RSS

Beypazarı’nda Çağcıl Dayanışma, Ankara’da Duygusal Yorum…

Cuma ~ Şubat 02, 2010 by admin Posted in Cumhuriyet Yazıları

Yansımalar / Şefik Kahramankaptan, 5 Şubat 2010

caka-beypazari-dinletisi beypazari-halkevi

Beypazarı’nda Çağcıl Dayanışma,
Ankara’da Duygusal Yorum…

Devran döndü, devir değişti! Madem devletten artık yeterince hayır yok, sivil toplum pek çok konuda kendi başının çaresine bakacak! Bunun için de konuşmayı bırakıp, iş yapmak lazım. Müzik eğitimi alanında bu anlamda en istikrarlı çalışmayı, uluslararası kemancımız Cihat Aşkın önderliğinde bir küçük grup gösteriyor. Dokuz yıl önce, özellikle de Anadolu’daki müzik okullarındaki eğitimcilerle temas kurarak, yetenekli öğrencilerin gelişimini hızlandırmak için atölye çalışmalarının örgütlendiği projenin adı, “Cihat Aşkın ve Küçük Arkadaşları”ydı. Kısaca CAKA’ya dönüştü. İlk kez bir “kış keman okulu”nu tarihsel dokusuyla Ankara’nın son yıllarda giderek turizm merkezlerinden biri haline dönüşen, ünlü viyolacımız Ruşen Güneş’in doğum yeri olan Beypazarı ilçesinde düzenlediler. Dört günlük çalışmanın sonundaki dinletiye davet alınca, iki saatlik yola kalkıp gidiverdim.
Onbir katılımcının beşi Adana’dan, birer öğrenci Mersin, Çorum, Denizli ve İstanbul’dan, Katre Bozoğlu ile Azra Berfin Eren de Ankara Bilkent’tendi. Bazıları güzel sanatlar lisesi öğrencisiydi. Çocukları çok mutlu gördüm, çünkü sadece keman çalışmamış adeta bir “kültür kampı” yaşamışlar, Beypazarı’ndaki iki müzeyi ziyaret etmişler, önemli mekânları görmüşlerdi. Mehru Ensarî’nin piyanosu eşliğinde, Cihat Aşkın ve Sevil Ulucan’la yaptıkları çalışmanın verimini Beypazarı Halkevi binasındaki dinletide sergilediler. başta bu etkinliğe büyük destek veren Belediye Başkanı Cengiz Özalp olmak üzere Kaymakam Hikmet Aydın ve ilçe sakinleriyle çocukların aileleri salonu doldurmuştu. Çocuklar tek tek birer parça seslendirdiler. Aşkın ve Ulucan da ustalıklarını sergilediler, sonunda ise Adana katılımcıları Beethoven’in Türk Marşı’nı, tüm katılımcılar da Sarı Gelin’i seslendirdiler. Aşkın’ın seslendirdiği Yalçın Tura’nın Üç Vals ile topluluğun Sarı Gelin’i büyük beğeni aldı. Halkın kulağına yakın gelen parçalara daha çok ilgi duyduğu gerçeği burada da kendini gösterdi.
Çalgı eğitiminde hocanın önemini hep vurgularız. Beypazarı’nda da Adana’dan gelen beş öğrencinin de farklı yaşlarda olmalarına karşın, yay tutuşu, iyi ton yakalama gibi ortak özellikler gösterdiğini görünce soruşturdum, hepsi Çukurova Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’nda Tataristan’dan gelmiş Daria Kainova’nın öğrencisiymiş… Nasıl Mersin’de Gürcü Lili Çumburidze’nin, Ankara’da Özbek Muhammedcan Turdiev’in öğrencileri hemen belli oluyorsa, demek ki Adana’da da bir değerli hoca işbaşında…

beypazari-halkevi-acilisi-19371

HALKEVİ NASIL YENİLENDİ?
CAKA’nın bu etkinliğininin eşgüdümünü İstanbul’da Tolga Gülen, Ankara’da Pelin Bozoğlu sağlamışlar. Ama iyi bir haber, dernekleşme kararı alıp uygulamaya geçilmesiydi. “Yıldız Eğitim ve Kültür Derneği”ni kurup, yaz-kış keman okulları ile öğrenci destekleyici çeşitli etkinlikleri bu çatı altında düzenleyecekleri haberini aldım. Aşkın ve arkadaşlarına başarılar diliyorum.
Bu arada değinmeden geçemeyeceğim bir bilgi, dinletinin yapıldığı Halkevi binasıyla ilgiliydi.
Belediye Başkanı Özalp’le, duvarlardaki tarihi fotoğraflara bakarak sohbet ederken, “Biliyor musunuz” dedi, “Bu binayı Deniz Baykal’a borçluyuz”… Bir an için şaşırdığımı görünce anlattı. 1936′da, tek parti döneminde CHP tarafından temeli atılıp 1937′de “Dedikodu yapma, spor yap!” sloganıyla açılmış olan Halkevi binası, 1950 sonrası yıpranmış ve metruk hale dönüşmüş! Önceki başkan Mansur Yavaş, binanın kullanılabilir hale getirilmesi için girişimlerde bulunmuş ve Deniz Baykal’a da başvurmuş. CHP’nin sağladığı finansmanla, eski taş bina restore edilip kullanıma açılmış. Beypazarı’nın önceki ve şimdiki başkanlarının MHP’li olduğunu anımsatarak bu “uygarlık dayanışması”na hayran kaldığımı vurgulamalıyım. Yerel yönetim-sivil toplum işbirliği konusunda da kış keman okulu bir örnek olay, umarım başına kim gelirse gelsin, yerel yönetim bu yaklaşımını sürdürür.

