak
ve ipek bir halıya benzeyen toprak
bu cehennem,bu cennet bizim

kapansın el kapıları
bir daha açılmasın
yok edin insanın insana kulluğunu
bu dâvet bizim

yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
ve bir orman gibi kardeşçesine
bu hasret bizim.

TASLAĞI HAZIR, SİPARİŞ BEKLİYOR
Fazıl Say, Nâzım Oratoryosu’nda bu dizeleri koroya söyletmiştir, böylece ozanın oradaki “biz” vurgusuyla öz-biçim ilişkisi sağlamıştır. “Bu dizelerin heykeli de yapılır mı?” diye sorarsanız, taslağı hazır bile! Heykeltraş Filinta Önal, Ankara Ümitköy’deki Batıbirlik Sanat Galerisi’nde açtığı son sergisinde küçük döküm ve yontularıyla birlikte, bu taslağı da sergiliyor. Gerçekleştirilebilirse, 5 metre yüksekliğinde olacak, Akdeniz’e uzanan kısrak başları… Nâzım’ın dizeleri de kaidede yer alacak. Böyle bir heykel nereye yakışır dersiniz? Gene Antalya Belediye Başkanı Mustafa Akaydın mı, yoksa Aziz Kocaoğlu (İzmir) veya Macit Özcan (Mersin) mı? Heykel konusunda duyarlılığını bildiğimiz Çankaya Belediye Başkanı Bülent Tanık ile Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay da bence bu potansiyel siparişci listesinde… Bakalım kim önce ilgilenecek?
Bu 38 yaşındaki iyi heykeltraşın kim olduğunu merak ettiyseniz, Hacettepe GSF mezunu, yüksek lisanslı, çeşitli ödüllere sahip bir heykeltraş ve Nazım’ın ardılı Ahmet Arif’in oğlu… Özgürlük hasretiyle eskitilen prangaların ozanı bakın daha Filinta’nın doğduğu yıllarda âdeta bugünleri, hapislerde suçsuz tutulanları ve dâhi Kemal Kılıçdaroğlu’nun gelişini nasıl anlatmış :

Ne alnımızda bir ayıp,
Ne koltuk altında saklı haçımız.
Biz bu halkı sevdik ve bu ülkeyi.
İşte bağışlanmaz korkunç suçumuz…

No Comments

Denyce Graves: Çikolata Renkli, Kadife Sesli Mezzo.

Cuma ~ Haziran 06, 2010 by admin Posted in Cumhuriyet Yazıları

Yansımalar 309/ Şefik Kahramankaptan, 4 Haziran 2010

..

Denyce Graves: Çikolata Renkli, Kadife Sesli Mezzo.

Bir zamanlar Sezen Cumhur Önal, başta Nat King Cole olmak üzere siyahî şarkıcıları “çikolata renkli” diye nitelendirirdi! Geçen hafta Türkiye’den “sütlü çikolata renkli” bir Afro-Amerikan mezzosoprano geçti. 9. Mersin Uluslararası Müzik Festivali çerçevesinde, Işın Metin yönetimindeki Bilkent Senfoni Orkestrası eşliğinde verdiği konserde Denyce Graves’i (d.1964) âdeta nefesimizi tutarak dinledik. Dünyadaki ününü özellikle Bizet’in Carmen, Saint-Saens’in Samson ve Dalila operalarındaki rolleriyle yapan, Gershwin’in Porgy ve Bess operasında ise köklerinin içtenliğini yansıtan Graves’in Türkiye’deki bu ilk konseri iki bölümde programlanmıştı. İlk bölümde Carmen’in “Habanera” ve “Seguidilla”, Dalila’nın “Mon Coeur” ve Cliea’nın, Adriana Lecouvreur’inden Boullion Prensesi’nin “Acerba Volutta” aryalarını dinledik.
Kimi mezzoların, konuşurlarken ses renklerini tam olarak algılayamazsınız. Söylerken de kimilerini yeterince kalın ve koyu bulmazsınız. Dencye Graves ise, konuşurken de, söylerken de tam bir mezzo. Hâttâ kimi şarkılarında mezzonun bir ton koyusu, “alto” gibi algılanıyor. Derinden gelen, koyu ama kadife gibi bir sesi var. Özellikle pes tonlarla orta seslerde bu kadifelik mükemmel algılanıyor. Tizlerde de fazla zorlanmadan, doğal bir söyleyişle dinleyiciyi adeta büyüledi. Fransızca sözlerde artükilasyonu hârikaydı. İkinci yarı Amerikan müziğine ayrılmıştı. Gershwin’in “Summertime” ve “I got plenty or nuttin” aryalarını öyle doğal, içten söyledi ki…
BSO şarkıların arasında operalardan uvertür ve intermezzolar seslendirirken, Dencye Graves de kıyafet değiştirme olanağı buldu. Sesi kadar, sahnesi ve doğal güzelliğiyle de dinleyiciden büyük sevgi gördü. Özellikle kendi siparişiyle yazılmış “Just You – Sadece Sen” adlı parçayı seslendirirken, gülen gözlerini ön sırada oturan eşinin üzerinden ayırmadı. Hemen belirteyim, bu güçlü siyahî mezzonun eşi beyaz bir cerrah… Konser sonrası yemekte düğün fotoğraflarını gösterdiler, Kenya’da evlenmişler. Ayrımcılığın Obama’nın seçimine karşın hâlâ gündemde olduğu dünyamızda ne anlamlı bir evlilik değil mi?

