RSS

“Üç Tenor”da Duygulu Anlar ve Bir “Cer” Öyküsü…

Cuma ~ Temmuz 07, 2009 by admin Posted in Cumhuriyet Yazıları

Yansımalar / Şefik Kahramankaptan / 3 Temmuz 2009

gunay-ve-ozguc-cer-onunde-11 gunumuzun-uc-tenoru-talinliustukcinar-1 uc-tenor-2005-ekber-talinliyilmaz-1

“Üç Tenor”da Duygulu Anlar ve Bir “Cer” Öyküsü…

Karşımda, yer yer gerilerden, kimbilir hangi düğünde atılan havaî fişeklerin ışıltısıyla süslenen lacivert gökyüzü… Arka fonda dış restorasyon çalışması tamamlanmış eski cer atölyelerinin silueti… Proje gereği suya dayanıklı “tik” ağacı kaplanmış avluda, plastik sandalyeler üzerinde Ankara Operası’nın “Üç Tenor”unu dinlerken öyle duygulandım ki…
Bizim “Üç Tenor”un ilk kadrosu hep gözümün önünde. Şimdi o kadrodan sadece Şenol Talınlı devam ediyor. İhsan Ekber, geçirdiği bir rahatsızlık nedeniyle bir süre sesini dinlendirmek zorunda. Sevgili Ömer Yılmaz’ı genç yaşında yitireli tam üç yıl oldu. “Üç Tenor”da artık Ayhan Uştuk ile Aykut Çınar söylüyor. Üç ayrı ses rengi, üç ayrı teknik, dinleyiciye “tenor” nüanslarıyla ilgili gözlem fırsatı veriyor. Önümüzdeki sezon İstanbul DSO’nın müzik direktörlüğünü yapacak olan şef Naci Özgüç yönetimindeki Ankara Opera Orkestrası eşliğinde “Üç Tenor”, orkestra düzenlemelerini genç besteci Hasan Tura’nın yaptığı Anadolu ve Kafkas türküleriyle, Napolitenlerle dinleyiciyi kıpırdatıyor. Dinleyici büyük alkışı ise Münir Nurettin Selçuk’un Rindlerin Akşamı ve Kalamış şarkılarına yöneltiyor. Hele Şenol Talınlı’nın uzun hava-gazel karışımı “şark aryası”, hiç operaya gitmemiş ve tenorlarımızı ilk kez dinleyenlere “Bizde de neler varmış meğer” dedirtiyor.
Alkışların kimi bestenin güzelliğinedir, kimi icrâ gücüne… Mikrofon kullanımı, orkestradan kimi enstrümanların genelde zor duyulan pis seslerinin büyüyüp kulak tırmalaması, birbirini duyabilmeleri için yerleştirilen hoparlörlerin kimi grupları hiç duyamaz hale getirmesine karşın, bir “açıkhava konseri” olarak dinleyici bu işten keyif aldığını gösterdi. Pek çok müziksever de NTV’deki naklen yayını izlemiş. Zaten amaç da buydu…

“CER”İN GERÇEK ÖYKÜSÜ
Duygulanmamın ikinci nedeni, 2000 yılından bu yana ÇAĞSAV olarak harcadığımız çabanın boşa gitmeyeceğine dair umutlanmamdı. Konserden önce Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay ve tamamlama-işletmeyi üstlenen TÜRSAB’ın Başkanı Başaran Ulusoy’la birlikte, bakanın “Ankara Kültür Sanat Merkezi” diye adlandırdığı restore edilen binayla sonradan eklenen bölümleri gezdik. Bakan Günay, konuyu bu aşamaya getirme başarısı nedeniyle son derece mutlu görünüyor, âdeta şantiye şefi gibi rakkamlarla açıklamalar yapıyordu. Hedef sonbaharda resmî açılışın yapılmasıydı. Bakan 30 Eylül diyordu ama ben gene de ihtiyatlı davranıp “sonbahar” gibi geniş bir kavramı kullanmayı yeğliyorum.
Her kurumun ve binanın kuru, soğuk bir “resmî öyküsü” vardır, içinde isimler geçmez, kimi ayrıntılara yer verilmez, “Niye, Nasıl, Kimler?” sorularının yanıtları yoktur. Size Cer Atölyeleri diye bilinen bu binanın yakın dönem öyküsünü, bizzat işin içinde bulunduğum için, özetle ama isimlendirerek anlatmak istiyorum:
Almanlar tarafından yapılmış eski cer (tren bakım) atölyelerinin restore edilerek bir müze olarak kullanılabileceği fikri, 1990’lı yıllarda, ÇAĞSAV kurucularından ve halen mütevelli heyet başkanı olan, değerli hocamız ressam Prof. Dr. Turan Erol tarafından ortaya atılmış, 10. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel de konuyla ilgilenmiş, alanın TCDD’den Kültür Bakanlığına devri sağlanmıştı. Bakanlıkta işi kovalayan kişinin Güzel Sanatlar Genel Müdür Yardımcısı Tunç Tanışık olduğunu gayet iyi anımsıyorum. Biz, 2000 Yılında 54 mütevellisi bulunan ÇAĞSAV’ı kurarken, Ankara’daki çağdaş sanat müzesi ekskliğini saptamıştık. Dönemin Kültür Bakanı İstemihan Talay nezdinde girişimlerde bulunarak cer atölyelerinin restorasyonu ve eklentilerle Ankara Çağdaş Sanatlar Müzesi’nin oluşturulması konusunda baskı unsuru ve takipçi olduk. İlk sonucu Talay’ın düğmeye basmasıyla aldık. Cer atölyelerinin yeri, halen temel çukuru durumunda bekleyen CSO’nun yeni konser salonu inşaatıyla bağlantılı olduğu için, restorasyon projeleri de bu binanın yarışma kazanmış mimarları Semra-Özcan Uygun çiftine yaptırıldı. 2002′de ihale yapıldı ve inşaata başlandı.
GÖZLERİN İÇİNE BAKA BAKA!
Seçimler yapılıp Erkan Mumcu AKP’nn Kültür ve Turizm Bakanı olarak geldiğinde inşaat işinin yaklaşık yüzde 68’i bitmiş durumdaydı. Savsaklama da bundan sonra başladı. Mumcu, 2003 yılı Nisan ayında ÇAĞSAV’ın Onur Ödülleri toplantısında, hükümetin müze konusuna büyük önem verdiğini ve inşaatın hızla tamamlanacağını yüzlerce kişinin gözünün içine baka baka söyledi ancak iki yıl boyunca ayırdığı küçücük ödeneklerle, mevcudun çürümesini engelleyici yalıtım işleri zorlukla yapılabildi!
Mumcu gitti, yerine Atilla Koç geldi. Kendisine öyküyü ayrıntılarıyla anlattık. Sayın Bakan, müze şantiyesini bir gece 23.30’da Melih Gökçek’le birlikte gezdiğini, durumu incelettiğini, inşaatın mutlaka bitirileceğini, öteki binaların da yapılacağını söylüyordu. Ama sonra gene kendi ağzından, Gökçek’in “bu bina çok pahalı, avluya tahta kaplanır mı, bu iş çok ucuza çıkabilir” görüşünün etkisinde kaldığını öğrendik. Nitekim,11 Nisan 2005′te ÇAĞSAV’ın Onur Ödülleri törenine eski bakan İstemihan Talay ve yeni bakan Atilla Koç ile müsteşar Mustafa İsen katıldılar. Açış konuşmamda müze binası öyküsünü anlatıp, “Talay başlattı, Erkan Mumcu bu kürsüde söz verdi ama hiç ilgilenmedi, şimdi de tamamlanması için Sayın Koç’tan söz aldık” dedim. Bunun üzerine Atilla Koç kürsüde, Mülkiye’den sınıf arkadaşı İstemihan Talay’dan övgüyle bahsederek, “Ben yeni iş yapmayacağım, yarım kalan işleri tamamlayacağım” dedi ve o da yüzlerce kişinin gözünün içine baka baka Ankara Çağdaş Sanatlar Müzesi konusunda sözünü tekrarladı. Olayın tanıklarından biri de, ÇAĞSAV Onur Ödülünü bizzat alan Sayın Bülent Eczacıbaşı’dır. Bu konuşmaların yapıldığı ÇSM binasının ikinci katında ise binanın maketi halkımıza sergilenmekteydi! O tarihte binanın tamamlanması için gerekli para, 14 trilyondu. Ama Atilla Koç da sözünün arkasında durmadı, binaya çivi bile çakılmadı! Bir seçim dönemi yitirilmişti!

ÇÖLDE BİR VAHÂ
Yeni seçim sonrası Bakanlık görevine getirilen Günay’ı ziyaretimizde gelişmeleri açıkça özetleyip, ÇAĞSAV’ın konunun takipçisi olacağını, ayrıca Başbakanın iknâ edilmesi halinde bu sanat yapıları sorununun çözülebileceğini özellikle vurguladık. Günay, konuyu inceletti, gitti inşaatı gezdi, önce kendi iknâ oldu, sonra Başbakan’ın binayı görmesini sağladı ve işi hızlandırdı. İşi öyle benimsedi ki, yüzlerce defa inşaatı ziyaret etti, sonunda Cumhurbaşkanını da davet ederek bölgedeki tüm sanat projeleriyle ilgili sunuş yaptı, teknik brifing verdirdi. Çabaları “daim” olsun, “sonuç” versin. Günay’ı bu nedenlerle “çölde bir vahâ” gibi görüyorum.
Günay’a, hem sanat yazarı olarak kendi adıma, hem de başkanlığını yaptığım ÇAĞSAV adına, bir kültür insanına yakışır biçimde olayı sahiplenmesinden dolayı teşekkür ediyor, “Darısı konser salonu ve opera binalarının başına, İstanbul AKM’ye ve nicelerine” diyorum. Önümüzdeki sonbaharda, Kültür Bakanlığı-TÜRSAB çalışmalarıyla binanın “eksiksiz” tamamlanıp, başta Metin And Kitaplığı olmak üzere içinde yer alacak çeşitli ögelerle açılışını da görebilmek dileğiyle…