aysedeniz-sakpinar-2001 aysedeniz-gokcin-cso-2010 aysedeniz-sakpinar-2010

CLARA’YA ÖYKÜNEN AYŞEDENİZ
Madem çocuklarla başladık, kemandan piyanoya geçip “dünün çocuğu, bugünün genç kızı”yla devam edelim. Yanda göreceğiniz fotoğrafları özellikle kullandım. Birincisinde şef Ender Sakpınar’ı 2001 yılında yanında küçük bir çocukla görüyorsunuz, ikincisinde ise Clara Schumann saç tuvaletli genç bir piyanisti! Rastlantıya bakın ki CSO’daki konserin şefi, gene Ender Sakpınar’dı. Bilkent Müzik Lisesi’ni bitirdikten sonra lisans öğrenimini kazandığı bursların da desteğiyle ABD’nin en iyi müzik okul seçilen Eastman’da tamamlayan, ardından gene burslu olarak Londra’daki Kraliyet Müzik Akademisi’ne ünlü Christopher Elton’un master öğrencisi olarak kabul edilen Ayşedeniz Gökçin (d.1988), müziğiyle birlikte kültürünü de geliştiren bir genç. Schumann yılında, bestecinin büyük aşkı, eşi Clara Schumann için yazdığı bu konçertoyu seslendirirken, kendisini olduğundan biraz büyük gösteren saç tuvaletini, Clara’nın anısına özel olarak yaptırtmış.
Ama önemli olan saç tuvaleti değil, yorumuydu tabii ki… Yıllardır hep bulunduğu yaşın üzerinde bir olgunlukta çalma başarısı gösteren Ayşedeniz, araştırmacı kişiliğiyle geliştirmeyi sürdürdüğü kültürünün yansımasıyla sarmaladı konçertoyu… Görkem yaratmaktan, forte vurgulardan özenle kaçındı, dikkatli pedal uygulamalarıyla fevkalade yumuşak, bestecinin esin kaynağı aşkına yaraşır bir duygusallıkta yapıtı seslendirdi. Kadife gibi bir tuşeyle, yapıtın şiirselliğini, lirik câzibesini, Sakpınar yönetimindeki orkestranın dikkatli eşliğiyle ulaştırdı bizlere… 12 yaşında çocukken Enka Sinfonietta’yla Chopin çalan, şimdi 22’sinde Schumann’a böylesine duygu yüklü bir yorum getiren genç piyanistimizi bakalım 32’sinde nerelerde göreceğiz?
mahir-kalmik-cso-konserinde Bu konserin dinleyicileri gerçekten şanslıydı, çünkü Ayşedeniz’in ardından, ülkemizin yetiştirdiği en iyi üç kornocudan biri olan Mahir Kalmik de (d.1972), o inanılmaz tonuyla Strauss’un 1. Korno Konçertosunu seslendirdi. Frankfurt Operası’nın birinci kornocusu olan ve Mainz Müzik Yüksek Okulu’nda ders veren Mahir Kalmik’i dinlemek için, Ankara’nın en iyileri olan Cem Akçora ile Sertan Sancar başta olmak üzere pek çok kornocu ve öğrencinin salonda bulunduğunu görmek de çok güzeldi.

No Comments

Ceren ve Rusalka: İki Peri Kızının Peşinde..

Cuma ~ Ocak 01, 2010 by admin Posted in Cumhuriyet Yazıları

Yansımalar / Şefik Kahramankaptan, 29 Ocak 2010

cereni-anma-toreni cagatay-akyol

Ceren ve Rusalka:
İki Peri Kızının Peşinde..

İki peri kızının peşinde, İstanbul ve Antalya yollarını arşınlayıp döndüm Ankara’ya… Kim mi bu peri kızları? İlki, “meleklerin çalgısı” arpin ustası, gönülden eğitimci, Atlantik okyanusunun sularında yitirdiğimiz Ceren Necipoğlu… İkincisi ise Slav masallarının su perisi Rusalka…
Önümüzdeki Haziranda Ceren’i Rio Arp Festivali dönüşü okyanusa düşen Air France uçağında yitirişimizin birinci yılı dolacak. Acısı hâlâ çok taze… Sevgili ablası İmre Tüylü, Arp Sanatı Derneği Başkanı Şirin Pancaroğlu ve çocukluk arkadaşı Soner Çakılkaya elele verip, Yapı Kredi Bankası’nın da desteğiyle iki CD ve bir öyküden oluşan Ceren kitabını hazırladılar, Kalan Müzik de bu albümü yayımladı. Ceren’in doğum günü olan 18 Ocak’ta CRR’de bir anma toplantısı ve dinleti düzenlenerek, “Bir Kitap Gibi” adını taşıyan bu albümün tanıtımı yapıldı.
Ceren’in tüm sevenleri oradaydı. Öğretim üyeliği yaptığı Eskişehir Anadolu Üniversitesi’nin iki eski rektörü Engin Ataç, Fevzi Sürmeli, göreve yeni başlayan rektör Davut Aydın, Konservatuvar Müdürü Yaşar Hoşcan, ASO Genel Müzik Direktörü Burak Tüzün, piyanistler Toros Can, Serla Balkarlı Can, Lilian Tonella Tüzün, arkadaşları, öğrencileri… Ceren’e eser adamış Amerikalı besteci Garrett Byrnes, İranlı besteci Amir Mahyar Tafreshipour, Hasan Uçarsu, Danyal Mantı biraraya geldiler, tanıştılar, yitip giden bir peri kızının anısında yeni dostluklar oluşturdular. Dinletide gençler ve hocaları Pancaroğlu’nun yanısıra, Ankara’dan usta arpist Çağatay Akyol da vardı.
Gösterilen belgesel film ve ardından dinletide, çok duygusal bir hava esti CRR Konser salonunda…
Sanki gözyaşları Ceren’in yitip gittiği okyanusun sularına karışıyordu… Bu acı yitik, arp sanatına ilginin artmasına yol açtı… Kalan’dan çıkan iki CD’den oluşan “Bir Kitap Gibi”yi edinin, dinleyin ve okuyun.