BİR TÜRKİYE DOSTU KAZANILDI…
Acaba, Mersin’deki dinleyiciyi nasıl bulmuştu mezzomuz? “Hârikaydı, benim için sürpriz oldu” dedi kısa sohbetimizde… Teklif alıp Türkiye’de ilk konserini vermesini bir “mucize” olarak nitelendirirken, dinleyiciyle karşılıklı duygu alışverişinden memnuniyet duyduğunu söylüyordu. Kentin ana caddelerinde kocaman afişlerini gördüğünde de şaşırdı, kamerasını elinden düşürmeyen eşi, bunları görüntüledi hep… Genel anlamda gösterilen konukseverlik de şaşırtmıştı onları. Festival adına sanat yönetmeni Remzi Buharalı’nın sunduğu cam üzerine altın işli tabağı paketten çıkarttığındaki hayret nidası ilginçti. Yemeklere de bayıldılar. Deniz ürünleri ve özellikli mezeler için tanımlaması “inanılmaz” olan Dencye Graves, sanırım Mersin Festivali sayesinde Amerika’daki Türk dostları arasına katılmış oldu. Önümüzdeki birkaç sezon içinde bu güçlü mezzoyu benzer bir programla Ankara’da da görürsek şaşırmayacağız, çünkü şef Işın Metin’le de iyi bir diyalog kurdular. Metin’in eşliklerde şarkıcıyı hiç zorlamaması, Dalila aryasında Graves’in biraz koşmasına karşın ayak uydurması da sanırım bu olumlu diyalogda etkili oldu. Bu kadar övgüden sonra Dencye Graves’i merak edenler, artık herkesin bildiği yoldan, Youtube’a girerlerse aryalarını izleyebilirler.
Mersin Uluslararası Müzik Festivali 9. yılını tamamlarken, bence en önemli niteliği, kentin özel-resmî tüm kurumlarının, yerel yönetimlerinin verdiği destekle bir “sanat için imece” biçiminde gerçekleştiriliyor olması. Yürütme Kurulu ve Mersin Sanat Etkinlikleri Derneği Başkanı Faik Burakgazi, gösterişe kaçmadan dengeli biçimde tüm destekçileri birarada tutuyor. Mersin’de sanatın siyasetüstü olduğunu söyleyebiliriz. Ticaret ve Sanayi Odası’nın büyük desteği var. Darısı Ankara’nın başına!
Bu arada atılmış olumlu bir adım da, beşbin lira ödüllü 1. Beste Yarışması’nın düzenlenmesi. “Portakal çiçeği” teması üzerine yaylı sazlar dörtlüsü için 4-8 dakikalık bir oda müziği yapıtı amaçlanıyor. Her yaştan bestecilere açık. Ön elemeyle seçilecek 10 yapıt festival kapsamında bir konserde seslendirilecek ve kazanacak yapıt dinleyici oylarıyla belirlenecek. Özellikle genç bestecilerimiz için önemli bir olanak bu. Ayrıntılı şartname yakında açıklanacak. Son teslim tarihi 1 Mart 2011.

