Müzik Devrimcisi Hocabey’in Ardından…
Salı ~ Mart 03, 2010 by admin Posted in Cumhuriyet Yazıları
Yansımalar / Şefik Kahramankaptan, 5 Mart 2010 Müzik Devrimcisi Hocabey’in Ardından… Seveni, sevmeyeni, herkes “hakkını teslim ederek”, İhsan Doğramacı’nın (1915 – 2010) ardından rahmet diliyor. Onun ardından yazmak benim için önemli bir görev, çünkü Hocabey, tam herşey tavsamaya başlamış, bazı kazanımlar yitirilmişken, Atatürk’ün müzik devriminin ikinci hamlesini yaptırmış bir müzik devrimcisiydi. Üstelik, devrim adımlarını atarken, pek çok kişi onu ve yapmak istediklerini anlamamış, bu hamleyi engellemeye, Hocabey’e “gerici” damgasını vurmaya çalışmıştı. Acaba eldeki birkaç konservatuvar, siyasetçilerin egemenliğinde, bir bakanlığa, bir genel müdürlüğe bağlı kalsaydı, bugün Türkiye’de yurt genelindeki üniversite ve yüksek okullara yayılmış müzik öğretim kurumları olabilir miydi? Bugünlerde “yargısıyla meşhur” Erzurum’da bir laboratuar lisede Bilkent Senfoni Orkestrası, her ay dünyaca ünlü solistlerle konser verebilir miydi? BSO’nun dört yıl genel müzik direktörlüğünü yapan Bulgar şef-besteci Emil Tabakov, 92. doğumgünü töreni için Doğramacı’ya ithafen bir “Happy Birthday Uvertürü” bestelemiş ve kendi yönetiminde seslendirmişti.
Rastlantıya bakın, en sevdiği besteci olan F. Chopin’in 200. doğum yılında yitirdik Hocabey’i… Biz de onu Chopin’in pek sevdiği “büyük polonez”iyle uğurladık sonsuzluğa… Bilkent’teki sahnede, katafalkın hemen yanına yerleştirilmiş olan piyanoda, hep koruyup kolladığı, manevi kızı, kendisine “İhsan Amca” diye hitap eden Gülsin Onay seslendirdi parçanın en karakteristik bölümünü… Gülsin Onay, bu Chopin polonezini, Hocabey’in 3 Nisandaki doğum günlerinde çalardı. Bunun açıklamasını bir sohbetimizde şöyle yapmıştı:
“ Bir filmden etkilenmiş galiba… Vasiyet olarak ‘ Bunu 40. günümde çalacaksın’ dedi. Ben de ‘Tabii yaparım ama önce sizin 70-75-100-105 gibi doğumgünlerinizde çalarım’ dedim. Beş senede bir diye başladık sonra her doğum gününde çalar olduk.”
Aslında Doğramacı’nın daha uzun yaşayacağını düşünüyordum. Yıllar önce, Azerbaycan Cumhurbaşkanı rahmetli Haydar Aliyev, Hocabey’in doğumgünü için Bakû’da bir toplantı ve kutlama düzenlemişti. Ankara’ya döndükten sonra, sanat yapıtlarıyla bezeli “müzeev”inde bir öğle yemeğinde bu kutlamanın filmini gösterdiğinde, “Hocam, ‘dalya’ dediğinizi de göreceğimizi ummak istiyorum” dileğime, dudağında hoş bir tebessümle “Dur hele bakalım” yanıtını verdiğinde 80′li yaşlarındaydı.
Doğumgünleri deyince, Hocabey’in 80. yaşgünündeki konser de unutamadıklarımdandır.
Ogün Bilkent’teki ‘A. Adnan Saygun Müzik Araştırma ve Kültür Merkezi’nin açılışı yapılmıştı. Akşam, Gürer Aykal yönetimindeki orkestra Saygun’un, 75. yaşgününde Doğramacı’ya ithaf ettiği “Orkestra Çeşitlemeleri”ni seslendirmişti. Şef Aykal da, konser sonunda kendisine sunulan buketi eğilip ön sırada özel koltukta, devlet eski bakanı Ekrem Ceyhun’un yanında oturmakta olan Adnan Saygun’un eşi Nilüfer Saygun’un kucağına bırakıyordu.
Saygun’un kalıtını Bilkent’e bırakmış olması boşuna değildir…Doğramacı ile Saygun arasındaki ilişki ve karşılıklı sevgi bir betikle başlamıştı. Yıllarca konservatuarlarda etnomüzikoloji bölümü açılmasını istiyen Saygun, 1980 sonrası Doğramacı YÖK başkanıyken bir mektup yazarak, 40 yıllık isteğini bir de Hocabey’e aktarmıştı. Doğramacı kalkıp Saygun’u evinde ziyaret ederek konuyu dinlemiş ve bölümün açılmasını sağlamıştı. 25 Aralık 1989’da Saygun’un Doğramacı’ya yazdığı yeni yıl tebrik mektubu şu cümleyle başlıyordu: “Memleketimizin gittikçe çoraklaşan sanat ve musiki toprağında sizin ellerinizle yeni bir ümid kaynağı fışkırmış oldu…” Bu cümleyle Bilkent MSSF’ni kasteden Saygun bu kaynağın “yemyeşil bir vaha” haline geleceğini hayalinde yaşatmak istediğini belirtiyordu. Yaşasaydı hayalinin gerçekleştiğini görecekti. Saygun 1991’de ölmeden önceki son eseri olan Opus 76 piyano sonatını da titrek el yazısıyla “İhsan Bey, sizi çok seviyorum” diye başlayan bir kısa mektupla Doğramacı’ya ithaf etmişti.
Söz ithaflardan açılmışken, Hocabey’e adanmış müzik yapıtları Saygun’kilerle sınırlı değildir. Özellikle Nazım Hikmet’ten esinlenerek pek çok beste yapmış Azerî besteci Arif Melikov, 7. Senfonisi’ni Hocabey’e ithaf etmiş ve bu yapıt, onaltı yıl önce Bilkent Konser Salonu’nun resmî açılışında BSO tarafından seslendirilmişti.
Değerli bestecimiz Muammer Sun’un da Doğramacı’ya “Yurt Renkleri” başlıklı piyano müziğinin 4. Defter’inden “Hüzün” adlı parçayı adadığını biliyoruz. Bu satırları yazarken parçayı, Hande Dalkılıç’ın piyanosundan dinleyerek hüzünlendim.
Rastlantıya bakın, uygar, laik bir müslüman olan Hocabey’in öldüğü gün Hicri takvime göre Mevlid Kandili’ydi… Son telefon konuşmalarımızdan birini, Bilkent’te babasının vasiyetini yerine getirerek inşa ettirdiği Doğramacızade Ali Paşa Camii’yle ilgili yapmıştık. Açılışa az kalmıştı, mimar dostumuz Erkut Şahinbaş’la camiyi geziyorduk, Hocabey bilgi almak için telefonla aradığında mimarımız, “Şefik Beyle camiyi geziyoruz” deyince “Ver hemen bana” demiş. Önce, yerleşkenin içinde ayrı bir bölümde minik birer kilise ile havranın da yer alması konusundaki düşüncelerimi sormuştu, sonra da esas camiyi nasıl bulduğumu…
“Hocam” demiştim, “İçerisi hep akçaağaç kaplanmış, en iyi akustik malzeme. Burada Bilkent Yaylı Çalgılar Dörtlüsü, Saygun yaylı dördüllerinin mistik bölümlerini icra etse çok görkemli olur!” Bunu duyar duymaz “Yaşşa” deyişi hâlâ kulaklarımda… Ama ne yazık ki, çok benimsediği bu öneri , minik kilise ve havranın resmen ibadete açılışı gibi, Türkiye’nin genel ortamının etkisiyle sağlığında gerçekleşemedi. Önümüzdeki yıllar ne gösterir bilinmez.
Ailesinden intikal eden petrol zenginliğini ve babasının olumlu öğütlerini, güçlü belleği, zekâsı, iyi eğitimini çalışkanlığı, örgütlenme ve devletten yararlanma konusundaki olağanüstü becerisiyle birleştirerek, Hacettepe’yi, vakıfları, vakıf şirketlerini ve Türkiye’nin ilk özel üniversitesi Bilkent’i kuran Kerküklü Hocabey, insanın ölünce ışığa kavuşacağını söylerdi. Işıklar içinde yatsın.
Bir taziye de değerli dostum Yüksel Öztan hoca için… Türkiye’ye çağdaş peyzaj anlayışını kazandıran, nice iyi peyzaj mimarı yetiştiren, özverili eğitimci ve uygulamacı Prof. Dr. Yüksel Öztan’ı da geçen hafta yitirdik. Düşünüyorum da, gözü arkada gitti. Atatürk Kültür Merkezi, hipodrom alanı için yaptığı peyzaj düzenleme projesi, milli komitece kabul edilmesine karşın, sonraki anlayışın savsaklaması,o alanın yapısı değiştirmeye çalışması nedeniyle gerçekleşemedi. Yetmezlik çeken kalbi, uykusunda onu terketti.
Gözümün önüne hep yaptığı güzel bahçelerin içinde gelecek Yüksel Hoca, o da çiçekler içinde yatsın…
Ya Eğlence ve Magazin Dünyası Olmasaydı?
Cuma ~ Şubat 02, 2010 by admin Posted in Cumhuriyet Yazıları
Yansımalar / Şefik Kahramankaptan, 26 Şubat 2010 Ya Eğlence ve Magazin Dünyası Olmasaydı? İZMİR’DE BAŞARILI ŞANCILAR OPERAYA ALIŞTIRMA GAYRETİ
Lizbon’daki büyük stadyumu yaptırtan, 1933-1974 arasında tam 31 yıl iktidarını sürdüren Portekiz’in faşist diktatörü Salazar, “Futbol olmasaydı ülkeyi yönetemezdim” itirafında bulunmuştu. Mevlana’nın evrenselleşmesini konu alan Çağrı balesinin prömiyeri için gittiğim Samsun’da, TV’de halkoyuyla seçilmiş Başbakan’ın “sanatçı”lara söylevini dinlerken, bu ünlü itiraf aklıma geldi. Bizimkiler de rahatlıkla “Eğlence ve magazin olmasaydı, ülkeyi zor idare ederdim!” diyebilirler!