p1190042 p1190145

MASAL PERİSİ RUSALKA’NIN AŞKI
Çek operasının yüz akı, Antonin Dvorak’ın Rusalka operasını, Aytaç Manizade’nin rejisiyle 19 Ocak akşamı Antalya’da Haşim İşcan Kültür Merkezi’nin son koltuğuna kadar dolu salonunda izledim. Dvorak’ın toplam on operasından dokuzuncusu olan Rusalka, konusunu Andersen’in deniz kızı öyküsünün Slav versiyonu olan bir masaldan alır. Bir su perisinin, insan bedenine bürünüp, insan gibi bir aşk yaşama isteğinin sonunda uğradığı hüsranın öyküsüdür… Yazılışından 109 yıl sonra ilk kez sahnelendi Türkiye’de…
Manizade, masalsılığı teknolojik olanakları çağcıl bir anlayışla kullanarak ekibiyle birlikte ortaya bütüncül ve çarpıcı bir görsel-işitsel şölen çıkarmış. Şatafat yok ama minimalist yaklaşımla da ne denli etkileci ve anlaşılır olabileceğini kanıtlıyor bu çalışma. İki soprano bir mezzodan oluşan su perisi üç kızkardeş, bellerinden çelik tellerle sofitten sahneye partilerini söyleyerek ağır ağır iniyor. Böylece izleyiciye, eserin yapısıyla ilgili ilk mesaj çarpıcı biçimde verilmiş oluyor. Yapıtın değişik sahnelerinin geçtiği ortamlar, projeksiyonla yansıtılarak vurgulanıyor. Seçilen su hareketlerinin müzikle eşgüdümlü olması, hareketin filmde neredeyse kesintisiz devam etmesi, rejisörlerin önüne hep dikilen “duraganlık” tehlikesinin aşılmasına yardımcı oluyor.
Sahnede fiziksel olarak yer verilen ögeler, epik bir anlayışı yansıtıyor. Biçim ve renkleriyle hem yabancılaştırma, hem eşanlamlandırma efekti görevi yapıyor. Geyik ve Rusalka’nın safiyeti temsil eden “beyaz”la, aldatma, ayartma gibi duyguları temsil eden geyik boynuzu ve aslında bir büyücü olan konuk prensesin “kırmızı”yla eşleştirilmesi, öz-biçim ilişkisinin yansıtılmasına yardımcı olan seçimler. Büyücü Jezibaba ile cadı yabancı prensesin fantastik saç tasarımları, hem çizilen tiplemeyi bütünlüyor, hem de iki karakterin gerçeküstü güçleriyle ilgili ipuçlarını veriyor. Manizade’nin bu reji çalışmasında giysilerin tasarımını yapan Ayşegül Alev ile sahne tasarımını projeksiyonla birlikte hazırlayan genç Çağda Çitkaya’yı kutluyorum. Mustafa Eski de istenen ışık ortamını sağlayan isim.
p1190281 p1199969 p1190084

PERİNİN AY ARYASI
Opera tarihinin öndegelen şarkıları arasında yer alan “Ay Aryası”nda ve yapıtın bütününde Rusalka’yı oynayan genç soprano Zişan Damcıoğlu gayet doğal, zorlamasız ve sağlam söyleyişiyle, gelecekte çok daha ciddi rollere aday olduğunu gösteriyor. Prenste tenor Göksel Yaran, rolünün ikilemlerini hem sahne duruşu, hem sesiyle kusursuz denilebilecek biçimde yansıtıyor. Su cini Vodnik’te bas Engin Suna rolüne çok yakışmıştı, iki küçük entonasyon kazası dışında, partilerini temizce ve duyguyu yansıtan vurgularla söyledi. Jezibaba’da mezzo Serap Çiftçi, yabancı prenseste soprano Sevinç Bilgin Rusalka’nın kardeşleri üç peri kızında sopranolar Sema Çavuşoğlu, Ebru Etizer ve mezzo Seda Uzmen görevlerini yapıyor. Karakter rollerinde, aşçı yamağında Sinem Baddal ile bekçide Oben Bostancı , uygun tiplemeler yaratarak, masalların komik yanını da vurguluyor.. Yapıtın özgün Çek dilinde hazırlanılmış olması, sanatsal anlamda iyi algılanmasını sağlıyor. Türkçe metin ise ekranda akıtılıyor. Şef Alexandru Samolia yönetimindeki orkestra, Dvorak müziğini gayet temiz icra ediyor.
Yapıtın bütüncül çerçevesinin oluşumuna önemli bir katkıyı da, kısa bale sahnesini hazırlayan Uğur Seyrek yapmış. Seyrek’in neoklasik-çağcıl karışımı kendine özgü hareketlerini de içeren bu bale, iskeletlerle bir ölüm dansına dönüşerek yapıtının tümünde gözetildiğini gördüğüm öz-biçim ilişkisini güçlendiren bir işlev de görüyor. Stutgart’ta çalıştığı yıllardan bu yana hep sadece çağdaş bale koreografileri yapan Seyrek’in ilk opera içi bale çalışması alkışa değer.
Erdoğan Davran döneminde parçalanmış binalardaki sıkıntılardan kurtulup Haşim İşcan Kültür Merkezi’ne geçen Antalya DOB, sahneye yansıdığı kadarıyla bu uygun altyapıya da yaslanarak hızlı bir atılım içinde görünüyor. Müdürlük görevini de üstlenen Aytaç Manizade ve ekibinin hız kesmeden bu atılımı sürdürmesini dilerim. Bir dileğim de Rusalka yapımını rotasyon sistemi içinde, gelecek sezon sahnelemek üzere, bu kez Ankara DOB’un başında olan Erdoğan Davran’ın kapması, bu güzel yapımın Ankara’nın solistleri ve korosuyla aynı çerçevede Başkent izleyicisine de sunulmasıdır. Yıllar önceden Ay Aryası çalışan sopranolarımızın varlığını biliyorum Ankara’da…
p1190364 p1190164