ARIADNE NAKSOS ADASINDA…
İlkler hep önemlidir, kimileri hayli geç kalsa da… Müzikte yeniliğin öncülerinden Richard Strauss’un (1864 – 1949) Hugo von Hofmannstahl’ın librettosu üzerine yazdığı, konusunu mitolojiden alan “Ariadne Naksos’ta (adasında)” operası, bu kısaltılmış biçimiyle Viyana’da 1916′daki ilk sahnelenişinden tam 94 yıl sonra Türkiye’de ilk kez İzmir’de sahnelendi. İzmir DOB, Andante Dergisi’nin 2009 yılını değerlendirdiği müzik ödüllerinde, kurum, sahneleme ve bale olarak başa güreşti. Ariadne Naksos’ta iddianın sürdürüldüğünü gösteren başarılı bir yapım olarak ortaya çıktı. Rejisör Mehmet Ergüven’in istediği sahne tasarımını, İstanbul’dan İsmail Dede gayet yalın ve işlevsel olarak yapmıştı. Gülay Korkut’un çizgi ve uygulama olarak başarılı giysi tasarımıyla görsellik etkileyicilik kazanıyordu. Gerek önoyunda, gerekse tek perdelik esas opera bölümünde Neslihan Öztürk’ın sahne hareketleri ve mimiklerle getirdiği hareket, Ergüven’in hedefine ulaşmasında önemli katkı sağlıyordu.
Strauss, 37 kişilik genişletilmiş bir oda orkestrasına, zor, aynı gruptaki çalgıların farklı partiler çaldığı, her karakterin vurgusunun ayrı yapıldığı derinlikli bir müzik yazmıştı. Ercan Yenal yönetimindeki çalgı topluluğunun hayli emekle hazınlandığı yapıtı ikinci temsilinde izledim. Ana rollerde Ariadne’de koloraturden dramatik sopranoluğa geçiş yapmakta olan Aytül Büyüksaraç, Baküs’te volümüyle dikkati çeken ancak tizlerde zorlanan İspanyol tenor Lorenzo Mok Arranz, Zerbinetta’da genç Evren Kayacan’ı bestecide soprano Filiz Güneş’i dinledik. Özellikle kadrosuz sözleşmeli olarak koroda çalışan Kayacan ve Güneş’in ilerisi için ümit veren performansları sevindiriciydi. Bazı yerlerde gereğinden fazla üst perdeden çalındıysa da, Strauss müziğinin özellikleri sergilendi. İzmir’de opera heyecanı, tüm müzisyen, şarkıcı ve dinleyicinin ortaklaşa umuduyla sürüyor. Bu umut da, olanakları kısıtlı Elhamra sahnesinden, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin yaptıracağı yeni operaevi yapısının hızla tamamlanmasına yönelik. Ne diyelim, söz operaevi binasından açılınca bir kez daha “darısı Ankara’nın başına” dileğimizi yinelemekten başkası gelmiyor elimizden…

No Comments

Karacaoğlan: Halk Ozanına Folklorik Halk Operası

Pazar ~ Mayıs 05, 2010 by admin Posted in Cumhuriyet Yazıları

Yansımalar 308/ Şefik Kahramankaptan, 28 Mayıs 2010

Karacaoğlan: Halk Ozanına
Folklorik Halk Operası

Anadolu’da “Geç olsun da, güç olmasın” diye bir deyiş vardır. Ama ne yazık ki, çoğu işimiz hem geç, hem de güç oluyor! Tıpkı, yaşayan önemli bestecilerimizden Yalçın Tura’nın (d.1934) Karacaoğlan operasının sahnelenebilmesi gibi…
Önce öyküye bir göz atalım. Bundan 17 yıl önceki eski Kültür Bakanı Namık Kemal Zeybek, kendi halk kültürümüzden esinli bir opera siparişi verir Tura’ya… Besteci , zaten üzerinde araştırma çalışmalarını sürdürmekte olduğu 17. yüzyıl halk ozanı Karacaoğlan konusunda çalışmasını yoğunlaştırarak, iki perdelik operanın librettosu ve partitürünü 1994′te bakanlığa teslim eder. Gelmiş geçmiş yönetimler döneminde bu çalışma “çekmece mahkûmu” olarak kalır! Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü’nın 2009′dan itibaren yeniden yapılanıp her sahneye her sezon bir Türk yapıtı sahneleme zorunluluğu getirerek başlattığı “çekmece temizliği” çerçevesinde, bu yıl Antalya’da sahnelenmesi gündeme alınır. Tıpkı Sabahattin Kalender’in (d. 1919) Cem Sultan operasının 48 yıl sonra Ankara’da, Cemal Reşit Rey’in ( 1904-1985 ) Çelebi operasının da “sahnesiz bıraktırılmış” İstanbul’da, ancak konser biçiminde ilk kez bu yıl seslendirilebilmesi gibi…
Bu gerçekten hareketle değerlendirdiğimizde, Karacaoğlan’ın geç ve güç bir biçimde sahnelenebilmiş olması, Türk opera dağarının bilinmesi, tanınması, kayda geçirilmesi açısından önemlidir. Ama şu soruları da sormak gerekir: Yapıt teslimini izleyen birkaç yıl içinde sahnelenmiş olsa, besteci eksiğini-fazlasını görüp, bazı düzeltmeleri, kısaltmaları yaparak eserinin gelişmesini sağlamaz mıydı? Yıllar içinde eser üzerinde sahneleme ve tasarım açısından değişik yorumlar yapılmaz mıydı? Gecikme, yapıtın 16 yıl önceki anlayış ve bestecinin ogünkü libretto ve müziğiyle, genel yaklaşımın, çağcıl gerçeklerin daha farklı olduğu günümüzde prömiyer yapmasına yol açmıştır.