Masanın etrafında “sanatçı” titriyle oturtulanlara bakıyorum, çoğu eğlence-şov dünyasının şarkıcıları, türkücüleri, dizi oyuncuları, magazin basınının aşklarını, cinsel yaşamlarını, giydiklerini, yiyip içtiklerini tefrika ettiği insanlar! İçlerinde “sanatçı” titrini gerçekten haketmiş olanları, yüreklice bazı ülke gerçeklerini ortaya koyabilenleri tenzih ederim ama çoğunluk bu! Hâttâ, “sanatçı” denildiği için, yaşam tarzları ve sunumları nedeniyle halkımızın sanatı-sanatçılığı “kötü” bir şey zannetmesine neden olanlar bile var! Ama, masanın etrafında nedense, uluslararası alanda başarılara imza atan, gazino – tv eğlendiricisi evresini geçerek çoktan “sanatçı” nitelendirmesini haketmiş bir icracımızı, bestecimizi, ressamımızı, yönetmenimizi, sanat kurumu yöneticimizi göremedim. Belkide kamera herkesi yeterince göstermedi! Herhalde “zihniyet” böyle bir seçimi gerektiriyor! Sayın Başbakan bu tür toplantıları sürdürecekmiş, bakalım sonrakilerde kimleri göreceğiz?
Geçen hafta Hırvatistan’ın Cumhurbaşkanı olarak bir klasik müzik bestecisi – hukukçuyu seçtiğini sizlere duyurmuştum. Bu haftaki yazıya da “bizden” bir saptamayla başlamış oldum. Oysa, size İzmir ve Ankara’da sahnelenmeye başlanan iki operadan söz edecektim.

Sahne sanatlarında, bazen yaratıcı kadrolar gözlerini kendi dünyalarına çevirerek tiyatro yaşamı, sanatçıların toplumla ilişkileri gibi konulara eğilmişlerdir. İzmir’de, dünya prömiyerinden 108, Ankara’daki Türkiye prömiyerinden 35 yıl sonra sahnelenmeye başlanan, librettosu Arturo Colauttu tarafından kaleme alınmış, Francesco Cilea’nın “Adriana Lecouvreur” operasının temel konusu aslında “aşkın insanlara neler yaptırtabildiği”dir. Operaya adını veren şarkıcının, kendini gizleyen bir asilzadeye olan aşkı, aynı adamın maşuku bir başka asil kadının da aşkı için cinayeti göze alışının öyküsü…
Yapıtı, geçmiş operalarını yalın bir dille ele alarak dikkatin oyunculuk ve müzik üzerinde yoğunlaşmasını sağlayan tarzıyla öne çıkan Aytaç Manizade sahneye koymuş. Rusalka’da da birlikte çalıştığı, Tayfun Çebi ekolünün genç sürdürümcüsü Çağda Çitkaya’nın, rejisörün anlayışı doğrultusunda yaptığı, her perdeyi, diğerinden simgeselci yaklaşımla ayırdığı yalın tasarımı başarılı buldum. Başka rejisörlerinin Elhamra sahnesi için“burada olmaz” diye uygulamaktan kaçındığı projeksiyon kullanımı bile Manizade-Çitkaya ikilisince uygulanmıştı. Müfit Özbek’in temiz ışığıyla, dört perdelik öykü
“Adriana Lecouvreur” tam bir “solistik opera”. Cilea’nın yer yer Puccini’yi andıran tarzı, “light motif”leri ustalıkla kullanışı, dramanın iyi hissedilmesini sağlayan lirik ve derinlikli müziği, şef Tulio Gagliardo Varas yönetimindeki orkestra tarafından mükemmel icra edildi. “Adriana Lecouvreur” tam bir “solistik opera”. Türkiye’nin önde gelen, en kaliteli sopranolarından biri olarak gördüğüm Birgül Su Ariç, deyim yerindeyse hârikalar yarattı. İzmir’in kıdemli tenoru Aydın Uştuk, kendine özgü rengi olan sesi ve tekniğine, sahne becerisi ve deneyimini ekleyerek ana ikiliyi tamamladı. Deneyimli bariton Gökhan Koç, canlandırdığı, gizli aşkı ile baba sevgisi arasında bocalayan karakterde, hem sahne, hem ses olarak Ariç-Uştuk ikilisince yakalanan düzeyi pekiştirdi. Aşkın canavarlaştırdığı prenseste, İstanbul’un genç mezzosu Sitare Çelebi, tıpkı Aida-Amneris’te olduğu gibi başarılı bir ses ve tiplemeyle geleceğin olgun mezzosunun işaretlerini gönderdi. Tenor Hüseyin Genç ve basbariton Erdem Akyüz, yardakçı ile prens tiplemelerine gayet iyi oturmuşlardı. Yapıtta sadece Şenay Sönmez’in koreografisiyle yerleştirilen baleyi fazla abartılı bularak yadırgadım. Gülay Korkut’un giysi tasarımı, dansçılar dışında, hem dönemin pastel renkler ve abartısız çizgilerle stilize edilerek yansıtılması, hem de oyuncuların hareket yeteneklerini engellememesi açısından başarılıydı. İzmir dinleyicisi prömiyer akşamı uzun alkışlarla yaratıcı ve icracı kadroyu ödüllendirdi.
Ankara’da sahnelenen “Tiyatrodaki Entrikalar” ise tümüyle tiyatroda geçen, benim Türkçe isim olarak “Sanatçı Kaprisi”ni daha uygun gördüğüm, tüm dünyada Viva La Mamma olarak bilinen Geatona Donizetti’nin komik operası… Bilinen, tanınan adıyla sergilenebilmesi için, edisyonu elinde bulunduran yabancı şirketin eski hesapları da işin içine katarak büyük bir meblağ istemesi nedeniyle, notalar bir başka edisyondan sağlanınca, yapıt “Tiyatrodaki Entrikalar” adıyla sergilendi.
Yoğun ve derinlikli operalardan hoşlananlara çok “hafif” gelecek, daha opera izlemeye yeni başlayanları ise çekebilecek, gülünçlü bir yapıt. Operanın yeni izleyici kazanması için, ağır klasiklerin yanısıra repertuarı bu tür yapıtlarla renklendirmenin gereği yerine getiriliyor. Ne yazık ki İtalyan rejisörler
Alberto Paloscia ile Sergio Licursi’nin ortaya iyi bir iş çıkardığını söylemek mümkün değil. Şarkılar İtalyanca özgün librettoya göre söylenirken, konuşmaların Türkçe oynanması, bizimkilerin araya sıkıştırdığı “tuluat”larla dinleyici yapıttan eğlenmiş olarak ayrılıyor.
Yapıtı, Alman şef Raoul Grüneis hazırladı, orkestradan elde edilen sonuç çok iyi, müzik keyifle dinleniyor. Komedi bağlamında bariton Arda Aktar, Agata Ana’da kadın kılığında sesine iyi oyunculuk ekleyerek, yapıtın başat ögesi oluyor. Öteki rollerde soprano Çiğdem Önol ve Sema Özer, tenor Murat Karahan, bariton Levent Akev ve Serhat Konukman görevlerini yapıyorlar.
Ankara DOB şimdi yaşayan ikinci kuşak bestecilerden Sabahattin Kalender’in (d. 1919) Cem Sultan operasını sergilemeye hazırlanıyor.
www.kahramankaptan.com
Hırvatistan’ın “Besteci Cumhurbaşkanı”na Ankara’dan Alkış…
Pazartesi ~ Şubat 02, 2010 by admin Posted in Cumhuriyet Yazıları
Yansımalar / Şefik Kahramankaptan, 19 Şubat 2010 Hırvatistan’ın “Besteci Cumhurbaşkanı”na Ankara’dan Alkış… Değerli dostum besteci Kamran İnce’den geçenlerde bir ileti aldım. Kendisine Hırvat Besteciler Derneği Genel Sekreteri Antun Tomislav Saban’ın “mutluluk ve gururla” notu düşerek gönderdiği duyuruyu bilgim için bana da iletiyordu. Okuyunca, sanki bir Hırvatmışım gibi, âdeta “zevkten dört köşe” oldum. Duyurunun içeriğini özetle de olsa, sizlerle paylaşmak istiyorum: CSO’YA ÖNERİYORUM MOSKOVA BAŞAR CAN’A YARAMIŞ

“ Sevgili arkadaşım ve besteci meslektaşım – aynı zamanda Hırvat Besteciler Derneği’nin benden önceki genel sekreteri- Dr. Ivo Josipoviç’in Hırvatistan cumhurbaşkanı seçildiğini sizlere zevkle duyuruyorum. Bir eğitim ve kültür insanını seçen, onu devlet başkanlığına getirilmiş ilk besteci yapan halkımla çok gurur duyuyorum. Bu Hırvatistan’dan dünyaya, özellikle de İvo’nun ülkemizi 2012 yılına dek tam üyeliğe götürme ayrıcalığını üstleneceği Avrupa Birliği’ne gönderilmiş çok güçlü bir iletidir. Kültür, sanat ve eğlence kesimlerinde çalışanlarımızın tümü, geleceğin Hırvatistan cumhurbaşkanının kişiliğinde güçlü bir savunucu ve destekçi bulacaklardır. Geçmişteki sanat, iş ve siyasal yaşamında İvo, Hırvatistan’da kültür, sanat, müzik ve yazar hakları adına büyük işler başardı. Devlet başkanı olarak da, bu alanlardaki desteğini yurt içinde ve yurt dışında sürdüreceğinden hiç kuşkum yok.”
Bilmem, sözü uzatmaya gerek var mı? Gözlerimin içine bakın, ne demek istediğimi anlarsınız!
Dr. Ivo Josipoviç 1957 Zagrep doğumlu, müzik ve hukuk eğitimini birlikte sürdürerek 1983 yılında Zagrep Müzik Akademisinden kompozisyon dalında derece alırken, aynı zamanda hukuk doktorası sahibi olmuş. Besteciliğini yanısıra, ceza hukuku ve uluslararası hukuk alanında Hırvatistan’ın önde gelen uzmanlarından. Çalışmalarının odağını savaş suçları ve insan hakları oluşturuyor. Zagrep Hukuk Fakültesi’nde profesör, altı yıldır da milletvekili… Sosyal Demokratların adayı olarak oyların yüzde 60. 3′ünü alan Josipoviç’in seçilince yaptığı konuşmayı bilgisunarda araştırdım. “Yeni adalet programını uygulama sözü veriyorum. Suç örgütleriyle mücadele önceliklerim arasında. Bu ülke emeğin ödüllendirilip suçun cezasını bulduğu bir ülke haline gelecek” demiş. Gel de alkışlama!
Beste çalışmaları arasında 50 dolayında orkestra, oda müziği solo ve şan yapıtı bulunuyor. Bunlardan bazıları Hırvatistan içinde ve ve uluslararası yarışmalarda ödüllendirilmiş. Önerim, öncelikle Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nadır. Hemen Hırvatistan Büyükelçiliği’yle temasa geçip, hem ülkenin üçüncü cumhurbaşkanını kutlamalı, hem de orkestra yapıtlarından örnekler istemeli, önümüzdeki sezonun programında da mutlaka bunlara yer vermelidir! CSO’nun daimi şefi Rengim Gökmen’in yöneteceği haftalardan birine yakışır, Josipoviç seslendirmesi… Ivo Josipoviç’in Türkiye’yi ziyareti sözkonusu olduğunda da, CSO bestecinin yapıtlarından birini mutlaka o hafta seslendirmelidir.