No Comments

Sezon Sonunda Koreli Chang’a Alkış,Şef Weise’de düşkırıklığı…

Cuma ~ Haziran 06, 2009 by admin Posted in Cumhuriyet Yazıları

Yansımalar / Şefik Kahramankaptan / 26 Haziran 2009

han-na-chang-bsodaydi idil-biret-ali-dogramaci gurer-aykal-ali-dogramaci

Sezon Sonunda Koreli Chang’a Alkış,Şef Weise’de düşkırıklığı…
Pek çok konuda olduğu gibi “sezon” kavramı açısından da müzik ve sahne sanatlarıyla futbol arasında benzerlikler var! Eğer yoğun geçirmiş, yeterince çalışmışlarsa sezon sonunda, çalgıcılar ve şarkıcılarda da bir “yorgunluk” başgösterebiliyor. Hâtta dinleyicide bile! Haftada en az canlı iki konser dinleyen birisi olarak, buna opera-bale temsillerini de ekleyince, sezon sonunda birkaç hafta boşluk insana iyi bile geliyor!
Geçen hafta Bilkent Senfoni Orkestrası da, “muhteşem” olacağı basın bültenlerinde varsayılan bir konserle sezonu kapattı. 26 yaşındaki Koreli viyolonselci Han-Na Chang’ın solistliğinde Edvard Elgar’ın viyolonsel konçertosu ile, Gustav Mahler’in 5. Senfonisi programı çekici kılıyordu. M. Rostropoviç’in sevgili küçük öğrencisi, M. Maisky’yle de çalışmış, günümüzün yıldızı parlak çellistini Ankara’da dinlemek bir şanstı. Bu yıl BSO’nın müzik direktörlüğünü yapan, özellikle opera alanında tanınmış Alman şef Klaus Weise’yi yönettiği konserlerde hep başka çakışmalar nedeniyle hiç izleyememiştim. Bilkent’te Mahler senfonileri başta olmak üzere büyük senfonilerin Emil Tabakov yönetimindeki parlak icralarına alışmış bir dinleyici olarak, bu konsere de bir beklenti içinde gittim. Ama beklediğimi sadece çellist Chang’da bulduğumu söylemeliyim.

GÜÇLÜ SOLİST, SORUNLU EŞLİK
Han-Na Chang, cılız görünen kollarından beklenmeyecek kadar güçlü arşesi ve gelişkin bir yay tekniğine sahip, aynı gücü vibrato konusunda da gösteren, entonasyonu son derece sağlam bir çellist. Elgar’ın konçertosunda, kimi ustaların bile bazen sorun yaşadığı en güç iki bölümde , hiç ton kaçırmadan müthiş bir performans sergiledi. Orkestrayla birlikte çaldığı bölümlerde ise,eşlikten doğan sorunlar yaşandı ve bu doğal olarak yapıtın bütününe de yansıdı. Weise, yapıtın ruhuna uygun daha yumuşak bir yorumla, soliste kolaylık sağlamak yerine, sert, hayli forte bir eşlikle zaman zaman Chang’a güçlük yarattı. Özellikle konçertonun birinci bölümüyle, final bölümünde şefin yeterince belirgin olmayan vuruşları nedeniyle orkestra şaşkınlık yaşadı ve solistle gerekli birliktelik sağlanamadı. Hâttâ, solist ve viyolonsel grubunun birlikte çaldığı yerlerde Chang baş ve göz işaretleriyle grupla uyumu kendi sağlamaya çalıştı.
Yorumum, daha doğrusu tahminim şef Weise’nin Elgar’ın çello edebiyatının öndegelen yapıtını yeterince tanımadığı, belki de ilk kez yönettiği ve deneyimine güvenerek yeterince hazırlanmaya fırsat bulamadığı yönünde. Eşlikteki sorunların Chang açısından bir talihsizlik olmasına karşın, Koreli çellist, dolgun tonu, güçlü volümüyle, eşliğin hayli yükseldiği yerlerde bile kendini ezdirmedi ve büyük alkış aldı. Ama bir “bis” yapmadı, çünkü şef, uzun süre tekrar sahneye çıkıp orkestrayı selama kaldırmadı. Belki eşlik konusunda yaşadığı sorunun kendi de farkındaydı! Sonuç olarak solist-şef ilişkisinde bir “gerginlik” de gözlendi. Size , Chang’ın tanıtım amaçlı yakın plan fotoğraflarından biri yerine, her zaman olduğu gibi balkondan tüm ses ve ışıkları kapalı küçük kameramla çektiğim özgün bir fotoğraf sunuyorum.
Konserin ikinci yarısında ise Alman şef yönetiminde düzgün bir Mahler senfoni dinleme beklentisi de yerine gelemedi. Senfoniyi daha önce çalmış BSO, şefin kimi yerlerdeki kararsızlığından etkilendi ve yer yer “dağınık” bir icra oluştu. Bence konserin ikinci yarısının en “anlamlı” yanı, yüz kişiye ulaşan orkestranın çoğu lise öğrencisi olan BGSO üyeleriyle tamamlanmış olmasıydı. Trompetçi Julian Lupu’nun girişteki tertemiz solosu, kornocu Cem Akçora’nın soloları ve korno grubun yüksek performansı, trombonların pürüzsüz katkısını, orkestranın da deneyimiyle şefin kararsız yönetimini büyük kaza yaşamadan aşmasını da, mutlaka alkışlamak gerek.

atay-bagci-barkin-sonmezer1

KORNOCU GENÇLER YÜKSELİYOR
Bilkent, korno öğretiminde Mahir Çakar ekolüyle büyük başarı yakaladı. Çakar’ın sürdürümcüsü Cem Akçora’nın öğrencisi, halen Berlin Senfoni’nin Akademisinde çalışan ve çalan 17 yaşındaki Tunca Doğu tatil için gelmiş ama grupta yerini almıştı. Konser günü güzel bir haber de Makedonya’dan geldi. Aynı ekolden Sertan Sancar’ın öğrencileri Atay Bağcı ile Barkın Sönmezer, girdikleri 8. “Ohrid Pearls” Uluslararası Genç Müzisyenler Yarışması’nda kendi kategorilerinde birinci oldular. On yıldır Sertan Sancar’ın öğrencisi olan Atay Bağcı üç kişiyi, on aylık öğrencisi Barkın Sönmezer ise iki kişiyi geride bırakarak birinciliğe ulaştı. En çok katılım trompet ve klarinetteydi, korno çok zor bir çalgı olduğu için yarışması da, yarışmacısı da az oluyor.
BSO ve MSSF, artık belirli enstrümanlarda gelecekteki elemanlarını yetiştiren bir mekanizma yaratmış durumda.
Bilkent Üniversitesi, sezonun sonunda gene görkemli bir diploma töreni düzenledi. BGSO’nın da yer aldığı bu törende müzik dünyamızın iki önemli kişisi, şef Gürer Aykal’la, anıtsal piyanist İdil Biret’e onursal doktora ünvanı verildi. Bilkent müzik dünyasından ilk fahri doktorayı Fazıl Say’a vermişti. Bu kez rektör Prof.Dr. Ali Doğramacı, cüppeleri, MSSF’ne eğitimci-şef ve solist olarak büyük emekleri geçen iki duayen kişiye giydirdi. Bilkent’in fahri doktora ünvanı verdiği kişiler arasında edebiyat alanında Yaşar Kemal ile siyaset alanında Ürdün Kralı Abdullah, Azerbaycan Devlet Başkanı İlham Aliyev, İsrail Devlet Başkanı Simon Perez de bulunuyor.
Evet sezon kapandı, şmdi dinlence ve sonbahara hazırlık zamanı. Bakalım hangi sürpriz solistlerle, şeflerle ve nasıl bir programla karşılaşacağız?

No Comments

Aspendos’ta duyarsız protokol, etkileyici Aida…

Cuma ~ Haziran 06, 2009 by admin Posted in Cumhuriyet Yazıları

Yansımalar / Şefik Kahramankaptan / 19 Haziran 2009

uc-doru-at-sahnedeydi mkarakelle-ebaydar-eeksi-tkurtoglu1

Aspendos’ta duyarsız protokol, etkileyici Aida…

Bizim izleyici-dinleyicinin tepkileriyle, Avrupalınınki farklıdır. Bizimki, fazla uzamadıkça gecikmelere tahammüllüdür. Eğer seslendirilen-sahnelenen çok kötü değilse, genellikle alkışlar, hâttâ çok sıradan, vasat işlere bile “bravo” diye bağırır, bazen bir işgüzarın ayağa fırlaması üzerine ayakta alkışlamaya devam eder. Gerçekten ayakta alkışlanması gereken birisi çıkarsa o zaman ne yapacağını düşünmez!
Avrupalı ise dakiktir, birkaç dakika geçip temsil başlamamışsa hemen boş sahneyi-kapalı perdeyi alkışlayarak tepkisini belli eder. Eğer davetiyede, ya da satın aldığı bilette ne kadar süreceği tanımlanarak belirtilmemişse, öyle uzun protokol konuşmalarına hiç tahammülü yoktur. İyi ve kaliteli icrayı, sanatçıyı alkışlar, vasatına sessiz kalır, kötüsünü ise yuhalar, gerekirse sahneye birşeyler bile fırlatır! Hele operanın beşiği İtalya’da böyle olaylar “vukuat-ı âdiye”den sayılır!
Bu girizgâhı, Aspendos 16. Uluslararası Opera ve Bale Festivali’nin açılışında tanık olduğumuz protestonun anlamlandırılabilmesi için yaptım. Özellikle Devlet Opera ve Balesi Yasasının yürürlüğe girişinin 60. yıldönümü olan 10 Haziran’a denk getirilen açılışta Türkçe ve İngilizce “Hoşgeldiniz”den sonra Genel Müdür Rengim Gökmen’in konuşması iki kez olumlu onay alkışlarıyla kesildi. Operanın bir Doğu-Batı sorunu olmayıp bir “uygarlık ölçütü” olduğunu vurgulaması, hem Türk, hem de yabancı dinleyici tarafından onaylandı. Hele bu temsilin uçak kazasında yitirdiğimiz uluslararası arpistimiz Ceren Necipoğlu’na adaması çok vefaperver bir yaklaşımdı.
Ardından, planladığı halde rahatsızlandığı için gelemeyen Bakan Ertuğrul Günay’ın telgrafı okundu. Tam temsilin başlaması gerekirken bu kez müsteşar yardımcısı Nihat Gül sahneye davet edildi. Üç aşağı-beş yukarı aynı sözlerin tekrarı niteliğindeki konuşmanın üçüncü cümlesinde alkışlı protesto başladı yerli ve yabancı dinleyici buna kuvvetle katıldı. İyiniyetli Nihat Gül bu mesajı alıp gerekli esnekliği göstererek hemen okuduğu kağıdı cebine koyup “hayırlı seyirler!” dileseydi, herhalde ıslıklar başlamayacaktı. Ama bürokratımız, elindeki konuşmayı başı önünde sonuna kadar okumayı yeğledi, buna İngilizceye tercümesi de eklenince alkış ve ıslıklı protestonun dozu arttı! Temsilin başlayacağını belirten ilk gong vurulduğunda, gecikme 25 dakikayı bulmuştu. Bu doğaçlamadan protesto eylemine Almanya Büyükelçisi Eckart Kuntz ile Finlandiya Büyükelçisi Kirsti Eskelinen ile Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Akaydın da tanık oldular. Umarım bu tür etkinliklerin açılışlarındaki konuşmacı sayısı ve süreleri konusunda gerekli deneyim kazanılmıştır ve sonrakilerde daha dikkatli davranılır!