SÜRE VE AKIŞ GÖZDEN GEÇİRİLMELİ
Gelelim, 15 Mayıs gecesi Antalya’da “dünya ilkgösterimi”nde tanık olduğumuz iki perdelik operaya… Üç saatlik süreye en baştan itirazım var. Günümüz koşullarında insanların dikkatlerini yoğunluşturma yeteneği konusundaki tüm ölçümler, böyle bir yapıtın süresinin iki saati aşmaması gerektiğini gösteriyor. Hele konu ve güzel olmakla birlikte belli başlı iki ritm üzerine kurulmuş müzik dikkate alındığında, bu gerçek kendini daha çok belli ediyor. Bilirim, çoğu besteci için “Kuzguna yavrusu şahin görünür” deyişimiz geçerlidir. Yazdıklarını kısaltmaya kıyamazlar. Sevip saydığım, pek çok yapıtını da beğeniyle dinlediğim Yalçın Tura ne der, bilemem…
Tura librettosunda Karacaoğlan’ı işlerken, halk ozanının “Ben meylimi üç güzele düşürdüm / Biri Şemsi, biri Kamer, ille Elif” dizelerinden yola çıkarak, olayları buna göre çeşitlendirip kurgulamaya çalışmış.
Karacaoğlan’ın kişiliğindeki “gördüğü her güzel çiçekten bal almaya çalışan arı”ya benzetebileceğimiz çapkın yanını, şiirlerindeki bu yanının dışavurumunu ortaya çıkarmış. Dolayısıyla esas örgü üç kadın ve Karacaoğlan etrafında dönüyor. Beyoğlu ile Aksakallı Hızır da konuyu tamamlayan yan kişilikler. Günümüzde “aksakallı dede” kavramını daha çok Latif Demirci’nin karikatürlerinde siyasetçi ve aydınların rüyalarına girip kehânetlerde bulunan kişi olarak tanıyan gençlerin, Saygun’un Kerem operasında da yer alan ve “aşk şarabı dolusunu” uzatan bu kişiyi kavramsal anlamda ayrıca araştırmalarını tavsiye ederim.