Küçüklüklerinden itibaren izlediğim gençlerin olumlu gelişimi bana büyük keyif veriyor. Geçen hafta, piyanist Başar Can Kıvrak’ı ( d.1985, Ankara) Çankaya Belediyesi ÇSM’nde verdiği resitalde dinledim ve “Moskova Başar Can’a yaramış” saptamasında bulundum…
Başar Can, Moskova’daki Çaykovski Konservatuvarı’nda kayıtlı dört Türk piyano öğrencisinden biri. Diğerleri de çok başarılı olduğunu duyduğum, birkaç yıldır dinleme fırsatı bulamadığım Özgür Ünaldı ile , Cem Babacan ve Kenan Tatlıcı… Özgür ile Başar Can, Bilkent MSSF’ni Gülnara Aziz’in öğrencisi olarak bitirdiler. Babacan Menekşe Akar’ın, Tatlıcı da Binnur Ekber’in HÜADK’nda piyano öğrencileriydi. Şimdi Çaykovski Konservatuvarı’nda kariyerlerini geliştirme, girdikleri programları tamamlamak için terliyorlar. Fazlaca gözlerden ırak olmamak için de, Türkiye’den gelen dinleti tekliflerine hep sıcak bakıyorlar. Nitekim Özgür, İstanbul’da AkSanat’ta, Başar Can, Ankara Radyosu Stüdyo Konseri ve ÇSM’nin yanısıra İzmir Sanat’ta da çaldı.
Sıkı bir program hazırlamıştı Başar Can… Beethoven ve Schumann’dan birer sonat, ardından Lizst ve Rahmaninov’dan ikişer etüd, arada da Chopin’den bir balad… Teknik konuları daha Türkiye’deyken çözmüş olan Başar Can’ın programını büyük bir disiplin ve soğukkanlılıkla seslendirmesi, gereksiz teatral gösterilerden uzak durması pek hoşuma gitti. Başarcan özellikle Beethoven 2 numaralı sonat ile Lizst ve Rahmaninov etüdlerde “olgun”, müzikal bir yorum sergiledi. Yanyana oturduğumuz önemli müzik eğitimcisi, kemancı Prof. Ali Uçan, Schumann’ın 2 numaralı sonatının sonunda “İşte bu..Bravo” diye zıpladı.
Bir de, salonu dolduran dinleyicilerden bazılarının plastik su şişelerini dinleti sırasında açmalarından doğan çıtırtılar, naylon kabanlarını vestiyere vermek yerine kucaklarında taşıyanların hareketlerinden doğan hışırtılar ve “profesyonel” makine kullanan fotoğrafçının bitip tükenmez obtüratör sesleri olmasaydı, kuşkusuz daha büyük keyif alacaktık bu dinletiden…
Bilkent’teki hocası Gülnara Aziz de dinleyiciler arasındaydı. “Moskova Başar Can’a yaramış” saptamamı aktardığımda “Hem de çook” diye ekledi… Gençlerin ilerlemesi, başarısı, ebeveynden itibaren tüm açık ve gizli katkı sahiplerinin göğsünü kabartıyor. Hepsinin bahtı açık olsun…
Oyum, Gönül Rahatlığıyla BAS Partisi’ne!
Cuma ~ Şubat 02, 2010 by admin Posted in Cumhuriyet Yazıları
Yansımalar / Şefik Kahramankaptan, 5 Şubat 2010 Oyum, Gönül Rahatlığıyla BAS Partisi’ne! Yok, yok meraklanmayın, politika yazmıyorum, ortalıkta seçim de yok! Ama “3 Bas Ses” konserini izledikten, bu yeni grubun oluşumunu biraz araştırdıktan sonra, yazıya bu başlığı atıverdim. Madem ki bizim üç bas, Ankara’dan Tuncay Kurtoğlu (d. 1970, Ankara), İstanbul’dan Zafer Erdaş (d.1968, Ordu) ve İzmir’den Tevfik Rodos (d.1967,Bingöl), operada yeni bir “açılım” yapıp, işi son derece ciddiye almalarına rağmen sunumlarını rahat ve esprili bir çerçeveye oturtma başarısını gösteriyorlar, bana da bu havaya uygun bir yazı kaleme almak düşer. BU NASIL BİR “PARTİ?” Örneğin, Tuncay Kurtoğlu’na ait olduğunu tahmin ettiğim şu tümceye bakın: “Valla kusura bakmayın ama ben bu cüsse ile öyle piyanissimo-fortissimo falan yapamıyorum..Olmuyooo..Dile kolay tam 140 kg. Olsa olsa piyanisSUMO-fortisSUMO!!!”. Oysa konserde pianissimoları da başarıyla yaptığını izledi dinleyici! Bir de “BAS Partisi” tüzüğü hazırlamışlar! İşte size “sol anahtarı”ndan başlayarak notalarla örülü espri yüklü tüzük maddelerinden birkaç örnek: “BAS PARTİSİ sol eğilimli bir partidir. Genellikle sol tarafta otururlar ve solda söylerler (Kendi içinde de solun solu (FA’cılar), solun 3 solu (RE’ciler) ve RE’nin bir sağı (Mİ’ciler) olmak üzere çeşitli küçük particiklere ayrılırlar!” “Diğer Partileri (Soprano partisi, tenor partisi, alto partisi vb.) kendi sınırları içinde komşu partiler olarak kabul eder ve SULH içinde bir arada tınlatmanın BAS lara verilen değerle mümkün olacağına inanır..” “Özellikle operalarda ve korolarda BASların bölünmez bütünlüğünü savunur..” “Operalardaki gelir dağılımını ve kadro yetersizliğini operalarımızın en önemli sosyo ekonomik sorunu olarak görür…Özelikle ve özellikle sergilenen büyük eserlerde (Wagner)bitmek bilmeyen geniş ölçekli aryaların (AngARYA) ve bu aryaları sağsalim söylebilmek için gerekli olan enerjiyi sağlayacak olan (BatARYA) sistemlerin temini için gerekli olan teşviğin verilmesini şiddetle savunur..” “Telif Haklarının savunucusudur.. Özellikle iyi sergilenen oyunların TELİF haklarının besteciye, kötü geçen ve içine edilen eserlerin TELEF haklarının da BAS’ lara ödenmesini savunur.. Resim Heykel Müzesi salonunda, İzmir Operası’nın çalıştırıcılarından piyanist Cemile Cabbarova (d.1978, Bakû) eşliğinde verdikleri konserde, “3 Bas Ses” dinleyiciyi fethetti, emeklerinin karşılığını yoğun alkışla aldı. Piyanist Cabbarova, ünlü cazcı Azize’nin babası Vagıf Mustafazade’nin “Rüya” ve Tevfik Kuliyev’in “Kaytağı” adlı parçasında ülkesi Azerbaycan’ın renklerini taşıdı salona… Selman Ada’nın “Asla Unutmam” aryasında lisedaşım Kabataşlı Zafer Erdaş büyük alkış aldı. Tuncay Kurtoğlu, sadece İtalyan ve Rus operalarında değil, türkülerimize de volümlü sesi ve fiziğiyle ne denli yakıştığını gösterdi. Tevfik Rodos, Burada programa hemen bir eleştiri. Adnan Saygun’un Bozlak, Köroğlu düzenlemeleri aralarında bir Rus halk türküsünün de yer aldığı “Potpuri” adı altında sunuldu, bir bakıma bu akımı başlatan bestecimizin hakkı yenilmiş oldu, çünkü kitapçıkta adı geçmiyordu! Türküler bağımsız ve tam olarak söylendiğine göre, ayrı ayrı sunulmalı dinleyiciye…

Mâlum, aynı ses sınıfından şarkıcıların biraraya gelmesini “Üç Tenor” adı altında yıllar önce
Pavarotti-Domingo-Carreras üçlüsü başlatmıştı. Bizde de Üç tenor uygulamasını rahmetli Ömer Yılmaz ile İhsan Ekber, Şenol Talınlı başlatmışlardı. Son yıllarda ise Şenol Talınlı’ya Aykut Çınar ve Ayhan Uştuk’un katılımıyla bu konserler sürdürülüyor. Ama üç bas sesin birarada program yapması kimsenin aklına gelmemişti. Çünkü onların “parti”leri, genellikle dramatik, buyurgan, ürkütücü partilerdir. Operalarda hep kral, korsan, baba, rahip, şeytan, katil türü rollerde boy gösterirler. Yakışıklı genç prensler, gönülçelen çapkınlar hep tenorlardır!
Peki üç tenorun programı birbuçuk saat süreyle dinlenebiliyor da, üç bas sesinki dinlenmez mi? Bu soruya herkesin “Evet” yanıtını verebilmesi için titiz bir çalışmayla tüm bas repertuarını incelemiş, bazı yeni düzenlemeler yapmış, Türk ve Rus halk müziklerinden çokseslendirilmiş türkülere el atmış ve ortaya çiçek gibi bir program çıkarmışlar. Bas aralığında yer almalarına karşın ses renkleri farklı, bu da onlara özellikle “terzet”lerde, “düet”lerde bir farklılık yaratıyor. Arya olarak tek başına söyledikleri parçaları da, seslerinin renk ve özelliğini dikkate alarak seçmişler. “Bas” sözcüğünün sağladığı kelime oyunu olanaklarını kullanarak, el broşürüne hazırladıkları “Bas’ın Bildirisi” ile internet üzerinden elime geçen bir başka metin, olumlu gülmece anlayışlarının ve kendileriyle de dalga geçme yeteneğine sahip olduklarının göstergesi. 
Konserin dikkati çekici bir olumlu yanı da, mizansen ve reji olarak verimli, iyi işleyen, batmayan bir çalışmanın yapılmış, uygun giysilerin seçilmiş olmasıydı. Tahminim, bu işleri Tuncay Kurtoğlu’nun kotardığı yönünde. Geçen yıl Ankara’da Finli bariton Tom Krause ile yönetmen Eija Tolpo’nun ustalık sınıfında yorum, mimik ve sahne çalışmalarına katılmasının semerisini bu konserde görmüş olmalı. Belli ki, öğrendiklerini uygulamış.