ANNELER VE ÇOCUKLARI…
Onaltı yıl içinde bu kimbilir Aida’yı Aspendos’ta kaçıncı seyredişim. İtalyan rejisör Vincenzo Grisostomi Travaglini’nin, Savaş Camgöz’ün burası için özel olarak yaptığı ve kiralık bir depoda korunan dekorunun sağladığı olanaklarla getirdiği sahne düzenini, kalabalık koro ve figüranla yaratılan görkemi bilmeme karşın, her seferinde bir kez daha hayranlık duyduğumu söylemeliyim. Bu kez giysi ve bazı aksesuarlar da, tasarım olarak yenilenmişti.
Geçmiş temsilleri düşünerek şöyle sahneye ve orkestraya göz attığımda iki ilginç rastlantıyla karşılaştım. İlk yıllarda Ankara’nın kıdemli mezzosu olarak Amneris’i oynayan sonra emekliye ayrılan Cemaliye Kıyıcı’nın, bu kez oğlu bariton Eralp Kıyıcı tutsak Habeş Kralı Amonasro’yu oynuyordu. Gene Aida’yı defalarca canlandıran soprano Nilgün Akkerman’ın kendisi yoktu ama kızı çellist Banu Akkerman Yeşilyurt orkestranın viyolonsel grubunda “ücretli” olarak yer alıyordu. Soprano Nilgün Akkerman, basılı davetiyelerde bile adı yer almasına karşın, Aida rolünde yerini İstanbul’dan Evren Ekşi’ye bırakmıştı. Nedeni “rahatsızlığı” olarak açıklandı, tabii bunun “sağlık” mı, yoksa “diplomatik” rahatsızlık mı olduğunu anlayamadık. Ankara dönüşü rastlayıp kendisine sorduğumda ise “Bu yıl görev almadım çünkü Ankara’da işler çok yoğun” yanıtını aldım. Akkerman, restorasyon 2010′a ertelenince, repertuarı yeniden hazırlamak zorunda kalan Ankara Müdürlüğü’nde sanat danışmanlığı görevini de yapıyor. Bakalım Erdoğan Davran’ın özveriyle hem işletip hem de yeniden kadrolandırmaya çalıştığı Ankara Operası’nda başrejisörlük postuna kim getirilecek?
aida-kadrosu-selamda3
AİDA İLK KEZ TÜRK ŞEFLE…
Gelelim temsile… Önce bir saptama: Onaltı yılda Aida operasını ilk kez bir Türk şef yönetti, baget Rengim Gökmen’in elindeydi. Tayfun Bozok’un başkemancılığındaki Ankara Opera Orkestrası, Aida’nın o güzelim müziğini temiz biçimde icra etti. Bu yapıtta önemli rolü olan başta trompet olmak üzere bakır üflemeli çalgılar da göz doldurdu. Sahneüstü-orkestra zamanlaması da başarılıydı.
Yerim dar, buradan konuyu tekrarlamak istemiyorum, merak eden internetten kolaylıkla bulabilir. Solistlere baktığımızda, ilk perdenin vasatı zor yakaladığını söyleyebiliriz. Ama ikinci perdeden itibaren herkes açıldı. Aida rolünde İstanbul’un solistlerinden Evren Ekşi volümlü sesi ile parlak bir icra çıkardı. Mısırlı komutan Radames’de İstanbul solistlerinden Efe Kışlalı ilk perdede hayli “yorgun” bir ses izlenimi verdi, sonraki perdelerde ise daha toparlanmış bir görüntü sergiledi. Amneris’te İstanbul’dan koro üyesi genç Sitare Çelebi, ilk perdedeki çekingenliği süratle üzerinden atıp hem volümü, hem de ses rengi ve düzgün entonasyonuyla bu sınavı başarıyla aşarken, aslında “solistlik” sınavını da bizim gönlümüzde vermiş oldu. Eralp Kıyıcı, tutsak Habeş Kralı Amonasro’da, aslında uluslararası arenaya çıkması gereken bir bariton olduğunu bir kez daha sergiledi. Öteki rollerde Ankara’nın solistleri bas Tuncay Kurtoğlu ile Mithat Karakelle, mezzosoprano Ferda Yetişer, her zamanki etkinliklerini başarıyla gösterirken, özellikle Tuncay Kurtoğlu profondo bir bas olarak yabancıların büyük beğenisini kazandı. Koro Aspendos’un akustiğinde iyi tınladı, Deniz Çığ’ın Antalya’nın dansçılarıyla uyguladığı koreografi, ünlü öykücü Pirandello’nun torunu Stefano’nun ışıklandırmasıyla yapıtın görkemine önemli katkıda bulundu.
Sonuç olarak “yeterince etkileyici” bir Aida temsili gerçekleşti. İzleyici, özellikle “zafer resmigeçidi” sahnesinde, üç “doru” atın geçişini, parlak arya ve düetleri, birliktelikleri cömertçe alkışladı. İnanıyorum ki, atlardan en az bir tanesi “kır” olsaydı daha iyi farkındalık yaratacak ve görkemi daha da arttıracaktı.
İki gün sonra, gene yabancıların yoğun olduğu dinleyicinin bu kez Amerikalı karaderili soprano Adina Aaron başta olmak üzere İtalyan mezzosoprano Lorena Scarlata Rizzo ve İstanbul’un bası Suat Arıkan’a cömertce sunduğu alkışlarını, Radames’te İtalyan tenor Giovanni Battista Palmieri’den özenle esirgediğini, hâttâ birkaç “yuh” sesi bile duyulduğunu öğrendim. Eh, Avrupalı dinleyici böyledir, İtalyan da olsa, kötü günündeki solistin gözünün yaşına bakmaz!

No Comments

Ceren Necipoğlu: “Meleklerin Çalgısı” mahzun…

Cuma ~ Haziran 06, 2009 by admin Posted in Cumhuriyet Yazıları

Yansımalar / Şefik Kahramankaptan / 12 Haziran 2009

rioda-yonetmen-sergio-ile-sahnede1 amerikali-besteci-byrnes-ile-cenevrede1 dsc01770

Ceren Necipoğlu: “Meleklerin Çalgısı” mahzun…

“Arp”in atası belki de dünyanın en eski telli çalgısı. Ok atılırken, yay kirişinin çıkardığı tınlama sesinden esinlenerek, değişik sayıda ve uzunlukta telle arpin atasının yapıldığı düşünülüyor. Mitolojide, eski resimlerde meleklerin ellerinde gördüğümüz “lir”in ilk kez tanrı Apollon tarafından kurumuş bir kaplumbağa kabuğuna tel takılarak yapıldığına inanılıyor. Benzerleri eski Hitit, Mısır ve Mezopotamya uygarlıklarında görülüyor. Günümüzde orkestralarda ve solo olarak kullanılan arp ise, Dolmabahçe sarayında piyanoları da bulunan Fransız “Erard” tarafından 1811′de geliştirilerek, parmakla çekilerek çalınan 47 telli ve 7 pedallı, “pahalı” ve “ağır” bir çalgı olarak günümüze kadar geliyor. Çocukların da çalabileceği değişik taşınabilir ve kucak arpleri, Osmanlıda bir dönem yaygın biçimde kullanılan, günümüzde uluslararası arpistimiz Şirin Pancaroğlu’nun girişimiyle yeniden îmal edilerek canlandırılan “çeng” gibi aile üyeleri bulunuyor.
Bu kısa girişi, trajik ölümüyle Türk kamuoyu tarafından “farkına varılan”, ama uluslararası alanda tanınan, bilinen arp sanatçısı ve eğitmeni, Anadolu Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Öğretim Görevlisi Ceren Necipoğlu (1971-2009) için tüm sanatseverle tâziyelerimi sunabilmek için yaptım. Ceren’in yitirilişi sürecinde basının büyük çoğunluğu konuya, magazinleştirerek yaklaştı. Size, bu ağırbaşlı Amerikan üniversitelerinden çifte masterli akademisyenle ilgili bazı doğru bilgileri ve kaybının yurtdışındaki yankılarını kısaca sunmak istiyorum:
Programı “Doğu-Batı” eksenindeydi
Ceren Necipoğlu, dünyada arp konusunda önemli etkinliklerden biri haline gelen, bir ay içinde, çoğu tarihsel mekân ve müzelerde düzenlenen 35 bin dolayında dinleyicinin katıldığı 108 konserin verildiği 4. Rio Arp Festivali’nden özel davet almış, konservatuvar yönetimini pek sıcak yaklaşmayınca, doğrudan Anadolu Üniversitesi Rektörü Prof.Fevzi Sürmeli tarafından üniversiteyi temsilen bu önemli etkinliğe gönderilmişti. Orada resmî programda iki resital bulunmasına karşın, genel istek üzerine üç resital verdi. Mekân, askeri müze olarak da kullanılan Copacabana Kalesi’ndeki salondu.
Akademik kişiliği, tarihe merakı ve araştırmacılığı ile “Doğu-Batı” adını verdiği çok ilginç bir program hazırlamıştı. Üniversitedeki geleneksel sanat müziği öğretmeni, koro şefi Danyal Mantı’nın
(d. 1956) bestelediği biri Sultan-ı Yegâh, diğeri Nihâvend iki saz semâisi ile İngiliz lavtacı John Dowland’ın (1563 – 1626) 500 yıllık iki şarkısını çalarak, aradaki zaman ve yaklaşım farkına karşın, iki müzik arasındaki benzerliği sergilemek istemişti. Doğu kavramının içine İranlı besteci, Tahran’daki Azad Üniversitesi Konservatuvarı hocalarından Amir Mahyar Tafreshipour’u da (d.1974) katarak iki yapıtının ülkemizde ilkseslendirilişlerini yapmıştı. Bizim Hasan Uçarsu’nun (d.1965) “Mavi ay gri, sarı gece duvar” adlı yapıtıyla, Amerika’dan okul arkadaşı besteci Garrett Byrnes’ın( d.1971) kendisine adadığı, ilkseslendirmelerini yaptığı “Alacakaranlık Görünümleri” ve “Elveda” adlı iki parça ile John Cage (1912-1992) ve Grace Williams’tan (1906- 1992) birer parça da programındaydı. Ceren, dönüş günü Paris’e kalkacak üç uçaktan en geç satte olanı, hayranı olduğu ünlü İngiliz arp ve org sanatçısı, “The Harp Consol” grubunun yönetmeni Andrew Lawrence-King’i ( d.1959) dinleyebilmek için seçmişti.
Festival yöneticisi Sergio da Costa e Silva, besteciler Garrett Byrnes ve Amir Mahyar Tafreshipour’a ulaşarak görüştüm. Sergio’nun “Büyük arpçi” diye nitelendirdiği Ceren’in anısına Rio’da hemen özel bir konser düzenlenmesi kararlaştırıldı. Gelecek yılki festivalde anısına verilecek özel konsere ise Andrew Lawrence-King tâlip olarak, neredeyse programını bile hazırladı. BBC’ye Ceren’le ilgili açıklamalarda bulundu. İranlı besteci Tafreshipour, Ceren için Tahran’da bir basın açıklaması yaptı, kompozisyon sınıfında bir anma dersi düzenledi ve gelecek yılki Rio Arp Festivali’ne Ceren anısına katılma ve onun anısına çalma kararı aldı. Amerikalı besteci Byrnes, “Alacakaranlık Görünümleri”ni İndiana Üniversitesi’ndeyken Ceren’in yardımıyla ilk arp yapıtı olarak bestelediğini ve kendisine ithaf ettiğini anlatarak, “Büyük kederler içindeyim, çok özel bir insandı. Dünya değerli bir mücevherini kaybetti” dedi.
Eskişehir’de ise yakın arkadaşları Anadolu Senfoni Orkestrası genel müzik yönetmeni şef Burak Tüzün, piyano bölüm başkanı Serla Balkarlı Can, okuldan bölüm arkadaşı Brezilyalı piyanist Lilian Maria Tonella, besteci-koro yönetmeni Danyal Mantı başta olmak üzere büyük üzüntü yaşadılar. Öğrencileri Elif Güngör, Emel Çelik ve Ece Yavaş ‘ın yılsonu sınavında programlarını gözyaşları içinde çaldıklarını öğrendim. Ceren, yaşamını yitirmeseydi bu dönem orkestranın da yönetim kurulu üyesi olarak çalışacaktı.