KUMAŞ SEÇİMİNDEKİ GARABET!
Sahnelemeye baktığımızda, rejisör Murat Göksu ile onun istekleri doğrultusunda dekoru yapan Gürcan Kubilay ve giysileri hazırlayan Çimen Somuncuoğlu’nun, “ilkesel anlamda” büyük ölçüde bestecinin önerilerini dikkate aldığını görüyoruz. Kitapçıkta sahnelemeye ilişkin önerilerinde Yalçın Tura, çok klasik bir yaklaşımla, işin Binboğa yöresinin doğasına, 17. yüzyıl giyim tarzına uygun olmasını, “soyutlama veya stilizasyona gidilse bile bunun en alt düzeyde kalmasını”, belli sahnelerde folklorik danslara yer verilmesini öneriyor. Sahnede, duragan, kademeli, klasik yöntemlerle hazırlanmış bir dekor var. Giysiler ise, çizimleri olmasa bile malzeme seçimi açısından “kitch” olarak nitelendirilebilecek ucuzlukta. Daha çok 19. yüzyıl Osmanlı desenlerinin yer aldığı “perdelik-döşemelik” tipi kumaşlarla yapılmış, dönemin göçer giysilerinin renkliliğini “parlaklık” olarak algılatan bir çalışma. 17. yüzyıl Binboğa göçer topluluklarının hangisinde böylesine “cafcaflı” giyim vardı acaba? Hele Beyoğlu’nun kırmızı kaftanı! Bir başka uyumsuzluk ise Karacaoğlan ve Aksakallı giysilerinde görülüyor. Seçilen malzeme, Pakistan-Hindistan gibi ülkelerden ithal, simli-aynalı semt pazarlarında yer tezgâhlarında satılan yastıkyüzü, batik gibi kumaşlar. Bunlardan “kırkyama” tekniğiyle üretilmiş cüppe-kaftan karışımı giysiler doğrusu “şaşırtıcı”ydı! Bu denli “yerellik” ve “aslına uygunluk” arzulanan bir işte, Pakî-Hindî desenlerin işi ne? İyi düşünülmüş stilize giysi tasarımı, renk ve kumaş seçimiyle sahneler mutlaka daha etkili olacaktı.
Final sahnesinde yönetmen Göksu, bitişi Karacoğlan’ın bir alçı heykelinin yükseltilmesiyle vurgulamayı uygun görmüş. İlişkinin kurulabilmesi için olsa gerek, final sahnesinde de Karacaoğlan’ı, dondurmacı-fırıncı karışımı bir algı yaratan beyazlar içinde izledik. Final sahnesinde, bestecinin kitapçıktaki önerilerinde yer alan Karacaoğlan’ın “sazını dut dalına asarak” mağaradan içeri girmesi ayrıntısı, simgesel olarak ışık ve koronun perdelemesiyle yansıtıldı. Sanmayın ki, müzikte saz sesi de vardı. Saz “simgesel” olarak düşünülmüş Karacaoğlan’ın elinde zaman zaman taşıdığı ve çalar gibi yaptığı bir aksesuardı.

GÜÇLÜ TENOR LİKOS
Tenor Hüseyin Likos, başrolde çok başarılıydı. Hemen hepsi “tiz”, kimisi tüm bir tabloya yayılan 12 aryayı tizlerde sesini tarazlamadan, güçlü ve müzikal biçimde söyledi. Artikülasyonu tertemizdi, söylediği her sözcük anlaşılıyordu. Tenor partilerinde bestecinin prozodi dikkati de anlaşılırlığı sağlayan ögelerden biriydi. Likos’un sahnesi de yeterliydi, hâttâ, bir ara düşmek üzere olan bıyığını eliyle maskeleyerek söylemeye devam etmesi bu rol için ne denli “özveri”yle çabaladığının işaretlerinden biriydi. Elif’te Sema Çavuşoğlu rolünün gereğini sesi ve sahnesiyle başarıyla yaparken, Kamer’de Ebru Etizer’in sahnesi sesinden daha öndeydi. Şems’te ise Ebru Kaptan bekleneni veremedi, belki gününde değildi. Beyoğlu’nda Bora Baran fiziğiyle rolüne yakışmıştı. Aksakallı’da Şafak Güç, bas partilerini başarıyla söyledi. Her aksakallıda bulunduğu varsayılan “davudî” özelliği sesiyle vurgularken, fiziğiyle de role yakıştı. Erkek ve kadın koroları, Caner Ruhselman tarafından iyi hazırlandıklarını yansıttılar. Şef Serdar Yalçın da, orkestrayı iyi hazırladığını kanıtladı ve müziği ruhuna uygun biçimde ortaya çıkardı. Daha önceki yapıtlarda da hep ortalamanın üzerine çıkma başarısı gösteren orkestra, gene iyi tınlıyordu.
Sonuç olarak, Türk operalarını “Şu Azerî kardeşlerimiz kadar olamadık” diye eleştirenlere yanıt oluşturacak nitelikte, Karacaoğlan’dan bol güllü-bülbüllü hayli uzun çokseslendirilmiş bir “türküler geçidi”ni, semah esintili oyunların yer aldığı, birbirine eklentili sahnelerle sunan bir temsil izledik. Emek sahiplerinin tümüne, bir eserin “çekmeceden sahneye” taşınmasındaki katkıları için teşekkür etmek gerek.