Geliştirdikleri bu konsept için üç bassoyu gönülden kutluyor ve çalışmalarının uzun ömürlü olmasını diliyorum. Türkiye’yi özellikle türkü zenginliğiyle yurtdışında rahatlıkla temsil edecek, ilgi görebilecek bir çalışma. Ülke içinde ise, gidecekleri her ilde büyük ilgi toplayacaklarına hiç kuşku yok. Üç ayrı müdürlüğün elemanı olmalarına, operalarda rolleri bulunmasına karşın, genel müdürlüğün eşgüdümüyle her yıl değişik programlarla 15-20 konser verebilirler, vermeliler de… Hele bugünlerde, romans, lied türü repertuarı da araştırdıklarına göre, programları daha da zenginleşecek demektir. Bu arada İlhan Baran’ın hârika türkü düzenlemelerinin yer aldığı iki defteri incelemeyi de unutmamalılar.
Bilgisunardaki sitelerinden daha ayrıntılı bilgi edinilebilir: www.3basses.com
Beypazarı’nda Çağcıl Dayanışma, Ankara’da Duygusal Yorum…
Cuma ~ Şubat 02, 2010 by admin Posted in Cumhuriyet Yazıları
Yansımalar / Şefik Kahramankaptan, 5 Şubat 2010 Beypazarı’nda Çağcıl Dayanışma, Devran döndü, devir değişti! Madem devletten artık yeterince hayır yok, sivil toplum pek çok konuda kendi başının çaresine bakacak! Bunun için de konuşmayı bırakıp, iş yapmak lazım. Müzik eğitimi alanında bu anlamda en istikrarlı çalışmayı, uluslararası kemancımız Cihat Aşkın önderliğinde bir küçük grup gösteriyor. Dokuz yıl önce, özellikle de Anadolu’daki müzik okullarındaki eğitimcilerle temas kurarak, yetenekli öğrencilerin gelişimini hızlandırmak için atölye çalışmalarının örgütlendiği projenin adı, “Cihat Aşkın ve Küçük Arkadaşları”ydı. Kısaca CAKA’ya dönüştü. İlk kez bir “kış keman okulu”nu tarihsel dokusuyla Ankara’nın son yıllarda giderek turizm merkezlerinden biri haline dönüşen, ünlü viyolacımız Ruşen Güneş’in doğum yeri olan Beypazarı ilçesinde düzenlediler. Dört günlük çalışmanın sonundaki dinletiye davet alınca, iki saatlik yola kalkıp gidiverdim. HALKEVİ NASIL YENİLENDİ? CLARA’YA ÖYKÜNEN AYŞEDENİZ

Ankara’da Duygusal Yorum…
Onbir katılımcının beşi Adana’dan, birer öğrenci Mersin, Çorum, Denizli ve İstanbul’dan, Katre Bozoğlu ile Azra Berfin Eren de Ankara Bilkent’tendi. Bazıları güzel sanatlar lisesi öğrencisiydi. Çocukları çok mutlu gördüm, çünkü sadece keman çalışmamış adeta bir “kültür kampı” yaşamışlar, Beypazarı’ndaki iki müzeyi ziyaret etmişler, önemli mekânları görmüşlerdi. Mehru Ensarî’nin piyanosu eşliğinde, Cihat Aşkın ve Sevil Ulucan’la yaptıkları çalışmanın verimini Beypazarı Halkevi binasındaki dinletide sergilediler. başta bu etkinliğe büyük destek veren Belediye Başkanı Cengiz Özalp olmak üzere Kaymakam Hikmet Aydın ve ilçe sakinleriyle çocukların aileleri salonu doldurmuştu. Çocuklar tek tek birer parça seslendirdiler. Aşkın ve Ulucan da ustalıklarını sergilediler, sonunda ise Adana katılımcıları Beethoven’in Türk Marşı’nı, tüm katılımcılar da Sarı Gelin’i seslendirdiler. Aşkın’ın seslendirdiği Yalçın Tura’nın Üç Vals ile topluluğun Sarı Gelin’i büyük beğeni aldı. Halkın kulağına yakın gelen parçalara daha çok ilgi duyduğu gerçeği burada da kendini gösterdi.
Çalgı eğitiminde hocanın önemini hep vurgularız. Beypazarı’nda da Adana’dan gelen beş öğrencinin de farklı yaşlarda olmalarına karşın, yay tutuşu, iyi ton yakalama gibi ortak özellikler gösterdiğini görünce soruşturdum, hepsi Çukurova Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’nda Tataristan’dan gelmiş Daria Kainova’nın öğrencisiymiş… Nasıl Mersin’de Gürcü Lili Çumburidze’nin, Ankara’da Özbek Muhammedcan Turdiev’in öğrencileri hemen belli oluyorsa, demek ki Adana’da da bir değerli hoca işbaşında… 
CAKA’nın bu etkinliğininin eşgüdümünü İstanbul’da Tolga Gülen, Ankara’da Pelin Bozoğlu sağlamışlar. Ama iyi bir haber, dernekleşme kararı alıp uygulamaya geçilmesiydi. “Yıldız Eğitim ve Kültür Derneği”ni kurup, yaz-kış keman okulları ile öğrenci destekleyici çeşitli etkinlikleri bu çatı altında düzenleyecekleri haberini aldım. Aşkın ve arkadaşlarına başarılar diliyorum.
Bu arada değinmeden geçemeyeceğim bir bilgi, dinletinin yapıldığı Halkevi binasıyla ilgiliydi.
Belediye Başkanı Özalp’le, duvarlardaki tarihi fotoğraflara bakarak sohbet ederken, “Biliyor musunuz” dedi, “Bu binayı Deniz Baykal’a borçluyuz”… Bir an için şaşırdığımı görünce anlattı. 1936′da, tek parti döneminde CHP tarafından temeli atılıp 1937′de “Dedikodu yapma, spor yap!” sloganıyla açılmış olan Halkevi binası, 1950 sonrası yıpranmış ve metruk hale dönüşmüş! Önceki başkan Mansur Yavaş, binanın kullanılabilir hale getirilmesi için girişimlerde bulunmuş ve Deniz Baykal’a da başvurmuş. CHP’nin sağladığı finansmanla, eski taş bina restore edilip kullanıma açılmış. Beypazarı’nın önceki ve şimdiki başkanlarının MHP’li olduğunu anımsatarak bu “uygarlık dayanışması”na hayran kaldığımı vurgulamalıyım. Yerel yönetim-sivil toplum işbirliği konusunda da kış keman okulu bir örnek olay, umarım başına kim gelirse gelsin, yerel yönetim bu yaklaşımını sürdürür.

Madem çocuklarla başladık, kemandan piyanoya geçip “dünün çocuğu, bugünün genç kızı”yla devam edelim. Yanda göreceğiniz fotoğrafları özellikle kullandım. Birincisinde şef Ender Sakpınar’ı 2001 yılında yanında küçük bir çocukla görüyorsunuz, ikincisinde ise Clara Schumann saç tuvaletli genç bir piyanisti! Rastlantıya bakın ki CSO’daki konserin şefi, gene Ender Sakpınar’dı. Bilkent Müzik Lisesi’ni bitirdikten sonra lisans öğrenimini kazandığı bursların da desteğiyle ABD’nin en iyi müzik okul seçilen Eastman’da tamamlayan, ardından gene burslu olarak Londra’daki Kraliyet Müzik Akademisi’ne ünlü Christopher Elton’un master öğrencisi olarak kabul edilen Ayşedeniz Gökçin (d.1988), müziğiyle birlikte kültürünü de geliştiren bir genç. Schumann yılında, bestecinin büyük aşkı, eşi Clara Schumann için yazdığı bu konçertoyu seslendirirken, kendisini olduğundan biraz büyük gösteren saç tuvaletini, Clara’nın anısına özel olarak yaptırtmış.
Ama önemli olan saç tuvaleti değil, yorumuydu tabii ki… Yıllardır hep bulunduğu yaşın üzerinde bir olgunlukta çalma başarısı gösteren Ayşedeniz, araştırmacı kişiliğiyle geliştirmeyi sürdürdüğü kültürünün yansımasıyla sarmaladı konçertoyu… Görkem yaratmaktan, forte vurgulardan özenle kaçındı, dikkatli pedal uygulamalarıyla fevkalade yumuşak, bestecinin esin kaynağı aşkına yaraşır bir duygusallıkta yapıtı seslendirdi. Kadife gibi bir tuşeyle, yapıtın şiirselliğini, lirik câzibesini, Sakpınar yönetimindeki orkestranın dikkatli eşliğiyle ulaştırdı bizlere… 12 yaşında çocukken Enka Sinfonietta’yla Chopin çalan, şimdi 22’sinde Schumann’a böylesine duygu yüklü bir yorum getiren genç piyanistimizi bakalım 32’sinde nerelerde göreceğiz?
Bu konserin dinleyicileri gerçekten şanslıydı, çünkü Ayşedeniz’in ardından, ülkemizin yetiştirdiği en iyi üç kornocudan biri olan Mahir Kalmik de (d.1972), o inanılmaz tonuyla Strauss’un 1. Korno Konçertosunu seslendirdi. Frankfurt Operası’nın birinci kornocusu olan ve Mainz Müzik Yüksek Okulu’nda ders veren Mahir Kalmik’i dinlemek için, Ankara’nın en iyileri olan Cem Akçora ile Sertan Sancar başta olmak üzere pek çok kornocu ve öğrencinin salonda bulunduğunu görmek de çok güzeldi.
Ceren ve Rusalka: İki Peri Kızının Peşinde..
Cuma ~ Ocak 01, 2010 by admin Posted in Cumhuriyet Yazıları
Yansımalar / Şefik Kahramankaptan, 29 Ocak 2010 Ceren ve Rusalka: İki peri kızının peşinde, İstanbul ve Antalya yollarını arşınlayıp döndüm Ankara’ya… Kim mi bu peri kızları? İlki, “meleklerin çalgısı” arpin ustası, gönülden eğitimci, Atlantik okyanusunun sularında yitirdiğimiz Ceren Necipoğlu… İkincisi ise Slav masallarının su perisi Rusalka… MASAL PERİSİ RUSALKA’NIN AŞKI PERİNİN AY ARYASI

İki Peri Kızının Peşinde..
Önümüzdeki Haziranda Ceren’i Rio Arp Festivali dönüşü okyanusa düşen Air France uçağında yitirişimizin birinci yılı dolacak. Acısı hâlâ çok taze… Sevgili ablası İmre Tüylü, Arp Sanatı Derneği Başkanı Şirin Pancaroğlu ve çocukluk arkadaşı Soner Çakılkaya elele verip, Yapı Kredi Bankası’nın da desteğiyle iki CD ve bir öyküden oluşan Ceren kitabını hazırladılar, Kalan Müzik de bu albümü yayımladı. Ceren’in doğum günü olan 18 Ocak’ta CRR’de bir anma toplantısı ve dinleti düzenlenerek, “Bir Kitap Gibi” adını taşıyan bu albümün tanıtımı yapıldı.