Pancaroğlu, anısını yaşatacak
Ceren, araştırmacı kişiliği ve köklerine bağlılığıyla arpin sadece bir “klasik batı müziği” çalgısı olmadığını gösteren programlar yapıyordu. Tıpkı, Amerika’dan Türkiye’ye döndükten sonra, kendini Türkiye’deki akademik yaşamın veya orkestraların kısıtlılıklarına sokmayıp, serbest solist ve eğitmen olarak projeler geliştiren Şirin Pancaroğlu gibi…
Bu yazıyı yazarken, Pancaroğlu’nun değişik bir doğu-batı sentezi içeren İstanbul’a yerleşik İsrailli vurma çalgı ustası Yion Muallem’le gerçekleştirdiği “Telveten” başlıklı albümü dinledim.
Arp ile değişik vurmalı çalgıların birbirine yakışan tınısal birlikteliği, bu “meleklerin çalgısı”nın değişik enstrümantal arkadaşlıklarla, farklı müzikal yaklaşımları dile getirmeye ne denli elverişli olduğu gösteren önemli bir örnek. Arpin tınısal uyum gösteren bir yol arkadaşı da flüttür. Nitekim Pancaroğlu da, 4. Rio Arp Festivali’ndeki konserlerini son yıllarda sürekli birlikte çalıştığı flütçü Elif Yurdakul’la birlikte verdi. Temmuz sonunda ise Uluslararası Gümüşlük Festivali çerçevesinde düzenlenen Eklisia Yaz Okulu’nda, kendi öğrencileriyle birlikte Ceren Necipoğlu’nun öğrencilerini ağırlayacak, festival çerçevesinde meslekdaşının anısına birlikte konser de verecekler. Arp Sanatı Derneği Başkanı Pancaroğlu’nun meslekdaşını unutturmamak ve anabilmek için geliştirmekte olduğu başka projeler de var. Temmuz başında da, Fransa’da 2009 resmî Türk Kültürel Sezonu etkinlikleri kapsamında desteklenen,”Osmanlı Çeng ve Avrupa’daki kardeş çalgı, arpa doppia’nın etrafında kurgulanmış, kültürlerarası bir müzik diyaloğu” olarak nitelendirdiği “Padişahın Arpları” projesini Nantes’da uygulayacak. Ceren Necipoğlu ışıklar içinde yatsın, Şirin Pancaroğlu’na da başarılar.

No Comments

Helvayı Yapabilen Saygın Besteci-Yayıncı: Muammer Sun

Cuma ~ Haziran 06, 2009 by admin Posted in Cumhuriyet Yazıları

Yansımalar / Şefik Kahramankaptan / 5 Haziran 2009

cdler-kopya2 muammer-sun-2 cdler1

Helvayı Yapabilen Saygın Besteci-Yayıncı: Muammer Sun
SCAMV Kadınlar Korosu’nun dinletisi için MEB Şura Salonunun fuayesine girince, hemen karşıdaki tezgâhın üzerinde ışıldayan iki tane CD’yi gördüğümde, “İşte Muammer Hoca sonunda helvayı da yaptı, tezgâha da çıkardı” diye düşünmekten kendimi alamadım. Çünkü değerli bestecimiz Muammer Sun (d. 1932), Türkiye’nin müzik ortamı üzerine sohbetlerde sık sık Nasrettin Hoca’nın, “Un var, yağ var, şeker var, helva yapamıyoruz” yakınmasını yineler, insanları destek bulmaya, bestecilerin yapıtlarının basımı, seslendirilmesi ve CD yapılabilmesi için çalışmaya özendirirdi. Baktı ki birkaç girişim dışında genellikle kafa sallanıyor ve “kös dinleniyor”, 70′inden sonra kendisi kolları sıvadı, 2004 yılında Sun Yayınevi’ni kurdu, kitapları, yaprak notaları pıtrak gibi yayımlamaya başladı. Çok önem verdiği , biri hocası Adnan Saygun, diğeri kendine ait “çoksesli halk türküleri” CD’lerini de yayımladı.
Muammer Sun’un ikinci gençlik çağında, ardında doğru dürüst bir sermaye bile olmadan bu başarıyı yakalamasında, dürüst, yumuşak ama kararlı, ilkeli ve sonuç olarak “saygın” kişiliğinin payı büyüktür bence… Çünkü kendilerine çok şey kattığı İsmail Sezen, Levent Kuterdem, Sibel Erdem, Metin Munzur, Arda Erdem gibi kimi öğrencileri, Dinçer Yıldız gibi dostları, ona bu çabasında destek vererek çalışmışlar, dara düştüğünde karşılıksız emekleriyle yardımına koşmuşlardır. İki koro CD’sinin kayıtlarındaki teknik kalite, Dinçer Yıldız’ın maddi desteğiyle Fransa’dan getirtilen ses mühendisiyle sağlandı. İbrahim Yazıcı yönetimindeki Devlet Çoksesli Korosu’nun emekleriyle ne denli sevecenlikle katkıda bulunduklarını CD’leri dinleyince anlıyorsunuz. Mekân kalitesi de Işın Metin’in kayıtlar için Bilkent salonunu tahsis etmesiyle sağlanmış. Saygun CD’sinde solist olarak soprano Şule Köken ve bas Tuncay Kurtoğlu’nun, diğerinde konuşmacı olarak Jülide Gülizar’ın katkıları var. Her iki CD de, haklı bir gururla “Dünyada İlk Yayın” damgasını taşıyor kapaklarında…
Muammer Sun, “Onları bir kez dinleyen kişi, tekrar tekrar dinleme isteği duyabilsin, eşine dostuna armağan edebilsin istiyorum” dileğinde bulunuyor. Türküyü “kompozisyon ögesi” olarak kullanıp, herbirini yeni bir çoksesli beste olarak çalışan Sun’un ve aynı anlayışta çalışmış Saygun’un halk türkülerini, aslında tek sesli halk müziğinden fazla hoşlanmayanlara da, birer türkü delisi olanlara da hitap eder nitelikte. Bu çok taze CD’leri Ankara’da Dost’un dört mağazasında bulabilirsiniz. Genel dağıtım ise önümüzdeki haftalarda A.K. Müzik tarafından tamamlanacak. Muammer Hocayı bir kez de buradan “yazılı” olarak kutluyor, tüm kurum ve ilgili kişilerin bu tür çabalara destek vermesini diliyorum.
scamv-kadinlar-korosu1 piyanist-ayse-ediz
17′DİYDİLER, 47 OLDULAR
Sahnede de kuruluşunun 10. yılında Sevda Cenap And Müzik Vakfı – Kadınlar Korosu, Muammer Sun’un türkülerinden söylüyor. Bu bir rastlantı değil, çünkü her koronun dağarında onlardan mutlaka bulunur. Yayınevi sayesinde de notalarına kolaylıkla ulaşılabilir.
Bu koro hakkında, ilk yıllarında “17 Kahraman kadın” başlıklı bir ylazı yazmıştım. Koronun kurucu şefi Cihan Can bunu hiç unutmadı, her karşılaşmamızda yeni bir rakkam verir oldu. Kahraman kadınların sayısı giderek artıyordu. En sonunda Cihan Hanım “ 17 kahraman kadın 47 oldu!” demez mi! Aralarında genç emekliler de var, büyükanneler de… Ama büyük bir aşkla çalışıyor, prova yapıyor, yeni parçalar öğreniyor ve dinleti sunuyorlar.
Korolar Buluşmasından önceki son konserlerini de İtalya’nın Urbino kentinde düzenlenen 1. Bahar Müzikali çerçevesinde vermişler. Ayrıca San Marino’da bir müzik etkinliğine katılmışlar. Davetin gerçekleşmesinde İtalyan dili profesörü dostumuz Necdet Adabağ’ın katkıları olmuş. Koroya destek olan piyanist Ayşe Ediz de ayrıca bir resital vermiş. Ayşe Ediz’i artık bu tür etkinliklerde daha sık göreceğimizi sanıyorum çünkü CSO’dan emekliye ayrıldı ve geçen cuma konserde törenle uğurlandı. Mızıkayı Hümayun’dan bu yana CSO’nin içinde bulunan “Ediz ailesi”nin bireyi olarak doğaldır ki kadrodan olsa da müzikten emekli olmayacak. Ayşe Ediz’e de yeni müzik yaşamında başarılar diliyorum.