No Comments

Türksoy Opera Yıldızları : Alınacak Dersler, Zorlanacak Olanaklar…

Cuma ~ Ocak 01, 2010 by admin Posted in Cumhuriyet Yazıları

Yansımalar / Şefik Kahramankaptan, 22 Ocak 2010
tatarkazakkirfizturk-solistler agadi-gulnaz

Türksoy Opera Yıldızları :
Alınacak Dersler,Zorlanacak Olanaklar…

Almanya’nın Essen ve Macaristan’ın Peç kentleriyle birlikte seçilen İstanbul’un Avrupa Kültür Başkenti etkinlikleri havaî fişek gösterileriyle başlatılırken, biz de Ankara’da TÜRKSOY opera yıldızlarını Aida operasının başrollerinde izledik.
Önce, artık iyice markalaşan bu kısaltma adın ne anlama geldiğini kısaca anımsatalım: Açık adı Uluslararası Türk Kültür Teşkilatı, merkezi Ankara’da, dili Türkçe, kurucuları Türkiye, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Türkmenistan ve Azerbaycan. Şimdiki genel sekreteri, Kazakistan’ın eski kültür bakanlarından kemancı Prof. Düsen Kaseinov. 1993′deki resmî kuruluştan sonra Rusya Federasyonu’na bağlı Altay, Başkırtistan, Yakut, Saha, Tuva, Tataristan ve Moldova’ya bağlı Gagavuz Özerk Bölgesi de KKTC ile birlikte “gözlemci” statüsünde örgüte katıldılar.
Asya Türk Cumhuriyetlerinin Sovyetler Birliği’ne dahilken, hem kendi öz ulusal kültürlerini koruyup geliştirme, hem de evrensel sanatlarda ilerleme konusunda büyük mesafe aldıklarını biliyoruz. Sovyetler’in dağılmasından sonra uluslararası hareket ve değişim olanağına kavuşan sanatçılar kısa sürede dünya sahnelerinde boy göstermeye başladılar. Bu ülkelerden gelip Bilkent Senfoni Orkestrası’nda hâla çalmakta olan çok sayıda müzisyen bulunuyor.
İLK AKLA GELENLER
TÜRKSOY coğrafyasında opera-bale alanında geniş bir alışveriş, işbirliği başlatılması için geçtiğimiz hafta Ankara’da üye ülkelerin opera-bale müdürlerinin katıldığı bir toplantı yapıldı, işbirliği anlaşmasına imza atıldı. Böylece daha önce başlatılmış arayışların, daha ilkeli, düzenli biçimde yaygınlaştırılması belgeye bağlandı. Bizden dili Türkçe bazı yapıtların üye ülkelerde turne yapması, şancılarımızın gidip Asya operalarında söylemesi, yönetmenlerimizin gidip yapıt sahneye koyması, koreograf ve dansçılarımızın ortak projelerde yer alması artık sürpriz olmayacak. Doğaldır ki, aynı biçimde bu ülkelerden iyi yetişmiş sanat insanlarının, kalite sahne yapıtlarının Türk izleyiciye sunulması da mümkün olacak. Burada el birliğiyle düşmemek gereken tuzak ise, sürekli sadece folklörik işlerin, halkoyunu ekiplerinin bu çerçevede görülüp, kendi kendimizi kandırma tuzağıdır!
Yapıt değişimi alanında ilk elde yapılabilecek hazır işler var. Örneğin Adnan Saygun’un Mehmet Ergüven rejisiyle Ankara’da sahnelenen “Kerem” operası, bence gönderilmeye aday, hazır bir yapıttır. Azerbaycan’dan yaşayan önemli besteci Arif Melikov’un Nazım Hikmet’in “Ferhat ile Şirin”i üzerine bestelediği , Yuri Grigoroviç koreografisiyle dünya bale literatürüne kazandırılmış, başta St.Petersburg olmak üzere çeşitli kentlerde sergilenmiş “Bir Aşk Masalı” balesi Türkiye’de yeni bir anlayışla hazırlanıp sahnelenebilir. Gene Adnan Saygun’un, Niyazi Tagizade şefliğinde 1973′de İstanbul’da iki kez sahnelendikten sonra, uzunluğu ve güçlük derecesinin yüksekliğinden olsa gerek, adeta unutturulan “Köroğlu” operası ortak bir proje olarak ele alınıp, günün koşullarına uygun bazı kısaltmalarla ortaya yeni bir yapım çıkartılabilir. Bu öneri listesini uzatmak mümkündür…Yetişmiş,çok kaliteli şancılarımız var, onların Batı’da olduğu kadar, Asya’da da sahneye çıkabilmeleri için bir vizyon geliştirilmelidir.
selamda aida-amneris