Ceren’in tüm sevenleri oradaydı. Öğretim üyeliği yaptığı Eskişehir Anadolu Üniversitesi’nin iki eski rektörü Engin Ataç, Fevzi Sürmeli, göreve yeni başlayan rektör Davut Aydın, Konservatuvar Müdürü Yaşar Hoşcan, ASO Genel Müzik Direktörü Burak Tüzün, piyanistler Toros Can, Serla Balkarlı Can, Lilian Tonella Tüzün, arkadaşları, öğrencileri… Ceren’e eser adamış Amerikalı besteci Garrett Byrnes, İranlı besteci Amir Mahyar Tafreshipour, Hasan Uçarsu, Danyal Mantı biraraya geldiler, tanıştılar, yitip giden bir peri kızının anısında yeni dostluklar oluşturdular. Dinletide gençler ve hocaları Pancaroğlu’nun yanısıra, Ankara’dan usta arpist Çağatay Akyol da vardı.
Gösterilen belgesel film ve ardından dinletide, çok duygusal bir hava esti CRR Konser salonunda…
Sanki gözyaşları Ceren’in yitip gittiği okyanusun sularına karışıyordu… Bu acı yitik, arp sanatına ilginin artmasına yol açtı… Kalan’dan çıkan iki CD’den oluşan “Bir Kitap Gibi”yi edinin, dinleyin ve okuyun.

Çek operasının yüz akı, Antonin Dvorak’ın Rusalka operasını, Aytaç Manizade’nin rejisiyle 19 Ocak akşamı Antalya’da Haşim İşcan Kültür Merkezi’nin son koltuğuna kadar dolu salonunda izledim. Dvorak’ın toplam on operasından dokuzuncusu olan Rusalka, konusunu Andersen’in deniz kızı öyküsünün Slav versiyonu olan bir masaldan alır. Bir su perisinin, insan bedenine bürünüp, insan gibi bir aşk yaşama isteğinin sonunda uğradığı hüsranın öyküsüdür… Yazılışından 109 yıl sonra ilk kez sahnelendi Türkiye’de…
Manizade, masalsılığı teknolojik olanakları çağcıl bir anlayışla kullanarak ekibiyle birlikte ortaya bütüncül ve çarpıcı bir görsel-işitsel şölen çıkarmış. Şatafat yok ama minimalist yaklaşımla da ne denli etkileci ve anlaşılır olabileceğini kanıtlıyor bu çalışma. İki soprano bir mezzodan oluşan su perisi üç kızkardeş, bellerinden çelik tellerle sofitten sahneye partilerini söyleyerek ağır ağır iniyor. Böylece izleyiciye, eserin yapısıyla ilgili ilk mesaj çarpıcı biçimde verilmiş oluyor. Yapıtın değişik sahnelerinin geçtiği ortamlar, projeksiyonla yansıtılarak vurgulanıyor. Seçilen su hareketlerinin müzikle eşgüdümlü olması, hareketin filmde neredeyse kesintisiz devam etmesi, rejisörlerin önüne hep dikilen “duraganlık” tehlikesinin aşılmasına yardımcı oluyor.
Sahnede fiziksel olarak yer verilen ögeler, epik bir anlayışı yansıtıyor. Biçim ve renkleriyle hem yabancılaştırma, hem eşanlamlandırma efekti görevi yapıyor. Geyik ve Rusalka’nın safiyeti temsil eden “beyaz”la, aldatma, ayartma gibi duyguları temsil eden geyik boynuzu ve aslında bir büyücü olan konuk prensesin “kırmızı”yla eşleştirilmesi, öz-biçim ilişkisinin yansıtılmasına yardımcı olan seçimler. Büyücü Jezibaba ile cadı yabancı prensesin fantastik saç tasarımları, hem çizilen tiplemeyi bütünlüyor, hem de iki karakterin gerçeküstü güçleriyle ilgili ipuçlarını veriyor. Manizade’nin bu reji çalışmasında giysilerin tasarımını yapan Ayşegül Alev ile sahne tasarımını projeksiyonla birlikte hazırlayan genç Çağda Çitkaya’yı kutluyorum. Mustafa Eski de istenen ışık ortamını sağlayan isim.

Opera tarihinin öndegelen şarkıları arasında yer alan “Ay Aryası”nda ve yapıtın bütününde Rusalka’yı oynayan genç soprano Zişan Damcıoğlu gayet doğal, zorlamasız ve sağlam söyleyişiyle, gelecekte çok daha ciddi rollere aday olduğunu gösteriyor. Prenste tenor Göksel Yaran, rolünün ikilemlerini hem sahne duruşu, hem sesiyle kusursuz denilebilecek biçimde yansıtıyor. Su cini Vodnik’te bas Engin Suna rolüne çok yakışmıştı, iki küçük entonasyon kazası dışında, partilerini temizce ve duyguyu yansıtan vurgularla söyledi. Jezibaba’da mezzo Serap Çiftçi, yabancı prenseste soprano Sevinç Bilgin Rusalka’nın kardeşleri üç peri kızında sopranolar Sema Çavuşoğlu, Ebru Etizer ve mezzo Seda Uzmen görevlerini yapıyor. Karakter rollerinde, aşçı yamağında Sinem Baddal ile bekçide Oben Bostancı , uygun tiplemeler yaratarak, masalların komik yanını da vurguluyor.. Yapıtın özgün Çek dilinde hazırlanılmış olması, sanatsal anlamda iyi algılanmasını sağlıyor. Türkçe metin ise ekranda akıtılıyor. Şef Alexandru Samolia yönetimindeki orkestra, Dvorak müziğini gayet temiz icra ediyor.
Yapıtın bütüncül çerçevesinin oluşumuna önemli bir katkıyı da, kısa bale sahnesini hazırlayan Uğur Seyrek yapmış. Seyrek’in neoklasik-çağcıl karışımı kendine özgü hareketlerini de içeren bu bale, iskeletlerle bir ölüm dansına dönüşerek yapıtının tümünde gözetildiğini gördüğüm öz-biçim ilişkisini güçlendiren bir işlev de görüyor. Stutgart’ta çalıştığı yıllardan bu yana hep sadece çağdaş bale koreografileri yapan Seyrek’in ilk opera içi bale çalışması alkışa değer.
Erdoğan Davran döneminde parçalanmış binalardaki sıkıntılardan kurtulup Haşim İşcan Kültür Merkezi’ne geçen Antalya DOB, sahneye yansıdığı kadarıyla bu uygun altyapıya da yaslanarak hızlı bir atılım içinde görünüyor. Müdürlük görevini de üstlenen Aytaç Manizade ve ekibinin hız kesmeden bu atılımı sürdürmesini dilerim. Bir dileğim de Rusalka yapımını rotasyon sistemi içinde, gelecek sezon sahnelemek üzere, bu kez Ankara DOB’un başında olan Erdoğan Davran’ın kapması, bu güzel yapımın Ankara’nın solistleri ve korosuyla aynı çerçevede Başkent izleyicisine de sunulmasıdır. Yıllar önceden Ay Aryası çalışan sopranolarımızın varlığını biliyorum Ankara’da…

Türksoy Opera Yıldızları : Alınacak Dersler, Zorlanacak Olanaklar…
Cuma ~ Ocak 01, 2010 by admin Posted in Cumhuriyet Yazıları
Yansımalar / Şefik Kahramankaptan, 22 Ocak 2010 Türksoy Opera Yıldızları : SÖZDE DEĞİL, ÖZDE YILDIZLAR BİNALAR, BİRİKİM VE BELLEK!

Alınacak Dersler,Zorlanacak Olanaklar…
Almanya’nın Essen ve Macaristan’ın Peç kentleriyle birlikte seçilen İstanbul’un Avrupa Kültür Başkenti etkinlikleri havaî fişek gösterileriyle başlatılırken, biz de Ankara’da TÜRKSOY opera yıldızlarını Aida operasının başrollerinde izledik.
Önce, artık iyice markalaşan bu kısaltma adın ne anlama geldiğini kısaca anımsatalım: Açık adı Uluslararası Türk Kültür Teşkilatı, merkezi Ankara’da, dili Türkçe, kurucuları Türkiye, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Türkmenistan ve Azerbaycan. Şimdiki genel sekreteri, Kazakistan’ın eski kültür bakanlarından kemancı Prof. Düsen Kaseinov. 1993′deki resmî kuruluştan sonra Rusya Federasyonu’na bağlı Altay, Başkırtistan, Yakut, Saha, Tuva, Tataristan ve Moldova’ya bağlı Gagavuz Özerk Bölgesi de KKTC ile birlikte “gözlemci” statüsünde örgüte katıldılar.
Asya Türk Cumhuriyetlerinin Sovyetler Birliği’ne dahilken, hem kendi öz ulusal kültürlerini koruyup geliştirme, hem de evrensel sanatlarda ilerleme konusunda büyük mesafe aldıklarını biliyoruz. Sovyetler’in dağılmasından sonra uluslararası hareket ve değişim olanağına kavuşan sanatçılar kısa sürede dünya sahnelerinde boy göstermeye başladılar. Bu ülkelerden gelip Bilkent Senfoni Orkestrası’nda hâla çalmakta olan çok sayıda müzisyen bulunuyor.
İLK AKLA GELENLER
TÜRKSOY coğrafyasında opera-bale alanında geniş bir alışveriş, işbirliği başlatılması için geçtiğimiz hafta Ankara’da üye ülkelerin opera-bale müdürlerinin katıldığı bir toplantı yapıldı, işbirliği anlaşmasına imza atıldı. Böylece daha önce başlatılmış arayışların, daha ilkeli, düzenli biçimde yaygınlaştırılması belgeye bağlandı. Bizden dili Türkçe bazı yapıtların üye ülkelerde turne yapması, şancılarımızın gidip Asya operalarında söylemesi, yönetmenlerimizin gidip yapıt sahneye koyması, koreograf ve dansçılarımızın ortak projelerde yer alması artık sürpriz olmayacak. Doğaldır ki, aynı biçimde bu ülkelerden iyi yetişmiş sanat insanlarının, kalite sahne yapıtlarının Türk izleyiciye sunulması da mümkün olacak. Burada el birliğiyle düşmemek gereken tuzak ise, sürekli sadece folklörik işlerin, halkoyunu ekiplerinin bu çerçevede görülüp, kendi kendimizi kandırma tuzağıdır!