No Comments

900 Yıllık Kızkalesi’nden Yükselen Fazıl Say Besteleri

Cuma ~ Mayıs 05, 2009 by admin Posted in Cumhuriyet Yazıları

Yansımalar / Şefik Kahramankaptan /29 Mayıs 2009

kiz-kalesinde-acilis-konseri fazil-kizkalesinde-caliyor

900 Yıllık Kızkalesi’nden
Yükselen Fazıl Say Besteleri

Tarihsel mekânların sanatsal amaçlarla kullanımı bizde yeni sayılır. G.Verdi’nin Mısır Hidivi’nin Süveyş Kanalı’nın açılışı onuruna siparişi üzerine bestelediği Aida operası Kahire’de piramitlerin gölgesinde sahnelendiğinde, 10 Haziran’da 16′ncısının açılışı yapılacak olan bizim Aspendos Uluslararası Opera ve Bale Festivali daha başlamamıştı bile… Aspendos ve Efes antik tiyatroları tek tük konserler için kullanılıyordu sadece.
Sahne sanatlarına ilişkin yapıtların, öykünün geçtiği yöre ve mekânlarda yıllar sonra sahnelenmesi, hem sanatçılara, hem de izleyene olağanüstü heyecan yaşatır. Tıpkı, Othello’nun Magosa Kalesi’nde, Saraydan Kız Kaçırma’nın Topkapı Sarayı’nda temsili gibi… İstanbul Müzik Festivali’nin Aya İrini’yi, Ankara Müzik Festivali’nin erken Cuhuriyet dönemi yapısı Resim Heykel Müzesi’ni (Eski Halkevi-Türkocağı) kullandığı konserlerde müzik kadar mekân da dinleyiciyi etkiler.
Tarihsel mekânların kullanımı konusunda son olarak yöredeki zenginliği değerlendirme bağlamında Mersin Müzik Festivali yeni bir atak yaptı ve “Portakallar müzik açıyor” sloganlı 8′nci festivalin açılışı Silifke’deki 900 yıllık Kızkalesi’nde gerçekleştirildi. Mersin İtalyan Katolik Kilisesi ile Tarsus St.Paul Müzesi de bu yılki tarihsel mekanlar arasında. DOB eski genel müdürü Remzi Buharalı’nın sanat yönetmenliğinde, giderek istikrarlı bir yapıya kavuşan festivalin bence en büyük özelliği, çorbada çok sayıda destekçinin tuzunun bulunması ve Mersin’deki irili ufaklı yerel yönetimlerin, odaların, sivil toplumun desteği…Bu geniş katılımı koruyabildiği için festival komitesi başkanı Faik Burakgazi’yi kutluyorum. Az veya çok, katkıda bulunan o denli çok destekçi var ki, bu bilinç ve yapı sürdürüldükçe, festivalin istikrarı korunur ve düzeyi geliştirilebilir diye düşünüyorum. Çünkü Ankara’da olduğu gibi, en büyük destekçi Merkez Bankası’nın çekilmesiyle içine girilen sıkıntıyı gayet iyi biliyorum.
Piyanonun Kızkalesi’ne tekneyle taşınması, konukların da teknelerle götürülüp getirilmesi, kaledeki görsel atmosfer açılışa ayrı bir hava verdi. Kale kıyısına özel bir iskele ve kaleye kadar ahşap bir yürüyüş platformu inşa edilmişti. Herşey profesyonelce düşünülüp gerekli önlemler alınmıştı. Ama bu tür açıkhava ve büyük kapalı salon dinletilerinde, işin içine ses düzeni girdiği için herkes, sesin mekanikleşerek kulaklara ulaşmasına alışmalıdır! Buna rağmen Fazıl, özellikle başta Kara Toprak ve Baladlar olmak üzere kendi bestelerinde konukları çoşturdu. Fazıl’ı biraz daha dingin gördüm bu kez, belki de onca koşuşturma arasında Berlin’den sonra Mersin iyi gelmişti.

gencay-kasapcitam-sayfa-oman-haberiyle abdullah-kasapci
Eski dostlarla buluşma

Mersin’e gitmek demek, benim için hep eski dostları da görmek demektir. Ne yazık ki, Nuri Abaç ve Doğan Akça artık aramızda yok. Bu kez İstanbul’dan gelen dostlarla buluşmak hoş oldu.
Şair ve yazar, has Mersinli Özdemir İnce, gazeteci Faruk Şüyun, Kemal Küçük ve müzik yazarı Evin İlyasoğlu ile hasret giderdik.
Ressam Ahmet Yeşil’i Mersin’deki atölyesinde ziyaret ettim, Güzel Sanatlar Fakültesi hocalarından Yrd.Doç. Dr. Veli Mert de oradaydı, sıkı bir kuramsal sanat sohbeti yaptık. Gencay - Abdullah Kasapçı çiftini de unutmadım, Davultepe’deki yeni atölyelerinde özlem giderdik. Gencay İtalya’da yeni bir sergiye hazırlanırken, Abdullah da, takı tasarımı ve uygulaması alanındaki çalışmalarını, denizin sesi eşliğinde sürdürüyor.
Gencay Kasapçı’nın Oman Sultanlığı’nın başkenti Muskat’ta, Büyükelçi Engin Türker’in düzenlediği sergisi çok ses getirmiş. Öyle ki, iki gazete birer tam sayfa haber-söyleşi yayımlamışlar. Gencay, Muskat’ta sanata gösterilen ilgiyi heyecanla anlattı. Büyükelçi Engin Türker de ressam ve heykeltraştır, orada kendi açtığı serginin de büyük ses getirdiğini biliyorum. İleri görüşlü Sultan sayesinde, Oman, giderek uygarlaşma yolunda ilerleyen bir İslam ülkesi…
Yıllarca Ankara’da çalıştıktan sonra, “koca memleketi” Mersin’e dönen Gencay Kasapçı’nın
ilk ipuçlarını Kadıköy CKM’de14 Temmuz’a kadar sürecek “Şeylerin Temsiliyeti” başlıklı natörmort sergisindeki elma tablosunda açığa çıkardığı, geçmiş çizgisindeki uğrakların sentezini yansıtan yeni dönemi optik anlamda çok ilgi çekici olacaktır sanıyorum. Gencay Kasapçı’nın bir tablosunu da, Mersin’in önemli sanat galerisi Altamira’da açılmış olan “Sintesi” başlıklı Türk-İtalyan karma sergisinde izledim. Sühendan Şimşek yönetiminde Mersin sanat yaşamına hep yenilikler sunan Altamira, sergiyi hemen bitişiğindeki Mersin Resim Heykel Müzesi’nin giriş katını da kullanarak düzenlemişti. Şapka çıkarmaktan başka yapacak şey yok!
Bu kez çini desenlerindeki saflığı ve hayalgücünü beğendiğim Rafet Van’ı göremedim, bir de değerli bestecimiz Nevit Kodallı’yı… Geçirdiği bir rahatsızlık nedeniyle İstanbul’da tedavi gören 85 yaşındaki Nevit Hoca, ben Ankara’ya dönerken geliyordu Mersin’e… Sevgili Evin İlyasoğlu’nun Pan Yayıncılık’tan yeni çıkan “Nevit Kodallı: Mersinden Yükselen Çağdaş Bir Ses” adlı kitabının imza-tanıtım toplantısında hazır bulunacaktı. İçimden, “kısmet değilmiş, bir dahaki sefere görüşürüz” diyerek Ankara’ya dönerken, yüreğimin bir parçasını Mersin’de bıraktığımı söylemeliyim.