SÖZDE DEĞİL, ÖZDE YILDIZLAR
Gelelim Aida’daki konuk solistlere… Aida’da Kazak soprano Gülzat Daurbayeva, güzel sesi ve tekniğini birleştirerek, hiç bağırmadan, forse etmeden örnek bir temsil çıkardı. Abay Kazak Devlet Operası’nın solisti olan Gülzat Hanım, daha önce izlediğimiz bizden ve Avrupa’dan pek çok Aida solistinden daha başarılı biçimde roldeki aşk, hüzün ve acı içeriğini yansıttı. Kırgız mezzosoprano Asel Bekbayeva, Amneris’te oylumlu ve yeterli koyuluktaki sesi, tizlerde de, peslerde de entonasyonunu hiç yitirmemesi ve sahnesiyle “mükemmel” nitelendirmesini haketti. Radames’te Tatar tenor Ahmet Agadi, zorluklarla dolu partilerinde, daha önce gelen Avrupalı tenorlardan daha iyi bir performans çıkardı. Marinski ve Kazan operalarının solisti olan deneyimli Agadi, yer yer ara seslerde entonasyon yitirdi, ikinci perdede hafifçe detone oldu ama yüksek volümü, tizlerdeki sağlamlığıyla alkışı haketti. Aida, tüm dünya sahnelerinde ve bizte oynanmaya devam edeceğine, Aspendos Festivali’nin de demirbaşı olduğuna göre, artık bizden bir Radames çıkarmak zorundayız. Operamız, kendi tenorlarına yeniden bir gözatmalı, gençlerin bu tür roller için yetişmesine olanak tanımalı. Önyargılardan sıyrılarak bakıldığında, bir değil, birkaç Radames birden bulunabileceğine inanıyorum.
Bu temsilde bassolar, Il Re’de Mithat Karakelle, Ramfis’de uzun süredir sahnede göremediğimiz Tuncay Doğu görevlerini yaptılar. Amonasro’da bariton Çetin Kıranbay, hem dramatik sahnesi, hem de role oturan sesiyle başarılıydı, her zaman hazır olduğunu gösterdi. Role oturmamış olan, Sacerdotessa’da Begüm Mengü’nün sesiydi, rahiplerin gizemli ilâhisi için, biraz daha koyu ve sallantısız bir soprano ses gerek. Koro, özellikle de kadınlar korosu iyi hazırlanmıştı. Bu temsilde orkestrayı da, koroyu hazırlayan genç İtalyan Alessandro Cedrone yönetiyordu. Dikkati, müzik-sahneüstü uyumunaiçin gayreti ve dikkati nedeniyle kendisini kutlamak gerek. Nasıl bir dönem Anotino Pirolli genç bir müzikçi olarak geldiği Türkiye’de kendisi de olgunlaşıp uluslararası alanda aranır hale geldiyse, Cedrone de Ankara’da yakaladığı fırsatı iyi kullanıyor.

BİNALAR, BİRİKİM VE BELLEK!
Aralarda Kazakistan’ın Ankara Büyükelçisi Bagdad Amreyev’le kısaca sohbet ettik. Yazar olduğumu öğrenince ne sordu biliyor musunuz? Opera binalarını! Ankara’nın yeni opera binası gereksinimi konusunda yazıp yazmadığımı! Âdeta utanarak, “en fazla yazı yazdığım konu” olduğunu söylemekle yetindim. Tam 2010 Avrupa Kültür Başkenti havaî fişekleri atılırken, Büyükelçi İstanbul Atatürk Kültür Merkezi’nin son durumunu da sordu, kısaca “hukukî sorunların aşılmasına çalışılıyor, hâlâ kapalı” demekle yetindim.
Söz gene binadan açılmışken, dilerim ki TBMM’deki milletvekilleri birkaç adım yürüyüp Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi’ndeki Ankara Mimarlar Odası ile Finlandiya Büyükelçiliği’nin ortaklaşa düzenlediği “Saklamak ve Paylaşmak. Finlandiya’da kamu yapıları: Müzeler ve Kütüphaneler” başlıklı sergiyi gezsinler. Nüfusu sadece 5 milyon olan (Ankara kadar) bu ülkenin Ankara Büyükelçisi Kirsti Eskelinen katıldığım açılışta, “İyi kitaplıklar ve müzeler bir toplumun vatandaşına verdiği değeri, vatandaşlarını eğitme çabalarını, çözümler bulma ve yeni öngörüler yaratma vizyonunu gösterir” dedi. Her yıl yaklaşık 4 milyon Finli kitaplıklardan yararlanıyormuş, bu nedenle de bu mekânlara “ortak oturma odası” yakıştırmasını yapmışlar. Büyükelçi “Kitaplıklar bizim entellektüel birikimimizin, müzeler ise ortaklaşa belleğimizin yuvasıdır” diye ekledi. O güzelim yapıların fotoğraflarını, planlarını, maketlerini görmek yetmez, bu saptamalar kulağa küpe olacak cinsten!
Söz böyle opera, kitaplık, müze gibi “bina”lardan açılınca, usuma hep, “Benim oğlum bina okur, döner döner gene okur!” deyimi geliyor nedense!