Yapıt değişimi alanında ilk elde yapılabilecek hazır işler var. Örneğin Adnan Saygun’un Mehmet Ergüven rejisiyle Ankara’da sahnelenen “Kerem” operası, bence gönderilmeye aday, hazır bir yapıttır. Azerbaycan’dan yaşayan önemli besteci Arif Melikov’un Nazım Hikmet’in “Ferhat ile Şirin”i üzerine bestelediği , Yuri Grigoroviç koreografisiyle dünya bale literatürüne kazandırılmış, başta St.Petersburg olmak üzere çeşitli kentlerde sergilenmiş “Bir Aşk Masalı” balesi Türkiye’de yeni bir anlayışla hazırlanıp sahnelenebilir. Gene Adnan Saygun’un, Niyazi Tagizade şefliğinde 1973′de İstanbul’da iki kez sahnelendikten sonra, uzunluğu ve güçlük derecesinin yüksekliğinden olsa gerek, adeta unutturulan “Köroğlu” operası ortak bir proje olarak ele alınıp, günün koşullarına uygun bazı kısaltmalarla ortaya yeni bir yapım çıkartılabilir. Bu öneri listesini uzatmak mümkündür…Yetişmiş,çok kaliteli şancılarımız var, onların Batı’da olduğu kadar, Asya’da da sahneye çıkabilmeleri için bir vizyon geliştirilmelidir.

Gelelim Aida’daki konuk solistlere… Aida’da Kazak soprano Gülzat Daurbayeva, güzel sesi ve tekniğini birleştirerek, hiç bağırmadan, forse etmeden örnek bir temsil çıkardı. Abay Kazak Devlet Operası’nın solisti olan Gülzat Hanım, daha önce izlediğimiz bizden ve Avrupa’dan pek çok Aida solistinden daha başarılı biçimde roldeki aşk, hüzün ve acı içeriğini yansıttı. Kırgız mezzosoprano Asel Bekbayeva, Amneris’te oylumlu ve yeterli koyuluktaki sesi, tizlerde de, peslerde de entonasyonunu hiç yitirmemesi ve sahnesiyle “mükemmel” nitelendirmesini haketti. Radames’te Tatar tenor Ahmet Agadi, zorluklarla dolu partilerinde, daha önce gelen Avrupalı tenorlardan daha iyi bir performans çıkardı. Marinski ve Kazan operalarının solisti olan deneyimli Agadi, yer yer ara seslerde entonasyon yitirdi, ikinci perdede hafifçe detone oldu ama yüksek volümü, tizlerdeki sağlamlığıyla alkışı haketti. Aida, tüm dünya sahnelerinde ve bizte oynanmaya devam edeceğine, Aspendos Festivali’nin de demirbaşı olduğuna göre, artık bizden bir Radames çıkarmak zorundayız. Operamız, kendi tenorlarına yeniden bir gözatmalı, gençlerin bu tür roller için yetişmesine olanak tanımalı. Önyargılardan sıyrılarak bakıldığında, bir değil, birkaç Radames birden bulunabileceğine inanıyorum.
Bu temsilde bassolar, Il Re’de Mithat Karakelle, Ramfis’de uzun süredir sahnede göremediğimiz Tuncay Doğu görevlerini yaptılar. Amonasro’da bariton Çetin Kıranbay, hem dramatik sahnesi, hem de role oturan sesiyle başarılıydı, her zaman hazır olduğunu gösterdi. Role oturmamış olan, Sacerdotessa’da Begüm Mengü’nün sesiydi, rahiplerin gizemli ilâhisi için, biraz daha koyu ve sallantısız bir soprano ses gerek. Koro, özellikle de kadınlar korosu iyi hazırlanmıştı. Bu temsilde orkestrayı da, koroyu hazırlayan genç İtalyan Alessandro Cedrone yönetiyordu. Dikkati, müzik-sahneüstü uyumunaiçin gayreti ve dikkati nedeniyle kendisini kutlamak gerek. Nasıl bir dönem Anotino Pirolli genç bir müzikçi olarak geldiği Türkiye’de kendisi de olgunlaşıp uluslararası alanda aranır hale geldiyse, Cedrone de Ankara’da yakaladığı fırsatı iyi kullanıyor.
Aralarda Kazakistan’ın Ankara Büyükelçisi Bagdad Amreyev’le kısaca sohbet ettik. Yazar olduğumu öğrenince ne sordu biliyor musunuz? Opera binalarını! Ankara’nın yeni opera binası gereksinimi konusunda yazıp yazmadığımı! Âdeta utanarak, “en fazla yazı yazdığım konu” olduğunu söylemekle yetindim. Tam 2010 Avrupa Kültür Başkenti havaî fişekleri atılırken, Büyükelçi İstanbul Atatürk Kültür Merkezi’nin son durumunu da sordu, kısaca “hukukî sorunların aşılmasına çalışılıyor, hâlâ kapalı” demekle yetindim.
Söz gene binadan açılmışken, dilerim ki TBMM’deki milletvekilleri birkaç adım yürüyüp Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi’ndeki Ankara Mimarlar Odası ile Finlandiya Büyükelçiliği’nin ortaklaşa düzenlediği “Saklamak ve Paylaşmak. Finlandiya’da kamu yapıları: Müzeler ve Kütüphaneler” başlıklı sergiyi gezsinler. Nüfusu sadece 5 milyon olan (Ankara kadar) bu ülkenin Ankara Büyükelçisi Kirsti Eskelinen katıldığım açılışta, “İyi kitaplıklar ve müzeler bir toplumun vatandaşına verdiği değeri, vatandaşlarını eğitme çabalarını, çözümler bulma ve yeni öngörüler yaratma vizyonunu gösterir” dedi. Her yıl yaklaşık 4 milyon Finli kitaplıklardan yararlanıyormuş, bu nedenle de bu mekânlara “ortak oturma odası” yakıştırmasını yapmışlar. Büyükelçi “Kitaplıklar bizim entellektüel birikimimizin, müzeler ise ortaklaşa belleğimizin yuvasıdır” diye ekledi. O güzelim yapıların fotoğraflarını, planlarını, maketlerini görmek yetmez, bu saptamalar kulağa küpe olacak cinsten!
Söz böyle opera, kitaplık, müze gibi “bina”lardan açılınca, usuma hep, “Benim oğlum bina okur, döner döner gene okur!” deyimi geliyor nedense!
Tüm Zamanların En İyi Piyano Bestecisi 200 Yaşında…
Cumartesi ~ Ocak 01, 2010 by admin Posted in Cumhuriyet Yazıları
Yansımalar / Şefik Kahramankaptan, 15 Ocak 2010 Tüm Zamanların En İyi Piyano 2010 tüm dünyada doğumunun 200. yılı nedeniyle “Chopin Yılı”… Bu yıldönümü doğallıkla dinleti izlencelerine de yansıyor. Bizde Chopin Yılı’nın ilk dinletisini 2 Ocak’ta piyanist Emre Şen, ÇSM’de verdi. Ardından CSO 7-8 Ocak günleri haftalık programında bestecinin iki numaralı piyano konçertosuyla Gülsin Onay’ı konuk etti. Yıl boyu her zamankinden daha sık Chopin duyacağımıza kuşku yok.

Bestecisi 200 Yaşında…
Türkiye’de Chopin denilince genellikle ilk akla gelenler, Cenaze Marşı, İdil Biret ve Polonez’lerdir. Bando için uyarlamasını sıkca duymaya alıştığımız Cenaze Marşı, Chopin’in si minör sonatının üçüncü bölümüdür. İdil Biret, dünyanın sayılı piyanistlerinden biri olarak Chopin’in tüm yapıtlarını CD kaydı yapmış az sayıdaki isimden biridir. Müzikle yakından ilgilenmeyenler için Chopin’in tüm parçaları birer Polonez’dir!
KISA, ACILI BİR YAŞAM
Kimdir Frederic François Chopin? Bu soruya rahatlıkla “Gelmiş geçmiş en büyük piyano müziği bestecisi” yanıtını verebiliriz. Adı piyano ile özdeşleşen Chopin, kısa ömrüne ülkesi Polonya’nın kültürünü, ruhunu, halkının çektiği acıları, kendi aşklarını, özlemini ve ruh durumunu yansıtan yüzlerce piyano yapıtı sığdırmıştır. 22 Şubat 1810′da Polonya’nın Zelazova-Vola kentinde doğup, 17 Ekim 1849′ da henüz 39 yaşındayken Paris’te veremden ölen Chopin, Varşova’da annesinden aldığı derslerle başladığı piyanoda ilk Polonezini 8 yaşında bestelediğinde, basın “bizim de dahilerimiz var ama ne yazık ki duyurmasını bilmiyoruz” diye yakınmış. 19 yaşında Viyana’ya giden, herkes tarafından Polonya’nın en büyük piyanist ve bestecisi kabul edilen Chopin, 1831′de Varşova’nın yeniden Rusların eline düştüğü haberi gelince, Schumann’ın “çiçeklerin arasına saklanmış silahlar” diye nitelendireceği on iki numaralı etüdünü yazarak Paris’te yerleşme kararı alacaktı.
Avrupa’yı saran barut kokularından habersiz, eğlence yaşamıyla tanınmış Paris’te değişik müzisyenlerle tanıştı. Rossini, Lizst, Hertz, hep Paris’teydi. Chopin’in en iyi arkadaşı ise Lizst olacaktı. Lizst’le piyanistlik konusunda tatlı bir rekabet de yaşamasına karşın, herkes Chopin’in bir numara olduğu kanısındaydı. George Sand ile arkadaşlığı, bu arada içine düştüğü başka aşklar, seyahatler ve hastalık, Chopin’in ömrünün son 19 yılının bir özetini verir. Büyük bir yurtsever olan Chopin’in cenazesinde vasiyeti üzerine, Mozart’ın Requiem’i seslendirilmiş, kalbi çıkarılarak Polonya’ya gönderilmiştir.
OLGUN BAŞLADI, OLGUN BİTİRDİ
Chopin bir olgunlaşma süreci yaşamamıştır. Çünkü 20’li yaşlarında yazdıklarıyla, ölümünden hemen önce yazdıkları aynı olgunluk düzeyindedir. Büyük destanlar yaratmaya uğraşmak yerine, küçük çerçevelerde duygu yüklü ezgiler yaratmayı yeğlemiş, Polonya türkülerinin yankısı hep kulaklarında “polonez”ler, “mazurka”lar bestelemiştir. Ünlü Fransız yazar Andre Gide, onun sanatını şöyle özetlemiştir: “Chopin’de ışık oyunları, su şırıltıları, rüzgâr esintileri, yaprak hışırtıları vardır. Yüksek sesle konuşmaz; iddialı bir şey söylemez. Hafifçe değinir geçer. Bu kadarıyla içinize işler, mest eder, kandırır. Ne denli alçak sesle, çekinerek, sıkılarak konuşursa, biz onun ne demek istediğini o denli iyi anlarız”.
Chopin’in günümüzde bilinen portrelerini çizip boyayan ünlü ressam Delaxroix, onu yaşamında gördüğü tek gerçek sanatçı olarak nitelendirmiştir.