No Comments

Operaevi’nde Barut Kokuları : Çakırcalı Efe

Cuma ~ Mayıs 05, 2010 by admin Posted in Cumhuriyet Yazıları

Yansımalar 307/ Şefik Kahramankaptan, 21mayıs 2010

Operaevi’nde Barut Kokuları : Çakırcalı Efe
Bugünlerde nedense hep rahmetli İsmet İnönü’ye atıfta bulunmak gerekiyor! Ne derdi İsmet Paşa? “Klasik müziği israrla dinleyeceksin, kulağın alışacak, öğreneceksin!” Niye yeterince Türk operası, balesi yok diye hayıflananlara Paşa sağ olsa “ Proje yapmak, yazmak, yazılmışları seslendirip sahnelemek için israr edeceksin” derdi. Bale ve MDT’de aktif olabilecek yaşı geçmiş dansçılardan oluşan bir grup olarak kolları sıvadıktan sonra, Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürü Rengim Gökmen’in biçimlendirmesiyle Ankara Müdürlüğü altında çalışan “Birim Dans Tiyatrosu”, işte bu israrı gösteriyor. 2004′te yabancı kökenli “Guguk Kuşu” ile başladılar, bizden “Töre” ve “Gönüllü Çekmeceler” ile devam ettiler. Bu kez “Çakırcalı Efe” ile bir bakıma altı yılda katettikleri mesafeyi de sergiliyor, âdeta “yolumuz bulduk” mesajını veriyorlar.
Fikir, yapıtın koreografisini yapıp sahneleyen BDT Sanat Yönetmeni İhsan Bengier’e (d. 1960 ) ait. Sahne ve film müzikleri üzerindeki uzmanlaşmasını sürdüren besteci Cem İdiz (d.1959), müziğini, Yaşar Kemal’in 1972′de yayımladığı Çakırcalı Efe başlıklı kitabından yararlanarak metinleri hazırlayan, dramaturji çalışmasını yapan Ebru Saçar’ın (d.1977) librettosu üzerine kurmuş. Libretto ve metinlerin ciddi bir çalışmayla hazırlanmış, emek verilmiş olması sevindirici.
Perde açıldıktan sonraki ilk dakikalar, sadece sözsüz tiyatroya, “mim”e dayalı olduğundan “Eyvah” dedirtti ama işin içine dramaturji çalışmasının ürünleri girmeye, öykü danslarla da derinleşmeye başladığında hava değişti. Anılarını Yaşar Kemal’e anlatmış olan Çakırcalı’yı öldüren müfrezenin komutanı Osmanlı albayı Rüştü Kobaş’ın ve kendisiyle konuşmakta olan bir “kadın” gazetecinin, anlatıcı konumunda kullanılmaları, hem dinleyicinin bilgilenmesi, hem de akıcılığın sağlanması açısından yararlı bir seçim olmuş.

Albayı bariton Tuncer Tercan canlandırıyor, bu arada bestecinin öz-biçim ilişkisi bakımından öyküyle uyuşan “İzmir’in Kavakları”, “Efelerin Efesi”, “Çökertme” gibi üç türküyü de ustaca yapıta yerleştirmesi, anlatıcının bir şancı olmasını zaten zorunlu kılıyor. Böylece Tuncer Tercan 1988′deki “Uçarcasına” balesinden sonra, bu kez bir dans tiyatrosunda türkülerimizi söylüyor. “Kadın” gazeteciyi de, librettist Ebru Saçar oynuyor. DTCF Tiyatro Bölümü oyunculuk mezunu Ebru Saçar, alanında deneyim kazanmış yetenekli bir sanatçı. Ancak takıldığım bir noktaya değinmeden geçemeyeceğim. İkidir “kadın” sözcüğünü tırnak içine alarak vurgulamamın nedeni, librettistin kitapçıktaki yazısında ve sanatçı listesinde “bayan gazeteci” diye yer alması. Zarf üzerine örneğin “Bayan Ebru Saçar” diye yazmamızda sakınca ve kural hatası yok. Ama “bayan mühendis, bayan doktor, bayan gazeteci” diyemeyiz. Bilmem, kimi kadın akademisyenlerin bile kendilerini İngilizcedeki “Mrs.”, Fransızcadaki “Madamme” öntakılarının Türkçeye tercümesi olan “Bayan” diye nitelendirmelerinden kurtulabilecek miyiz?