No Comments

Tüm Zamanların En İyi Piyano Bestecisi 200 Yaşında…

Cumartesi ~ Ocak 01, 2010 by admin Posted in Cumhuriyet Yazıları

Yansımalar / Şefik Kahramankaptan, 15 Ocak 2010

delacroix_chopin idil-biret gulsin-onay

Tüm Zamanların En İyi Piyano
Bestecisi 200 Yaşında…

2010 tüm dünyada doğumunun 200. yılı nedeniyle “Chopin Yılı”… Bu yıldönümü doğallıkla dinleti izlencelerine de yansıyor. Bizde Chopin Yılı’nın ilk dinletisini 2 Ocak’ta piyanist Emre Şen, ÇSM’de verdi. Ardından CSO 7-8 Ocak günleri haftalık programında bestecinin iki numaralı piyano konçertosuyla Gülsin Onay’ı konuk etti. Yıl boyu her zamankinden daha sık Chopin duyacağımıza kuşku yok.
Türkiye’de Chopin denilince genellikle ilk akla gelenler, Cenaze Marşı, İdil Biret ve Polonez’lerdir. Bando için uyarlamasını sıkca duymaya alıştığımız Cenaze Marşı, Chopin’in si minör sonatının üçüncü bölümüdür. İdil Biret, dünyanın sayılı piyanistlerinden biri olarak Chopin’in tüm yapıtlarını CD kaydı yapmış az sayıdaki isimden biridir. Müzikle yakından ilgilenmeyenler için Chopin’in tüm parçaları birer Polonez’dir!
KISA, ACILI BİR YAŞAM
Kimdir Frederic François Chopin? Bu soruya rahatlıkla “Gelmiş geçmiş en büyük piyano müziği bestecisi” yanıtını verebiliriz. Adı piyano ile özdeşleşen Chopin, kısa ömrüne ülkesi Polonya’nın kültürünü, ruhunu, halkının çektiği acıları, kendi aşklarını, özlemini ve ruh durumunu yansıtan yüzlerce piyano yapıtı sığdırmıştır. 22 Şubat 1810′da Polonya’nın Zelazova-Vola kentinde doğup, 17 Ekim 1849′ da henüz 39 yaşındayken Paris’te veremden ölen Chopin, Varşova’da annesinden aldığı derslerle başladığı piyanoda ilk Polonezini 8 yaşında bestelediğinde, basın “bizim de dahilerimiz var ama ne yazık ki duyurmasını bilmiyoruz” diye yakınmış. 19 yaşında Viyana’ya giden, herkes tarafından Polonya’nın en büyük piyanist ve bestecisi kabul edilen Chopin, 1831′de Varşova’nın yeniden Rusların eline düştüğü haberi gelince, Schumann’ın “çiçeklerin arasına saklanmış silahlar” diye nitelendireceği on iki numaralı etüdünü yazarak Paris’te yerleşme kararı alacaktı.
Avrupa’yı saran barut kokularından habersiz, eğlence yaşamıyla tanınmış Paris’te değişik müzisyenlerle tanıştı. Rossini, Lizst, Hertz, hep Paris’teydi. Chopin’in en iyi arkadaşı ise Lizst olacaktı. Lizst’le piyanistlik konusunda tatlı bir rekabet de yaşamasına karşın, herkes Chopin’in bir numara olduğu kanısındaydı. George Sand ile arkadaşlığı, bu arada içine düştüğü başka aşklar, seyahatler ve hastalık, Chopin’in ömrünün son 19 yılının bir özetini verir. Büyük bir yurtsever olan Chopin’in cenazesinde vasiyeti üzerine, Mozart’ın Requiem’i seslendirilmiş, kalbi çıkarılarak Polonya’ya gönderilmiştir.
OLGUN BAŞLADI, OLGUN BİTİRDİ
Chopin bir olgunlaşma süreci yaşamamıştır. Çünkü 20’li yaşlarında yazdıklarıyla, ölümünden hemen önce yazdıkları aynı olgunluk düzeyindedir. Büyük destanlar yaratmaya uğraşmak yerine, küçük çerçevelerde duygu yüklü ezgiler yaratmayı yeğlemiş, Polonya türkülerinin yankısı hep kulaklarında “polonez”ler, “mazurka”lar bestelemiştir. Ünlü Fransız yazar Andre Gide, onun sanatını şöyle özetlemiştir: “Chopin’de ışık oyunları, su şırıltıları, rüzgâr esintileri, yaprak hışırtıları vardır. Yüksek sesle konuşmaz; iddialı bir şey söylemez. Hafifçe değinir geçer. Bu kadarıyla içinize işler, mest eder, kandırır. Ne denli alçak sesle, çekinerek, sıkılarak konuşursa, biz onun ne demek istediğini o denli iyi anlarız”.
Chopin’in günümüzde bilinen portrelerini çizip boyayan ünlü ressam Delaxroix, onu yaşamında gördüğü tek gerçek sanatçı olarak nitelendirmiştir.
Chopin’in yapıtlarında iki karşıt duygu egemendir. Bir yanda coşku, haykırış vardır, öte yanda yumuşaklık ve çekingenlik. Chopin, bu karşıt duyguları eserlerinde birbiriyle çatıştırmak yerine, bağdaştıran, birleştiren bir ezgisel bütünlük oluşturur. Chopin’in bu özelliğini Liszt şöyle anlatmıştır: “Yaradılışında binbir ayrı renkli çizgi vardı. Bu çizgiler de birbiriyle çatışır ve kesişirdi. Yine bu yüzden, bu çizgiler bir araya gelir, birbiriyle kaynaşır, böylelikle birer birer görünmez, fakat bir bütün ortaya çıkardı”. İç dünyasını dışa vurmaktaki çekingenliğini çok iyi analiz eden Schumann, Chopin’in iç dünyasının, eserlerindeki durak ve susuşlardan anlaşılabileceğini söylemiştir. Senfoni ve opera yazmamasına, piyano konçertosunda da ikiden ileriye gitmemesine karşın, Chopin’in her piyano yapıtında orkestral bir zenginlik algılanır.
BEKLENEN İKİ KİTAP
Chopin’in müziği, Polonya ile Türkiye arasında da hep olumlu bir kültür köprüsü görevi görmüştür.
Chopin müziğini sürekli ve başarıyla seslendirmeleri nedeniyle İdil Biret’in Polonya Hükümetinden iki, Gülsin Onay’ın da bir nişanı bulunuyor. Biret’in ayrıca komple Chopin kayıtları nedeniyle Varşova’ da Chopin konkuru jürisinin verdiği özel “Grand Prix du Disque Fréderic Chopin” ödülü de (1995) bulunuyor. Biret’in Ankara’da Polonya nişanını alırken yaptığı konuşmadaki şu değerlendirmesi, dikkatle üzerinde durulmaya değer: “Chopin’in dünyası piyanistler için biraz da tehlikelidir. Zira Chopin’ın eserlerinin derinliğine girdikten sonra hiç bir diğer bestecinin onun piyanoda ulaştığı mükemmelliğe erişemediğini düşünürüz. İşte Chopin’ın vardığı bu mükemmelliği kendi çizdiği gelenekler içinde kalarak yorumlarında yansıtabilmek günümüz piyanistleri için büyük bir meydan okumadır. Chopin’in bütün eserlerinin plak kayıtlarını yaparken ve bu eserleri Türkiye’de, Polonya’da ve Dünyanın diğer bir çok ülkesinde konserlerimde icra ederken bunu daima hissettim.”
Gülsin Onay da, “Chopin’in eserleri doğumundan 200 sene sonra bile dinleyicileri aynı tazelikte etkiliyor. Bu mucizevî iletişime onu her yorumlayışımda tanık oluyorum. İnsanlık, Chopin’in müziğiyle şüphesiz daha nice yüzyıllar boyunca beslenerek zenginleşecektir.” diyor.
Biret Chopin yılında bestecinin ülkesinde Krakov’da 19-20 Şubat’ta Kazimierz Kord yönetimindeki Krakov Filarmoni Orkestrası eşliğinde Chopin’in birinci piyano konçertosunu seslendirecek, 22 Şubat’ta da Lublin’de besteci anısına bir resital verecek. Yıl boyu, başta İngiltere, Almanya ve Amerika’daki programları olmak üzere Chopin yapıtlarına yer verecek olan İdil Biret, Andre Gide’in Ömer Bozkurt tarafından dilimize çevrilen “Chopin Üzerine Notlar” adlı kitabına da bir önsöz yazdı. Andre Gide’in değindiği yapıtların İdil Biret icrasıyla toplandığı CD’nin ek olarak yer alacağı kitabın Can Yayınları’ndan bugünlerde dağıtıma verilmesi bekleniyor. Bu arada Aydın Büke’nin Chopin’in yaşamöyküsünü değişik kaynaklardan yararlanarak anlattığı “Tuşlara Adanmış Bir Yaşam” adlı kitabı da yayımlandı. Bu yılın belki de en kalıcı işleri herhalde bu iki kitap olacak.