Chopin’in yapıtlarında iki karşıt duygu egemendir. Bir yanda coşku, haykırış vardır, öte yanda yumuşaklık ve çekingenlik. Chopin, bu karşıt duyguları eserlerinde birbiriyle çatıştırmak yerine, bağdaştıran, birleştiren bir ezgisel bütünlük oluşturur. Chopin’in bu özelliğini Liszt şöyle anlatmıştır: “Yaradılışında binbir ayrı renkli çizgi vardı. Bu çizgiler de birbiriyle çatışır ve kesişirdi. Yine bu yüzden, bu çizgiler bir araya gelir, birbiriyle kaynaşır, böylelikle birer birer görünmez, fakat bir bütün ortaya çıkardı”. İç dünyasını dışa vurmaktaki çekingenliğini çok iyi analiz eden Schumann, Chopin’in iç dünyasının, eserlerindeki durak ve susuşlardan anlaşılabileceğini söylemiştir. Senfoni ve opera yazmamasına, piyano konçertosunda da ikiden ileriye gitmemesine karşın, Chopin’in her piyano yapıtında orkestral bir zenginlik algılanır.
BEKLENEN İKİ KİTAP
Chopin’in müziği, Polonya ile Türkiye arasında da hep olumlu bir kültür köprüsü görevi görmüştür.
Chopin müziğini sürekli ve başarıyla seslendirmeleri nedeniyle İdil Biret’in Polonya Hükümetinden iki, Gülsin Onay’ın da bir nişanı bulunuyor. Biret’in ayrıca komple Chopin kayıtları nedeniyle Varşova’ da Chopin konkuru jürisinin verdiği özel “Grand Prix du Disque Fréderic Chopin” ödülü de (1995) bulunuyor. Biret’in Ankara’da Polonya nişanını alırken yaptığı konuşmadaki şu değerlendirmesi, dikkatle üzerinde durulmaya değer: “Chopin’in dünyası piyanistler için biraz da tehlikelidir. Zira Chopin’ın eserlerinin derinliğine girdikten sonra hiç bir diğer bestecinin onun piyanoda ulaştığı mükemmelliğe erişemediğini düşünürüz. İşte Chopin’ın vardığı bu mükemmelliği kendi çizdiği gelenekler içinde kalarak yorumlarında yansıtabilmek günümüz piyanistleri için büyük bir meydan okumadır. Chopin’in bütün eserlerinin plak kayıtlarını yaparken ve bu eserleri Türkiye’de, Polonya’da ve Dünyanın diğer bir çok ülkesinde konserlerimde icra ederken bunu daima hissettim.”
Gülsin Onay da, “Chopin’in eserleri doğumundan 200 sene sonra bile dinleyicileri aynı tazelikte etkiliyor. Bu mucizevî iletişime onu her yorumlayışımda tanık oluyorum. İnsanlık, Chopin’in müziğiyle şüphesiz daha nice yüzyıllar boyunca beslenerek zenginleşecektir.” diyor.
Biret Chopin yılında bestecinin ülkesinde Krakov’da 19-20 Şubat’ta Kazimierz Kord yönetimindeki Krakov Filarmoni Orkestrası eşliğinde Chopin’in birinci piyano konçertosunu seslendirecek, 22 Şubat’ta da Lublin’de besteci anısına bir resital verecek. Yıl boyu, başta İngiltere, Almanya ve Amerika’daki programları olmak üzere Chopin yapıtlarına yer verecek olan İdil Biret, Andre Gide’in Ömer Bozkurt tarafından dilimize çevrilen “Chopin Üzerine Notlar” adlı kitabına da bir önsöz yazdı. Andre Gide’in değindiği yapıtların İdil Biret icrasıyla toplandığı CD’nin ek olarak yer alacağı kitabın Can Yayınları’ndan bugünlerde dağıtıma verilmesi bekleniyor. Bu arada Aydın Büke’nin Chopin’in yaşamöyküsünü değişik kaynaklardan yararlanarak anlattığı “Tuşlara Adanmış Bir Yaşam” adlı kitabı da yayımlandı. Bu yılın belki de en kalıcı işleri herhalde bu iki kitap olacak.
DOB, CSO, BSO ve Şimdi de Huzurlarınızda Ankara Filarmoni…
Cuma ~ Ocak 01, 2010 by admin Posted in Cumhuriyet Yazıları
Yansımalar / Şefik Kahramankaptan, 8 Ocak 2010 DOB, CSO, BSO ve Şimdi de Huzurlarınızda Ankara Filarmoni… Kişinin düzenli olarak “canlı” yayımlanan bir programa katılması hayli bağlayıcıdır. Yıllar boyunca, her Çarşamba, TRT Radyo-3′de Vefa Çiftçioğlu’nun “Müzikli Söyleşiler” programına telefonla katılarak, başta Ankara’nın müzik gündemi olmak üzere çeşitli konularda katkıda bulundum. Buna iş gezisinde veya toplantılarda yakalandığım çarşambalar da dahildir, Vefa cep telefonundan arar ulaşırdı bana… Bu emek ve katkı için TRT, bir kuruş bile ücret ödemedi! Geçen yıl da, “programda fazla konuşma var” denilerek bu bağlantıların kaldırılması istenmiş, böylece ben de çarşambaları özgürlüğüme kavuşmuş oldum! DOBGM’nde yapılanma CSO dinleyiciyi yeniden kazanıyor Bilkent’te dinleyici profili değişiyor Oda Müziğinde yeni bir girişim
2009′un son çarşambası, bir yandan çalışır, bir yandan radyoda programı dinlerken, telefon çaldı,
karşımda Vefa, ” Birazdan bağlanacağız, yılın bir değerlendirmesini yapsanız” demez mi? Kafamı ancak toplamaya çalışırken bağlantı sağlandı, ben de kısaca kurumlara göz atıverdim.
Gerçekten de acaba geriye dönüp baktığımızda, iz bırakıcı ve kurumsal anlamda yapıcı neler kalmıştı geriye? Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü’nün eşgüdüm sağlayıcı bir üst kurum olarak yapılanması ve böylece Ankara’nın da, diğerleri gibi bir müdürlük olarak çalışmaya başlaması önemliydi. Yapıtların kentlerarası değişimine başlanması, tüm müdürlüklere her yıl en az bir Türk bestecinin yapıtının sahnelenmesi ilkesinin getirilmesi, duyarlılıkla uygulanması gereken olumlu ilkeler. Bir yılda daha yeni başlanabilen yapıt değişimi uygulamasıyla sağlanan tasarrufun 500 bin lira civarında olduğu geldi kulağıma.
Demek ki 2010′da tasarruf daha büyük olacak ve yeni yapımlara daha fazla kaynak ayrılabilecek. Umuyorum, yerli tasarımlı, bizim bestecilerimizin özgün müzikleriyle, “ben yaptım oldu!” demeden, iyi ekip çalışmalarıyla hazırlanacak kaliteli işlerin sayısında da artış görülmeye başlanır.
Uzun süredir unutulmuş, yetişkin şancıların da kaliteli şan pedagoglarıyla çalışması gerektiği gerçeği anımsandı geçen yıl… Finlandiya işbirliğiyle ünlü şan eğitimcisi Tom Krause ile , drama ve anlatım-dışavurum uzmanı Eija Tolpo, Ankara’da on günlük bir ustalık sınıfı düzenlediler. Aspendos’tan başka, İstanbul’da da bir opera festivali düzenlenmesi kararlaştırıldı. Bir zamanlar “Lir” adıyla yayımlanan Opera-Bale gazetesi de yeniden yayımlanmaya ve izleyicilere dağıtılmaya başlandı. Balede, iki genç dansçı Kadir Okurer ve Can Bezirganoğlu’nun yurtdışı yarışmalarda kazandığı ödülleri de unutmamak gerek.
Önemli yabancı solist ve şeflerin getirtilebilmesi için destekçi bulma gayretlerinden olumlu sonuçlar alınmaya başlandı. Son iki yılda sınavla alınan gençlerle orkestra yeni bir ivme kazandı. Bunda Doğuş’un yenilediği salonun müzik için olumlu koşullar yaratmasının da büyük etkisi oldu. İnternet üzerinden bilet satışına başlanmasıyla dinleyici sayısında artış da görülüyor.
Ayrıca genel müzik direktörü Rengim Gökmen’in özenle üzerinde durduğu, seslendirilmesi geniş kadro ve çokça prova isteyen büyük senfonik yapıtların programlarda yer alması, Türk bestecilerin yapıtlarının kayıt altına alınmaya başlanması olumlu gelişmeler. Ancak CSO 2009′u da başkemancısız geçirdi. Birinci derece keman üyelerinin sırayla başkemancı sandalyesine oturması uygulaması devam etti. Bakalım ne zaman önce başkemancı yardımcısı sınavı açılacak ve orkestranın ne zaman sürekli bir başkemancısı olabilecek?
Dinleyici sorunu hiç yaşamayan Bilkent, 2009′da çizgisi korurken, “Mybilet” sistemi üzerinden satış uygulamasıyla sayıyı arttırdı ve çeşitlendirdi. Büyük talep alacak kimi konserler artık iki gün olarak konuluyor programa… Ancak CSO ile BSO’nun konser günlerinin çakışmasının 2009′da da önüne geçilemedi.
BSO, 2009′u genel müzik direktörü Klaus Weise’nin “gösteri”siyle uğurladı. Yeni yıl konserleri genellikle hafif müziklerden oluşan programlarla hazırlanır, içinde küçük şakalar, espriler, skeçler yer alabilir! Weise, ilerlemiş yaşına karşın, zinde bir şef olarak, piyanodaki maharetini de sergilemek istemişti.
Gershwin’in Mavi Rapsodi’sini yer yer doğaçlamalara kaçarak seslendirdi. Piyanoyla birlikte birinci keman ve viyolonsel gruplarının yer aldığı platformu icra sırasında indirterek, yeni kazanılmış dinleyicilere sahnenin asansör sistemini de sergilemiş oldu. Korno grubuna bu yıl Frankfurt Operası’ndan gelerek katılan Güloya Altay da şefin verdiği mizansene uygun olarak şuh bir biçimde piyano başına gelip bir soloyu çalarak, Weise’nin gösterisini renklendirdi.
Yılbaşı konserinin tek eksiği “insan sesi”ydi. İyi bir opera şefi olan, tiyatroya yeteneğini de her vesileyle sergilemekten hoşlanan Weise’nin, kendi piyano solistliğinden başka, gene iyi tanıdığı şancılardan bir veya iki solist davet ederek program yapmış olmasını tercih ederdik.

Bizde bir heves başlayan oda müziği grupları nedense süreklilik göstermiyor. Sonunda iş,
“Dışişleri talep yaptığında biraraya gelir çalışır, gider istenilen yerde çalarız”anlayışına dönüşüveriyor. Bu konuda müzisyenleri “motive” edecek “duygusal” bir ortam da ne yazık ki pek bulunmuyor! Oysa oda müziği, çalgıcıların kendi olgunlaşmaları bakımından da önemli bir araç.