No Comments

Çocuk Korolarının ve Oyunla Öğretimin Önemi…

Cumartesi ~ Mayıs 05, 2009 by admin Posted in Cumhuriyet Yazıları

Yansımalar / Şefik Kahramankaptan / 22 Mayıs 2009

salih-aydogan-ve-ogrencileri

Çocuk Korolarının ve Oyunla Öğretimin Önemi…

Ne dedi Çankaya Belediye Başkanı Bülent Tanık? “Bin Çocuk Korosu oluşturulacak”. Ardından “Çocuklarımız kızlı erkekli Cumhuriyet şarkıları söyleyecek” diye ekledi. “Bin çocuk korosu” ne demek? Her biri asgari onar kişi olsa onbin çocuk, yirmişer kişi olsa yirmi bin çocuk eder.
Bu hedefin arkasında önemli saptamalar yatıyor. Çocuklarımız, ister Cumhuriyet şarkıları, ister çokseslendirilmiş halk türküleri ya da marşlar söylesin, korolar onların müzikle tanışması, ilerde uygar, toplumsal, paylaşımcı insan olabilmeleri için çok önemli araçlardır. Bu hedefe ulaşılabilmesi için herkes elinden geleni yapmalı, öğretmen ve koro yönetmeni olarak emekli, ya da halen kadroda bulunmakla birlikte sahneye çıkamayan tüm operacılar, müzisyenler yardıma koşmalıdır.
İnsan sesi, bilinen en eski enstrüman… Giderek çalgılar icad edilmeye başlandı ama insan sesinin hep ayrı bir yeri oldu. Dinsel anlamda da hep öncelikle insan sesi kullanıldı. Kilise koroları, müzikteki gelişime ve yaygınlaşmaya da hizmet etti. İslamda ise ilahi söyleyen korolar yer aldı.
Kısaca şarkıcılar topluluğuna koro deniliyor. Aslında dünyanın ilk korosu, haberleşme amacıyla üç dört kişinin bir araya gelerek bağırmasıyla oluşmuştu! Günümüzdeki anlamıyla ilk koronun ise M.Ö.3000 yıllarında Mezopotamya’daki tapınaklarda düzenlenen dinsel törenlerde rol aldığını biliyoruz. Eski Yunan’da tiyatroda karşımıza çıkan korolar, Avrupa’da hristiyanlıkla birlikte dinsel amaçlı olarak yaygınlaştı, daha sonra salt müzik amaçlı olarak kuruldular.
Günümüzde koro denilince, sayısal oluşumu, ses türü, kapasite ve rengi açısından dengeli, uyumlu, ses müziği topluluklarını anlıyoruz. Okul koroları, müzik eğitiminde çok önemli işlev görür. Çalgı eşlikli koroların en belirgin örneği, opera korolarıdır. “A Capella” denilen çalgı eşliksiz korolar, insan sesinin en doğal ve işlevsel enstrüman olduğunu kanıtlayan topluluklardır. Sesin doğrudan insan yüreğine yönelen etki gücünü gösterirler. Bir ülkede ne denli çok çocuk ve gençlik korosu varsa, o ülke kültürel gelişme ve uygarlık yolunda o denli hızla yol alıyor demektir.
Şimdi uygulamanın ve gelişimin nasıl olacağını merakla beklediğimiz Çankaya Belediye Başkanı Bülent Tanık’ın “Bin çocuk korosu” projesini bu nedenle önemsemek, desteklemek lazım.
KOROLAR “BURADAYIZ” DİYOR…
Koroculuğa gönül vermiş, gençleri yetiştirmiş, onlar için müzik yazmış, yönetmiş, koroların yaygınlaştırılması için çaba göstermiş pek çok insanımız var. Rahmetli Hikmet Şimşek ile Muzaffer Arkan’ı hayırla yâd ediyoruz. Sadettin Ünal az çocuk yetiştirmedi, H. Hüseyin Akbulut Anadolu’da yeni çocuk koroları kurulup piyano alınması için az uğraş vermedi. Son yıllarda tüm Anadolu’dan çeşitli grupların, okulların oluşturduğu koroları toparlayıp “Buradayız” dedirten Türkiye Polifonik Korolar Derneği, her yıl Ankara’da Türkiye Korolar Şenliği’ni düzenliyor. Derneğin başkanı, müzik eğitimcisi Mustafa Apaydın’ın “Kültürel gelişimini önemseyen toplumlar, genel eğitim ve müzik eğitimi sistemlerinin temelini, ‘Korolarla Müzik Eğitimi Sistemi’ üzerine kurmuşlardır ve kurmak zorundadırlar” saptamasına dikkati çekmek isterim. Türkiye Korolar Şenliği bu yıl MEB Şura Salonu’nda 27 Mayıs akşamı başlayıp 31 Mayıs’ta sona erecek. Derneğin bünyesindeki miniklerden büyüklere altı koro başta olmak üzere, çeşitli okulların, kurumların koroları çoksesli çalışmalarıyla bu şenlikte yer alacaklar. Bunlar arasında, ana okullarının, güzel sanatlar liselerinin, üniversitelerin ve Ankara Polis Koleji Korosu’nun da bulunduğunu özellikle belirtmek isterim. En fazla katılım Ankara ve değerli besteci-eğitmen Nevit Kodallı’nın kenti Mersin’den… 2010 yılında Çankaya Belediyesi’nin oluşturacağı çocuk korolarından da bu şenliğe katılım olmasını bekleyeceğiz.
Çocukların korolarda bizzat söyleyerek müzik kültürü edinmeleri konusunda okullardaki sınıf ve müzik öğretmenlerine önemli rol düştüğü muhakkak. Sistem, ne yazık ki, müzik derslerinden kurtulmak için silkinip dursa da, yaptığı işe gönül vermiş bir sınıf ve müzik öğretmeninin büyük katkılarda bulunabildiğini biliyoruz.
OYNAYARAK ÖĞRENMEK
Geçtiğimiz günlerde, geleceğin müzik öğretmenlerinin yetiştirilmesinde ve onların da göreve geldiklerinde kendi öğrencilerini yetiştirirken uygulayabilecekleri bir yöntem geliştiren Doç. Dr. Salih Aydoğan’ın “Oynayarak Eğlenerek Müzik Dilini Öğreniyoruz” başlıklı atölye çalışmasını izledim. Çalışmanın denekleri, hepsi de müzik eğitimciliği lisans 3. sınıf öğrencisi kızlardı. Ama, Gazi Konser Salonu’nu öğle tatilinde doldurmuş çeşitli bölümlerin öğrencileri, hocaları, hâttâ Eğitim Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Mustafa Safran bile bu oyuna katıldı. Aralık, ritm, tempo gibi müzik dilinin temel ögelerini oyunlarla öğretmeyi amaçlayan çalışmada, hemen arka sıramda oturan kravatlı, takım elbiseli, büyük olasılıkla başka bölümlerden gelmiş hocaların aralarındaki konuşmalar pek hoşuma gitti. Zamanında öğrenmemiş olmaktan hayıflanmalarını, aslında müziğin zor olmadığını bu oyun sayesinde anladıklarını belirttikleri konuşmalara kulak kabarttım ve oyuna katılıyor olmalarına için için sevindim. Üstelik bu katılım, müzik dilinin oynayarak her yaşta öğrenilebileceğini gösteriyordu.
1979′dan bu yana müzik eğitimcisi olan Salih Hoca’ya bu yöntemi ve çalışmayı hangi dürtüyle geliştirdiğini sordum. Yanıtı, çocuk koroları konusundaki saptama ve dileklerimizi destekler nitelikteydi:
“Müzik, çevirisine bile gerek olmayan diller üstü bir dil. Bu dilin daha yaygın olarak kullanıldığı, herkesin çalıp söylediği bir toplumun oluşmasında müzik eğitimcileri olarak bize de görev düşüyor. En soyut sanatlardan biri olan müziği somut bir duruma getirebilmenin yollarını, yöntemlerini bulmamız gerektiği düşüncesiyle “Oynayarak Eğlenerek Müzik Dilini Öğreniyoruz” atölye çalışmasını geliştirdim. Günümüz çocuklarının en sıkı arkadaşları bilgisayar ve bilgisunar. Bu durum çocuklarımızın giderek yalnızlaşmalarına neden oluyor. Ruh sağlıkları bakımından daha sorunsuz kuşakların yetişebilmesi için çocuklarımızın sanat ortamında sosyalleşmeleri gerek. Sosyalleşmede oyun çok işlevseldir. Dayanışma , paylaşma, özgüven, yarışma , tartışma, yenme-yenilme, sevilme- sevilmeme- dışlanma gibi birçok duygu oyun ortamında kazanılır.”
Evet, “bardağın dolu tarafı”ndakileri görmek insana moral veriyor.

No Comments

Gerçeküstü Senfonide Yaşanan Gerçekler!

Cuma ~ Mayıs 05, 2009 by admin Posted in Dergi Yazıları

Yansımalar / Şefik Kahramankaptan / 15 Mayıs 2009

casadesus-dejardin-ve-bso tjv-dinletisi-sanatcilari mehlika-karadeniz

Gerçeküstü Senfonide Yaşanan Gerçekler!
Ülkeler dil ve kültürlerini, başka ülkelerde yaşatmak, tanıtıp yaymak için değişik modeller uyguluyor. Kültür merkezleri, devlet vakıfları veya gönüllü vakıflar aracılığıyla kuruluyor, Dışişleri - Kültür bakanlıkları ve büyükelçiliklerle dirsek temasında çalışıyorlar. Ankara’da en etkin olan, Alman, Fransız, İngiliz, İtalyan ve Amerikan Kültür Merkezleriyle, Türk-Japon Vakfı Kültür Merkezi. Bizimki de, bir devlet vakfı olarak kuruluş çalışmalarını yeni tamamladı, yakında çeşitli ülkelerde Yunus Emre Türk Kültür Merkezlerini açmaya başlayacak.
Kültür merkezleri, ülkelerinin yetkin sanatçılarının, öteki ülke halkları tarafından tanınması yönünde de çaba harcar, onları zaman zaman etkinlikler için görevlendirirler. Geçen hafta bu çerçevede Bilkent Senfoni Orkestrası’na gelen iki değerli Fransız sanatçının katkısıyla, iki Fransız bestecinin yapıtlarından oluşan bir program izledik. Lille Ulusal Orkestrası kurucusu ve şefi Jean-Claude Casadesus yönetimindeki BSO, solistlik ve şeflik kariyerini birarada geliştirmekte olan çellist Renaud Déjardin’e Saint-Saens’ın La minör 1. Viyolonsel Konçertosu’nda eşlik etti, ikinci yarıda da Berlioz’un ünlü Fantastik (Gerçeküstü) Senfoni’sini seslendirdi.
BÜYÜKELÇİYE PROTESTO ALKIŞLARI
Konser 15 dakika geç başladı. Orkestra sahnede, dinleyici salonda sessizce bekledi. Ama bu sessiz beklemenin sonunda, yan kapıdan Fransa’nın Ankara Büyükelçisi M.Bernard Emie eşiyle birlikte girip ön sırada yerini alırken, “protesto alkışları”yla dinleyici tarafından ayıplandı! Doğrusu “Fransız zarafeti”ne yakıştıramadığım bu davranış karşısında, kendi kendime “Yoksa Sarkozy’nin Türkiye’ye karşı tutumunun bir yansıması mı?” diye düşünmeden geçemedim. Kimbilir, belki de iki yıldır Ankara’nın Cuma trafiğine alışamamış, tedbirsizlik edip geç çıkarak trafiğe takılmıştır!
Bu gecikmeyi sanatçılar ve orkestra telâfi etti. Nicedir bu denli coşkulu bir dinleti yaşanmamıştı. Renaud Déjardin, yüksek tempolu bir yorumla Saint-Saens’ın konçertosunun güzelliklerini ortaya çıkarırken, BSO Casadesus yönetiminde Fantastik Senfoni’de bir kez daha “Türkiye’nin en iyi orkestrası” nitelendirmesini hak ettiğini gösterdi. Klarinetçi Nusret İspir, obuacı Selçuk Akyol, korangleci Viktorya Babayeva başta olmak üzere üflemeli çalgılardan nitelikli sololar dinledik. Ama, böyle büyük yapıtlarda kaçınılmaz olan “takviye” sanatçıların da bu başarıda payı olduğu kuşkusuzdu. 75 kişilik orkestranın 15′i değişik kaynaklardan gelen takviyelerdi.
YÜZYILIN TRANSFERİ
Orkestra listesindeki saptamalarımı sizlerle paylaşmak isterim. Özgür İnce, Deniz Türkmen gibi Bilkent MSSF’nden yetişen genç kemancılar orkestraya katılırken, ayrılmalar da gündeme geliyor. Korno grup şefi Cem Akçora artık “konuk sanatçı” statüsünde gözüküyor. Çünkü Ankara müzik çevrelerinde “yüzyılın transferi” diye nitelendirilen bir geçiş yaşandı ve BSO’nun 1 ve 2. kornocuları Cem Akçora ile Sertan Sancar Ankara Devlet Opera ve Balesi Müdürlüğü Orkestrası’na geçtiler. Bir süre önce BSO’ya kazandırılan Macar kornocu Lazilo Gyarmati’nin yanına gençlik orkestrasından Ezgi Gizem Kıdır eklenmiş ve CSO’dan Bekir Çamcı takviyesiyle dörtlü tamamlanmıştı. BSO’nun geçen yıl Avrupa’dan gelen fagot grup şefi Ozan Evruk askere gidince, grubun tamamı Opera ve CSO’dan derlenen konuk sanatçılar Sefa Erşahin, Engin Güngördü, Yaman İrun, Onur Üzülmez’den oluşturuldu. BSO’nun uzun süredir arpçisi de bulunmuyor, konser haftasına göre müsait olan arpçiler davet ediliyor. Bu konserde İzmir 9 Eylül Konservatuvarı lise son öğrencileri ikizler İdil - Pınar Sivritepe yer aldılar.
Geçtiğimiz birkaç yıl içinde fagotçu Ateş Kırkan İrlanda’ya Dublin Operası’na, obuacı Ayşe Sezer Akdeniz Üniversitesi’ne, başkemancı yardımcısı Erkin Onay, Ankara Opera Orkestrası’na gitti, Romen Adrian Petrescu ülkesine döndü. MSSF’nin öğretim kadrosundan da ayrılanlar oldu.
Eğitimciliği ve müzik bilgisiyle herkesin hayranlığını kazanmış olan Andre Sommer Fransa’ya, iyi hoca ve kemancı Vanya Milenova orkestrada da çalma zorunluluğu önerisini kabul etmeyerek Bulgaristan’a döndü. Bu tür değişimler tüm okul ve orkestralarda görülebilir, önemli olan gelenlerin gideni aratmaması ve ayrılıkların kan kaybına dönüşmemesidir.
TÜRK-JAPON VAKFI’NDA HÂRİKA BİR SES
Ankara’daki kültür ve sanat ortamına önemli katkı sağlayan Türk-Japon Vakfı, kültür merkezini açışının 11. yılını bir müzik etkinliğiyle sanatseverlerle paylaştı. Dürüstlüğü ve açıklığı nedeniyle olsa gerek, siyasette hep kazık atılan Prof. Dr. Cafer Tayyar Sadıklar başkanlığındaki Türk Japon Vakfı, kültür merkezini başarılı bir işletmeye dönüştürdü. Dev ekranda maç izletmekten, nikah töreni hizmete vermeye kadar gelir sağlamaya yönelik işler bir yandan yürürken, hem Japon kültürünün tanıtılması, hem de Türk sanatçılarına sahne olanağı tanınması bakımından önemli hizmet veriliyor. TJV Salonu âdeta Operanın bir ek dinleti sahnesine dönüştü, Nurtin Aydın’ın koordinatörlüğünde ayda bir etkinlik düzenleniyor.
Yıldönümü etkinliğinde önce piyanoda Saeko Ohashi eşliğinde Bilkent hocalarından çellist Marina Rahmatullayeva’nın dinletisi sunuldu. Üç Japon şarkısının da yer aldığı izlencede Marina Rahmatullayeva özellikle üç Çaykovski parçasında Rus romantizmini duygulu tonuyla başarıyla yansıttı. İkinci bölümde ise Ankara Operası’ndan üç genç şarkıcı, soprano Mehlika Karadeniz , mezzosoprano Pınar Çakıt ve bariton Gürhan Gürgen’i, piyanist Aylin Özuğur eşliğinde ikişer aryada dinledik. Özellikle soprano Mehlika Karadeniz, Gounod’nun Faust operasından Margaritha’nın ve Lehar’ın Juditta operetinden Juditta’nın aryalarını “hârika” biçimde söyledi. Karadeniz hem volümlü sesini bağırmadan kullanabilmesi, hem de aryalardaki duyguyu sesinin yanısıra mimikleriyle de yansıtabilmesi açısından başarılıydı. Sopranomuzu dinlerken, ünlü şan pedagogu Tom Krause’nin bu yaz Savonlina şan çalışmaları için katılımcı olarak Karadeniz’i boşuna seçmediğini düşündüm.