No Comments

DOB, CSO, BSO ve Şimdi de Huzurlarınızda Ankara Filarmoni…

Cuma ~ Ocak 01, 2010 by admin Posted in Cumhuriyet Yazıları

Yansımalar / Şefik Kahramankaptan, 8 Ocak 2010

weisenin-asansor-gosterisi guloya-altay-kweise1

DOB, CSO, BSO ve Şimdi de Huzurlarınızda Ankara Filarmoni…

Kişinin düzenli olarak “canlı” yayımlanan bir programa katılması hayli bağlayıcıdır. Yıllar boyunca, her Çarşamba, TRT Radyo-3′de Vefa Çiftçioğlu’nun “Müzikli Söyleşiler” programına telefonla katılarak, başta Ankara’nın müzik gündemi olmak üzere çeşitli konularda katkıda bulundum. Buna iş gezisinde veya toplantılarda yakalandığım çarşambalar da dahildir, Vefa cep telefonundan arar ulaşırdı bana… Bu emek ve katkı için TRT, bir kuruş bile ücret ödemedi! Geçen yıl da, “programda fazla konuşma var” denilerek bu bağlantıların kaldırılması istenmiş, böylece ben de çarşambaları özgürlüğüme kavuşmuş oldum!
2009′un son çarşambası, bir yandan çalışır, bir yandan radyoda programı dinlerken, telefon çaldı,
karşımda Vefa, ” Birazdan bağlanacağız, yılın bir değerlendirmesini yapsanız” demez mi? Kafamı ancak toplamaya çalışırken bağlantı sağlandı, ben de kısaca kurumlara göz atıverdim.