Ankara’da nice dörtlü kuruldu, hiçbirinin sesi soluğu çıkmıyor! Bu kez 12 kişilik çekirdek kadrolu bir oda orkestrası için ilk adım atıldı. Girişimci CSO’nun müdürü arpist Çağatay Akyol’du. Orhun Orhon’un şefliğinde çalışıp Çankaya Belediyesi ÇSM’de ilk konserlerini yapan “Ankara Filarmoni Orkestrası”nda CSO’nun değişik yaştaki “genç”lerinden Hasan Tura, Nurperi Yücesoy (keman), Barış Uluçınar (viyola), Onur Şenler (viyolonsel), Umur Koçan (kontrabas), Başkent’ten Özgür Baskın, Senem Büyükkaragöz Akgöl, Ceren Keyman, Damla Bozkurt (keman), Hacettepe’den Ulaş Başkaya (viyola), Bilkent’ten Nazlı Avcı (keman) ve Ece Delikçi(viyolonsel) yer aldılar. Yılbaşına uygun vals-polka ağırlıklı bir programla dolu salondan büyük alkış, Çankaya Belediye Başkan Yardımcısı Ali Ulusoy’dan da kocaman bir çiçek aldılar.
“Filarmoni”sözcüğü, müzikseverlerin, çalgıcı ya da dinleyici-destekçi olarak katıldığı oluşumları anlatır. Üyeleri daimi ve kadrolu değildir, konsere, programa, müzisyenlerin durumuna göre değişebilir. Bu tür bir denemeye yıllar önce Vefa Çiftçioğlu da “Anycra” adı altında önayak olmuştu ama topluluk uzun ömürlü olamamıştı. Bu tür topluluklar, takviyelerle daha geniş kadro isteyen yapıtları da seslendirebilirler. Dileriz, bu orkestra gerçek filarmoni anlayışına uygun olarak, gerekli desteği bulur ve süreklilik kazanır.
Karamsarlık,Vefa, Bilinç,İnanç, Umut… Karışık Duygularla Merhaba 2010
Cumartesi ~ Ocak 01, 2010 by admin Posted in Cumhuriyet Yazıları
Yansımalar / Şefik Kahramankaptan, 1 Ocak 2010 Karamsarlık,Vefa, Bilinç,İnanç, Umut… Yeni yılı karışık duygular içinde karşıladım. Ülkemizin ortamı malûm. Bu ortam ve yitirdiklerimiz kişiyi karamsarlığa sürüklerken, insanın öyküsünün, her koşulda benzer biçimde devam ettiğini gördük. Türk tiyatrosunun Ertuğrul Muhsin’den sonra, ikinci babası, anıtı yaşarken dikilenlerden Cüneyt Gökçer nicedir yaşam savaşını hastanede sürdürüyordu, 89 yaşında soluğu kesildi ve sanat camiasının yoğun katılımıyla uğurlandı. Bilkent’in tiyatro bölümünün de kurucusuydu, yıllardır rahatsızlığı nedeniyle aktif hiçbir katkısı olamamasına karşın, kapıdaki tabelada adı “Tiyatro Bölüm Başkanı” olarak hep korundu. Olumlu bir bir “vefa” örneği… Bilkent’teki uğurlama töreninde 94 yaşındaki “Hocabey” İhsan Doğramacı’nın da çelengi vardı ama o da ne yazık ki, bir aydır hastanede yoğun bakımda tutuluyor… Bu arada nice öğrenci yetiştirmiş, oda müziği alanında, şan eşlikçiliğinde ülkemizi yurtdışında hep başarıyla temsil etmiş, mezzosoprano Ezgi Saydam’ın babası Ergican Saydam da sonsuzluğa uğurlandı… Pöğün’ün “Yol”u ilk kez…
Karışık Duygularla Merhaba 2010
Bu ağır, karamsar havanın yanında, cıvıltılı, insana umut ve mutluluk veren olaylara da tanıklık ettik yılın son haftasında… Gene Bilkent’te Gençlik Senfoni Orkestrası’nın konseri, inançla ve doğru yöntemlerle yapılan müzik eğitiminin nasıl hızlı ve olumlu sonuç verdiğinin bir göstergesiydi. Gençlik Orkestrası denilince akla öncelikle lisans (üniversite) öğrencilerinin oluşturduğu, eksiklerin lise sonlardan tamamlandığı bir yapı gelir. Bilkent’te ise şimdilerde tam tersi bir durum yaşanıyor. Bu bir lise orkestrası ve lisede henüz olgunlaşmamış çalgı dallarından birkaç takviye lisans bölümünden geliyor! Şöyle bir göz atıyorum, arka rahlelerden itibaren yeni katılımlar var lise bir ve ikilerden… Daha düne kadar 23 nisan konserlerinde çalanlar artık gençlik orkestranın üyeleri. Daha yeni Romanya’daki Enescu Yarışması’nda kendi kategorilerinde üçüncülük ödülünü kazanan lisans öğrencisi Aybek Alimov başkemancı yardımcısı, başkemancı Nazlı Avcı’nın ise artık son dönemi, lisansı bitiriyor. Enescu Yarışması’nda birinciliği elde eden Berfin Aksu ise halen dinleyici çünkü o ilköğretim öğrencisi henüz…
Bu kadar genç bir orkestra herhalde basit, hafif yapıtlar seslendirir diye düşünürseniz yanılırsınız!
Şefleri Orhun Orhon’un yaptığı program Sibelius’un Finlandiya’sıyla başladı, ardından olgun yaylı topluluklarının bile uzun emeklerle hazırladığı R.Strauss’un Metamorfozlar’ı geldi. Teknik olarak sorunsuz ve temiz bir icra çıkardı gençler bu zor ve ağır yapıtta… Hâtta ellerindeki kalitesiz, kötü enstrümanların bazılarına icra sırasında çıkardığı güçlükleri bile “âdeta birer profesyonel gibi aşmasını bildiler.
Programda bir “dünya prömiyeri” de vardı. Yıllar önce öğrenciyken Kültür Bakanlığı’nın açtığı kompozisyon yarışmasında “mansiyon” kazanan Turgut Pöğün’ün “Bilinçlenme Hikâyesi” başlıklı dört bölümlük senfonik yapıtının ikinci bölümü olan “Yol” ilk kez seslendirildi. Demek ki bakanlık, yarışmayla elde ettiği bestelerin sslendirilmesi için pek bir çaba göstermemiş!
Besteci için yazılışından dokuz yıl sonra kağıt üzerindeki notalarının sese dönüşümüne tanıklık etmek ne büyük mutluluk… Üflemeli ve vurmalı çalgıları öykünün anlatılmasında başarıyla kullanan Pöğün’ün yapıtının bir bütün olarak seslendirileceği günü bekliyoruz şimdi. Seslendirmede dikkati çeken bir durum, arp partisinin orkestra deneyimi kazanabilmeleri için gitar bölümünün iki öğrencisi Emre Ünlenen ve Uğur Satılmış’a göre düzenlenmiş olmasıydı. Hele, burslu öğrenci olarak artık BSO’nun tüm fotoğraf çekim işlerini yapan Emre’nin önceki iki yapıtta elinde kamerası çalışıp, sonra gitarıyla sahneye çıkıp, ardından tekrar çekim işine dönüşü pek hoşuma gitti.
Liseli gençler konseri Beethoven’in 1.Senfonisiyle tamamladı. Hepsinin yüzlerinde başarının, iyi bir konser çıkarmış olmanın pırıltısı vardı. Aslında bu sadece gençlerin değil, bir sürecin başarısı… Çocuklar müzik alanında sadece “çalgıcı” olarak değil, küçük yaştan itibaren müzik kültürü ve öz disiplin konusunda da aydınlatılarak yetiştiriliyorlar. Elde ettikleri tını, kimi grupların provaya gelmeden kendi aralarında da yapıtı konuşup tantıştıkları, grup provaları yaptıklarını gösteriyor. Nitekim viyolonsel grup şefi Ferec Necef, konser sonrasındaki karşılaşmamızda ” Hocam, arkadaşların eserin havasını iyi anlamaları için ikinci dünya savaşından fotoğraflar bulup onlara gösterdim” diye anlattı. İşte bilinçli bir çalışma örneği… BMSSF dekanı Işın Metin ile yakın çalışma arkadaşları Orhun Orhon, Turgut Pöğün ve diğerlerinin emeklerinin boşa gitmediğini, kurulan öğretim sisteminin genel anlamda verimli olduğunu görmek sevindirici…
Kırtıl Kardeşlere bir öneri
Hacettepe Senfoni Orkestrası da , şef Erol Erdinç yönetiminde yılın son konserinde ikiz piyanistler
Arzu – Gamze Kırtıl kardeşleri konuk etti. Ankara Devlet Konservatuarı’nda rahmetli Tulga Cetiz’le başladıkları piyano eğitimini Fransa’da ileri diplomalarla pekiştirdikten sonra hem konsertist hem eğitimci olarak çalışan ikizler, artık pratikte birbirlerinden ayrı. Arzu Lüksemburg’da, Gamze ise Bilkent’te eğitimcilik yapıyorlar. Fransız besteci Saint-Saens’in tanınmış “Hayvanlar Karnavalı” başlıklı iki piyano ve orkestra için yapıtını başarıyla seslendirdiler. Daha önce Ankara’da CSO ve BSO ile birer konserde iki piyano için başka yapıtlar seslendirmiş olan Kırtıl kardeşlerin, sınırlı olan iki piyano için repertuarı genişletmek adına genç bestecilerle yeni kompozisyonlar yazılması için girişimde bulunmaları önerimdir.
HSO konserlerini merkez yerleşkesindeki M salonunda veriyor. Üniversite öğrencilerinin ilgisinin bu konserlere ilgisinin giderek artıyor ve salonu dolduruyor oluşlarını görmek sevindirici. Açılış konserinde göremeyip biraz “sitem” ettiğim rektör Uğur Erdener, bu kez dileyicilerin başında yer alıyordu. Gördüm ki, hem şef Erol Erdinç’in, hemde orkestrayı oluşturan öğretim görevlileriyle lisans öğrencilerinin gözleri başka türlü parlıyor. Demek ki, kimi yöneticilerin konserlerdeki varlığı, orkestracılara psikolojik destek sağlıyor.
Yılbaşı günü yayımlanan bir yazıyı 2010 için iyi dileklerle kapatmak en doğrusu… Her ne kadar ülkede olup bitenler karşısında aklı başında insanların ruh sağlıklarını korumaları gdierek güçleşiyorsa da, tüm sevgili okuyucularıma, sağlıklı, başarılı, mutlu bir yıl diliyorum.