No Comments

Bale’de Yaşam ve Tango: İki Koreli Arası Bir Türk…

Cuma ~ Mayıs 05, 2009 by admin Posted in Cumhuriyet Yazıları

Yansımalar / Şefik Kahramankaptan / 8 Mayıs 2009

rgokmen-kadir-okurer-ve-egunay-kucuk-resim yasam-ve-tango-ana-resim koreli-koreograf-soon-selamda-kucuk-resim

Bale’de Yaşam ve Tango:
İki Koreli Arası Bir Türk…

Operada her yeni yapıtın sahnelenişinden birkaç gün önce bir basın toplantısıyla bilgi verilmesi âdettendir. Bu toplantılara genellikle sanat alanında görevlendirilmiş az sayıda muhabir ya gelir, ya gelmez! Dünya Dans Günü öncesi de Yaşam ve Tango adlı yeni baleyle ilgili böyle bir toplantı düzenlendi. Ayrıca New York’taki Gençlik Bale Yarışması’nda dünya ikinciliğini elde eden, henüz lisans öğrencisi baletimiz Kadir Okurer tanıtılacak, ayrıca Birim Dans Tiyatrosu’nun “resmen” kuruluşunun birinci yılı kutlanacaktı.
Operanın fuayesinden içeri girince şaşkınlıktan âdeta küçük dilimi yutacaktım! Bir yığın kamera, çok sayıda muhabir bekleşip duruyordu. Kendi kendime sâfiyâne biçimde “ Şükürler olsun, basın nihayet Kadir’in dünya ikinciliğini önemsemiş de gelmiş” diye düşündüm! Yanılmışım! Meğer Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, bir sürpriz yaparak bu toplantıya katılmayı ve Kadir’i orada bizzat kutlamayı kararlaştırmış. Gelen kamera-muhabir ordusu da hiç yanıt vermeyeceği belli olan “kabine revizyonu” konusunda soru sormak için gelmişler!
Neyse bu durum Kadir’e ve baleye yaradı, Günay’ın Kadir’in elde ettiği derece ve Dünya Dans Günü konusunda yaptığı güzel konuşmayı çekip kaydetmek zorunda kaldılar! Fuayede de, bale sanatçılarının çalışmalar sırasında çektiği fotoğraflarla düzenlenmiş bir sergi vardı. Bakan bunları da “can gözüyle” inceledi. Ben de, kendi kendime “Sayısal teknoloji, sen nelere kâdirsin!”demekten kendimi alamadım. Özellikle de, başbalerina Arzu Dirin Kıran’ın ve eşi Volkan Kıran’la İlknur Okan Erdir ve Ahu Savan An’ın çektiklerini beğendim. Ertesi gece Yaşam ve Tango’nun prömiyerinde buluşmak üzere sözleşip ayrıldık. Ertesi sabah gelen dokuz şehit haberi ve başka gelişmeler nedeniyle Günay’la değil ama, sabah kendisine düzenlenen suikastten şans eseri kurtulan Hikmet Sami Türk’le buluştuk. Sanki sabah büyük tehlikeyi o atlatmamış gibi, sükûnet içinde eşiyle birlikte temsili izlemeye gelmişti. Dünya Dans Günü evrensel bildirgesini, balecilerin “ablası” Neyran Fişek, ulusal bildiriyi de genç Kadir okudu.
Yaşam ve Tango’ya gelince, tüm klasik bale topluluklarının senede bir kez “modern” çalışıp değişik vücut hareketlerini yapmaya, kafalarını boşaltmaya ve hâttâ biraz kendilerini de eğlendirmeye ihtiyaçları vardır. Bu benim kişisel düşüncem, itiraz edenler çıkabilir! Ankara Balesi’nin yeni yapıtında bu ihtiyaç karşılanıyor. Üç perdede birer modern bale var. Birinci ve üçüncü yapıt Koreli koreograf Young Soon Hue-Simon’a, ikinci yapıt ise Beyhan Murphy’ye ait.
“Sahne Arkası” adını taşıyan ilk yapıtta, bir bale sahnesinin temsile hazırlanışı ortamı içinde bir “dans tiyatrosu” uygulanıyor. Batı müziği ile davullu bir Kore müziği sırayla kullanılarak nabız elde edilmeye çalışılmış. Dansçılar hem tiyatro oynuyor, arada dans ediyor, ayrıca konuşuyorlar da! Konuşmalar, seslenmeler zayıf kalıyor, belki de diksiyon, tonlama gibi dersleri görmediklerinden…Hafif bir iş “Sahne Arkası”, olsa olsa dinleyiciye ışıkların nasıl inip kalktığını görme olanağı veriyor!
“Aheste Beste” adlı koreografi, bir dönem Modern Dans Topluluğu’nun yöneticisi olarak yaptığı değişik modern koreografi ve dans tiyatrolarıyla Ankara izleyicisinin belleğinde iz bırakmış olan Beyhan Murphy’ye aitti. Birkaç yıldır İstanbul’da çalışan Beyhan Murphy, yapacağı işe güzel, çekici bir isim bulmakta, popüler ya da alaturka bir müzik bulup kullanmakta mâhirdir. Bu kez R. Halil Derviş’in şiirinden esinlenerek yapıtının adını koymuş, bölümlere de gene kimileri şiirden alınmış, “akışkan, değişken, iletken” gibi adlar vermiş. Müzik olarak da bir sokak klarnetçisinin alaturka ezgilerini seçmiş. Doğrusu Murphy’nin geçmişteki kaliteli işlerini bilen bir izleyici olarak Aheste Beste’den pek keyif aldığımı söyleyemeyeceğim. 37 dakika yerine, belki 20 dakikada daha sıkıştırılmış, öz-biçim ilişkisi kuvvetli bir çalışma düşünülebilirdi.
“Bu Senin Hayatın”a gelince, Koreli koreografın tango müziğini, komedi ve toplumsal eleştiri çerçevesinde değerlendirdiği bir çalışma. Devlet Tiyatroları’ndan Sabri Özmener’in başarılı sunuculuğuyla, günümüz televizyon yarışma programlarındaki açılışları andıran bir tiyatro girişiyle başlayan yapıtın Astor Piazzola ve Jacobo Gade’in tango müziklerinin canlı seslendirilmesi eşliğinde sergilenmesi, çekiciliğini arttırıyor. Tangonun popülaritesinin kullanıldığı, stilize tango figürlerinin çağdaş dansla karıştırılması sonucu elde edilen sunuş, Nursun Ünlü’nün öz-biçim ilişkisini iyi yakalamış giysi tasarımıyla da bütünleşince dinlenebilir-izlenebilir nitelik kazanıyor. Orkestranın başkemancısı Tayfun Bozok ve çellist Ayşegül Duran’ın temiz icraları ve İstanbulda yaşayan Arjantinli bandoneoncu Gustavo Battistessa’nın yalın yaklaşımıyla güzel bir tango tınısı yakalanmıştı.
Dansçılarla ilgili bir kaç söz etmeden de geçmeyelim. Elif Fırat ve Arzu Kıran’ın sakatlık-sağlık sorunlarını atlatıp sahneye zımba gibi dönüş yaptıklarını görmek güzel. Sanem Ergüler gene formda, Özge Başaran modern dansta da iyi klasik eğitimiyle yeteneğini birleştirerek zerafet gösterisi yapıyor âdeta. Erkeklerde Cankat Özer ile Burak Kayıhan dikkati çeken genç dansçılar. Deneyimli Serhat Güdül herzamanki gibi sempatik ve becerikli. Bahri Gürcan ise 38 yaşına karşın başbalet olarak ister klasik, ister modern daha üç-dört yıl tahtını koruyacak form düzeyinde görünüyor. Hakan Odabaşı ise, 40′a dayanan yaşından beklenmeyecek biçimde koruduğu formuna, bu kez, “efemine kuaför” tiplemesindeki tiyatro başarısını da ekledi. Tango ve Yaşam, hoşca vakit geçirmek isteyenler için elverişli bir gösteri, özellikle de tangoseverler için…