Yapıtta sahne Antalya’nın tasarımcısı Gürcan Kubilay tarafından iki perde için tek oluşumla tasarlanmış, küçük işlevsel değişimler ve aksesuar destekleriyle, getirilen yoruma yeterli mekanı sağlıyor. Tasarımıcı, sahneyi modern ve işlevsel çizgilerle toparlarken, kostümleri birebir dönemsel olarak ele almış. Süvari-Piyade ayrımı, “atbaşı” maskelerle dansçıların “atçılık oynar gibi”, piyadelerin de “askercilik oynar gibi” gezinmesiyle temsil ediliyor! Sonra tüfek ya da tabanca patlatılıp ortalığı “barut kokusu” sarınca, izleyici birden irkilip, atçılık-askercilik havasından sıyrılıyor. Bunların, Çakıcı’yla ilgili her “takip” ve “müsademe”yle ilgili sıkça tekrarlanması, koreografik yaklaşımın gücünü azaltıyor. Emin Saraçoğlu’nun ışık düzeni yer yer, çok fazla karşıtlık yaratarak, algılama güçlüğü yaratıyor.
Cem İdiz’in müziği, hem tümüyle Anadolu kokusu taşıması, Çakırcalı ve öteki “efe” kültürü türküleri kullanımı, dramatazisyonu müziksel olarak destekleyici ögeleri yeterince taşıması, ama bunu yaparken de dinleyiciyi ürkütmemesi nedeniyle bence başarılı… “Osmanlı kent yaşamını”nın yansıtıldığı ikinci perdenin başındaki Şostakoviçvari valsi iç acıçı. İdiz, Batı tarzını kullanarak, herşeyi bizim kokumuzu taşıyan, koreografa da kolaylık sağlayan özgün bir müzik ortaya koymuş. Üstelik bunu yaparken özgün halk çalgısı olarak “asma davul” dışında bir enstrüman da kullanmamış. Kendisini kutluyorum. Şef Sunay Muratov yönetimindeki opera orkestrası , birkaç solo kazası dışında müziği başarıyla seslendirdi. Bengier’in koreografisi, “dans tiyatrosu” çerçevesinde dansın ağır bastığı yerlerde anlatının gücünü arttırıyor. Her zaman dansçıların kendi katkılarını da ortaya koydukları, solo ve ikili danslarda, Çakırcalı’yı oynayan Emre Onuk ile ikinci eş Fatma’yı oynayan Özge Kınıklı, yapıttan “bale lezzeti” de alınmasını sağladılar. Finalde, öldürülen Çakıcı’nın kızanları tarafından kaçırılan bedeninden kol ve başının ayrılarak sadece gövdenin bırakılması ve Çakıcı’nın sofitoya çekilerek bu bu yaşanmış öykünün bir söylenceye dönüşerek toplmsal belleğe kazınacağı mesajının verilişi etkileyici biçimde canlandırıldı.

Yapıtın sahnelenmesinde zorluk, karakter sayısının fazlalığından kaynaklanıyordu. Bengier, bu engeli, çalıştırıcılar Ayfer Alpan, Serhat Elat, Yekta Oktay’ı ve kendisini oyuncu-dansçı olarak kullanarak aşmış. İşin içinde karşılıklı “özveri” bulunması, yapılan katkının değerini arttırıyor. Çakıcı’nın annesinin bir de türkü okuması gerekiyor, bunu dikkate aldığımızda belki bir soprano da gelecek sezon için düşünülebilir. Yaklaşık birer saatlik iki perdeden oluşan oyun, bazı tekrarlar gözden geçirilerek biraz kısaltılırsa etki gücü daha artabilir.
Birkaç söz de kitapçıkla ilgili etmek gerek. “Konu” var ama metinlere yer verilmemiş. Bengier’in bir yazısı var ama ben besteci İdiz’in de müziğini anlattığı bir yazısını okumak isterdim doğrusu. Kitapçıkta yaratıcı kadronun “yaşam notları” da “kısa” olmanın çok ötesine uzanmış! İlk kaynak Yaşar Kemal’in altı sayfalık biyografisi yerine, bunun dört sayfası Çakırcalı ile ilgili yazdıklarından bir seçkiye ayrılsa daha okunur olmaz mıydı?
Çakırcalı Efe için, tüm katkı sahiplerini kutlamak istiyorum. “İsrar” edilince, “ispat” da kendiliğinden oluşmuş, eleştirilebilecek ayrıntılar ve iç dengeler gereği ortaya çıkmış bazı yetersizlikler olsa da, herşeyiyle yerli yapımların belirli bir kalite düzeyinde ortaya konulabileceği kanıtlanmıştır.

No Comments

« older posts
86