No Comments

Çocuk Solistlerimiz, Büyüyüp de Küçülmüş Gibi…

Cuma ~ Mayıs 05, 2009 by admin Posted in Cumhuriyet Yazıları

Yansımalar / Şefik Kahramankaptan / 1 Mayıs 2009

bilkentli-cocuk-solistler-hocalariyla-sahnede berfin-aksu-melvan-mecid-merve-birbir-alican-suner
Çocuk Solistlerimiz, Büyüyüp de Küçülmüş Gibi…
Ulusal bayramları “tâtil” olarak algılayıp uzunluğuna göre bir gezi programı yapmak âdet oldu. Ama benim hiç tâtil programlamadığım bir bayram var. Atatürk’ün çocuklara adadığı Ulusal Egemenlik Bayramı’nı her yıl âdeta iple çekiyorum, çünkü yetişmekte olan müzisyen çocuklarımızın durumlarını gözlemek, yenilerini tanımak olanağı buluyorum. Ailelerinin ve kurumların olanaklarıyla kendilerini hızla geliştiren çocuklarımızı gördükçe, erken Cumhuriyet döneminin Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel’in önünde mandolin çalan küçük Köy Enstitüsü öğrencisinin, bağlama, keman, akordeon çalan köy kızlarının, bir numara traşlı erkek çocukların sararmış fotoğrafları gözümün önüne geliyor hep… Sistem devam edebilseydi, müziği bilen, en az bir enstrüman çalan kimbilir ne çok öğretmenimiz ve yetişkin meslek sahipleri olacaktı kimbilir!
ko-hasan-ali-mandolin-2 ko-kemanci-kiz ko-uc-kemanci-2
CSO birkaç yıldır 23 Nisan’ı Doğuş Çocuk Senfoni Orkestrası’yla birlikte kutluyor. Bu yıl aynı gün üç saat arayla iki konser birden yaptılar. İşin keyfini çıkarmak için daha çok küçük dinleyicilere ayrılmış olana gittim. Arı kovanı gibiydi salon. Balbay’ın kızı Yağmur da burada olsa keşke diye düşünmekten kendimi alamadım.
Birinci bölümde Rengim Gökmen yönetimindeki CSO eşliğinde dört çocuk solistimizi dinledik. 13 yaşındaki Elman Mecid marimbada Hasan Rızayev’in Scherzo’sunda vurma çalgılar alanında yeteneğini gösterdi, “Baba mesleğidir, armut dibine düşüyor” diye düşündüm. 11 yaşındaki kemancı Berfin Aksu, yaşının üzerinde bir yapıtı, H.W.Ernst’in Othello fantazisini başarıyla seslendirdi, hızla ilerlemekte olması sevindirici. İki Bilkentliden sonra Trakya Üniversitesi Konservatuvarı’ndan 12 yaşındaki Merve Birbir, geçen yıl Mersin’de kazandığı birinciliğin raslantı olmadığını gösterdi, gelişme yolunda temiz bir Mendelssohn konçerto çaldı. Ardından artık “ağabey” olan 17 yaşındaki Alican Süner , hünerini Paganini’nin Re Majör konçertosunda gösterdi, teknik kolaylıklarını ve müzikalitesini sergiledi.
İkinci yarı Disney stüdyolarının film müziklerinin orkestrasyonlarına ayrılmıştı. Doğuş Çocuk Senfoni Orkestrası, başkemancı Hasan Gökçe Yorgun önderliğinde sahneye çıkarken yeni yüzler gördüm. Bilkentli çello öğrencileri Elif Ünlüsoy, Deniz Tozar ve Cansın Kara’yı farkettim. İkinci yarı başlamadan Doğuş yöneticisi Deniz Bayel Feyizoğlu, “Çocuklara bir sürprizimiz olacak” demişti. Murat Göksu, salondaki çocuklarla söyleşi halinde Walt Disney programını anlatırken, “sürpriz” de ete kemiğe bürünmüş bir “Miki Fare” olarak içeriye girdi.
Doğuş Çocuk Senfoni Orkestrası’nın, düzenlediği seçmeler, çalışma-prova kampları ve iç-dış turnelerle küçük müzik öğrencileri için çok büyük olanak yarattığını, Bursa merkezli Ulusal Gençlik Senfoni Orkestrası’yla birlikte önemli bir işlev gördüğünü vurgulamakta yarar var. Doğuş’ta sanatsal sorumluluk şef Rengim Gökmen ile yardımcıları Oğuzhan Kavruk ve Hasan Tura’da. Yönetsel işler ise, velilerin içini rahat ettirecek profesyonel bir ekiple yürütülüyor. Bu önemli kültürel yatırımın uzun ömürlü olması dileğimizdir.

BİLKENT’TE KÜÇÜK SOLİSTLER RESMİGEÇİDİ
Kendi yetiştirmekte olduğu öğrencilere, deneyim olanağı tanıyarak onlara sahne açan Bilkent Senfoni Orkestrası’yla da bu yıl yeni çocuklar solist olarak çaldı. Şef Işın Metin yönetimindeki orkestrada, çocukların hocalarının yer almadığını gördüm, baktım topluca kenarda oturuyorlar. İrina Nikotina’nın öğrencisi 15 yaşındaki kemancı Deniz Uysal Sarasate’nin “Giriş ve Tarantelle”sini seslendirdi. Ardından Cem Akçora’nın öğrencisi 15 yaşındaki Şölen Doğdu Mozart Korno Konçertosundan Allegro bölümünü çalarak kadın kornocular kervanına katılmaya aday olduğunu gösterdi. Adilhoca Aziz’in öğrencisi 13 yaşındaki Safure Ahundzade Vieuxtemps Keman Konçertosu’nda yaşından büyük işler yaptı. Ardından Gülnara Aziz’in öğrencisi, az önce balkonun fuayesinde koşuşturan, 11.5 yaşındaki Görkem Cenk Barçın piyanonun başına oturup Haydn Re majör konçertonun Rondo’sunu sanki yılların piyanisti edâsıyla çalıverdi!
Aydın Mecid’in öğrencisi 13 yaşındaki marimbacı Oğuz Akbaş orkestra ve marimba düzenlemesini CSO üyesi Hakan Yağuş’un yaptığı Herbert’in Oyuncakların Marşı’nda hocasını mahçup etmedi. Ardından Sardor Rasulov’un öğrencisi 14 yaşındaki İrem İlayda Canduran Haydn Do majör konçertonun birinci bölümünde olumlu yönde geliştiğini gösterdi. Son olarak Rasim Bağırov’un öğrencisi 9 yaşındaki Elif Ece Cansever, Bizet’den Carmen fantezi düzenlemesini soğukkanlılıkla seslendirdi. Çocukların hepsi sahneye geldi, baktım Işın Metin küçük Elif’in kulağına birşeyler söylüyor! Elif sahneden inip hocalarını yukarı davet etti. Alkış, kıyamet! Tam bir “bayram yeri”ydi Bilkent salonu…
Burada piyano hocası Gülnara Aziz’i özel olarak kutlamak istiyorum. Çünkü Mersin’de yapılan Kamuran Gündemir Piyano Yarışması’nda 16-28 yaş kategorisinde öğrencilerinden Salihcan Gevrek kendinden büyükleri sollayıp birinci, küçükler kategorisinde de Yener Gökbudak ikinci oldu.
İKİ PARLAK ÇOCUK: BAHAR VE DOĞUŞ
Aklım İzmir’de kalmıştı. Geçen yılın Ankara solistleri gitarist Bahar Türker ile çellist Doğuş Ergin, belediyenin yaptırdığı yeni Ahmet Adnan Saygun Salonu’nda Ali Hoca yönetimindeki İzmir Devlet Senfoni Orkestrası eşliğinde çalacaklardı. Hafta sonunda TRT-2 “Konser Salonları”ndan programında bu konseri verince merakımı giderme fırsatı doğdu. Bilkent’te Kağan Korad’ın öğrencisi olan 15 yaşındaki Bahar Türker, Rodrigo’nun “Bir Asilzade için Fantezi’sini büyük duyarlılıkla seslendirdi. Geçen yılki Vivaldi’den bu yana nasıl ilerlediğini, ayrıca sahne heyecanınını da üzerinden attığını gösterdi. Ardından gene Bilkent’ten Gara Aliyev’in öğrencisi 16 yaşındaki Doğuş Ergin, Haydn’ın Do Majör konçertosunun tamamını, adeta yetişkin bir solist gibi seslendirmeye başladı. Tam bu sırada telefon çaldı. Karşımdaki ses, rahmetli Can Yücel’in ikizi, değerli büyüğüm, dostum Canan Yücel Eronat’tı. 80′i aşkın yaşına karşın tatlılığını yitirmeyen soprano sesiyle “Hemen ikinci kanalı açın, küçük bir çocuğumuz mükemmel Haydn konçerto çalıyor, çok heyecanlandım, hemen sizi aradım” diyordu. “Salona adı verilen Saygun’un ruhu şâd olmuştur” diye düşündüm. Bakalım Doğuş, Saygun çello konçertosunu ne zaman çalışıp hazırlayacak?
Ülkedeki nice tatsızlığa karşın, Ulusal Egemenlik Bayramı’nı, gelecek için umut veren çocuklarımızla içimizi ısıtarak kutlamanın hazzını tadabildiğim için mutluluk duydum. Çalışkan çocuklarımıza, özenli hocalarına, onlara fırsat yaratan orkestralara binlerce teşekkür… Başta sanat emekçileri olmak üzere, tüm emekçilerin “1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü” kutlu olsun…

No Comments

8