DOBGM’nde yapılanma
Gerçekten de acaba geriye dönüp baktığımızda, iz bırakıcı ve kurumsal anlamda yapıcı neler kalmıştı geriye? Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü’nün eşgüdüm sağlayıcı bir üst kurum olarak yapılanması ve böylece Ankara’nın da, diğerleri gibi bir müdürlük olarak çalışmaya başlaması önemliydi. Yapıtların kentlerarası değişimine başlanması, tüm müdürlüklere her yıl en az bir Türk bestecinin yapıtının sahnelenmesi ilkesinin getirilmesi, duyarlılıkla uygulanması gereken olumlu ilkeler. Bir yılda daha yeni başlanabilen yapıt değişimi uygulamasıyla sağlanan tasarrufun 500 bin lira civarında olduğu geldi kulağıma.
Demek ki 2010′da tasarruf daha büyük olacak ve yeni yapımlara daha fazla kaynak ayrılabilecek. Umuyorum, yerli tasarımlı, bizim bestecilerimizin özgün müzikleriyle, “ben yaptım oldu!” demeden, iyi ekip çalışmalarıyla hazırlanacak kaliteli işlerin sayısında da artış görülmeye başlanır.
Uzun süredir unutulmuş, yetişkin şancıların da kaliteli şan pedagoglarıyla çalışması gerektiği gerçeği anımsandı geçen yıl… Finlandiya işbirliğiyle ünlü şan eğitimcisi Tom Krause ile , drama ve anlatım-dışavurum uzmanı Eija Tolpo, Ankara’da on günlük bir ustalık sınıfı düzenlediler. Aspendos’tan başka, İstanbul’da da bir opera festivali düzenlenmesi kararlaştırıldı. Bir zamanlar “Lir” adıyla yayımlanan Opera-Bale gazetesi de yeniden yayımlanmaya ve izleyicilere dağıtılmaya başlandı. Balede, iki genç dansçı Kadir Okurer ve Can Bezirganoğlu’nun yurtdışı yarışmalarda kazandığı ödülleri de unutmamak gerek.

CSO dinleyiciyi yeniden kazanıyor
Önemli yabancı solist ve şeflerin getirtilebilmesi için destekçi bulma gayretlerinden olumlu sonuçlar alınmaya başlandı. Son iki yılda sınavla alınan gençlerle orkestra yeni bir ivme kazandı. Bunda Doğuş’un yenilediği salonun müzik için olumlu koşullar yaratmasının da büyük etkisi oldu. İnternet üzerinden bilet satışına başlanmasıyla dinleyici sayısında artış da görülüyor.
Ayrıca genel müzik direktörü Rengim Gökmen’in özenle üzerinde durduğu, seslendirilmesi geniş kadro ve çokça prova isteyen büyük senfonik yapıtların programlarda yer alması, Türk bestecilerin yapıtlarının kayıt altına alınmaya başlanması olumlu gelişmeler. Ancak CSO 2009′u da başkemancısız geçirdi. Birinci derece keman üyelerinin sırayla başkemancı sandalyesine oturması uygulaması devam etti. Bakalım ne zaman önce başkemancı yardımcısı sınavı açılacak ve orkestranın ne zaman sürekli bir başkemancısı olabilecek?

Bilkent’te dinleyici profili değişiyor
Dinleyici sorunu hiç yaşamayan Bilkent, 2009′da çizgisi korurken, “Mybilet” sistemi üzerinden satış uygulamasıyla sayıyı arttırdı ve çeşitlendirdi. Büyük talep alacak kimi konserler artık iki gün olarak konuluyor programa… Ancak CSO ile BSO’nun konser günlerinin çakışmasının 2009′da da önüne geçilemedi.
BSO, 2009′u genel müzik direktörü Klaus Weise’nin “gösteri”siyle uğurladı. Yeni yıl konserleri genellikle hafif müziklerden oluşan programlarla hazırlanır, içinde küçük şakalar, espriler, skeçler yer alabilir! Weise, ilerlemiş yaşına karşın, zinde bir şef olarak, piyanodaki maharetini de sergilemek istemişti.
Gershwin’in Mavi Rapsodi’sini yer yer doğaçlamalara kaçarak seslendirdi. Piyanoyla birlikte birinci keman ve viyolonsel gruplarının yer aldığı platformu icra sırasında indirterek, yeni kazanılmış dinleyicilere sahnenin asansör sistemini de sergilemiş oldu. Korno grubuna bu yıl Frankfurt Operası’ndan gelerek katılan Güloya Altay da şefin verdiği mizansene uygun olarak şuh bir biçimde piyano başına gelip bir soloyu çalarak, Weise’nin gösterisini renklendirdi.
Yılbaşı konserinin tek eksiği “insan sesi”ydi. İyi bir opera şefi olan, tiyatroya yeteneğini de her vesileyle sergilemekten hoşlanan Weise’nin, kendi piyano solistliğinden başka, gene iyi tanıdığı şancılardan bir veya iki solist davet ederek program yapmış olmasını tercih ederdik.

ankara-filarmoni-orkestrasi aulusoy-oorhon

Oda Müziğinde yeni bir girişim
Bizde bir heves başlayan oda müziği grupları nedense süreklilik göstermiyor. Sonunda iş,
“Dışişleri talep yaptığında biraraya gelir çalışır, gider istenilen yerde çalarız”anlayışına dönüşüveriyor. Bu konuda müzisyenleri “motive” edecek “duygusal” bir ortam da ne yazık ki pek bulunmuyor! Oysa oda müziği, çalgıcıların kendi olgunlaşmaları bakımından da önemli bir araç.
Ankara’da nice dörtlü kuruldu, hiçbirinin sesi soluğu çıkmıyor! Bu kez 12 kişilik çekirdek kadrolu bir oda orkestrası için ilk adım atıldı. Girişimci CSO’nun müdürü arpist Çağatay Akyol’du. Orhun Orhon’un şefliğinde çalışıp Çankaya Belediyesi ÇSM’de ilk konserlerini yapan “Ankara Filarmoni Orkestrası”nda CSO’nun değişik yaştaki “genç”lerinden Hasan Tura, Nurperi Yücesoy (keman), Barış Uluçınar (viyola), Onur Şenler (viyolonsel), Umur Koçan (kontrabas), Başkent’ten Özgür Baskın, Senem Büyükkaragöz Akgöl, Ceren Keyman, Damla Bozkurt (keman), Hacettepe’den Ulaş Başkaya (viyola), Bilkent’ten Nazlı Avcı (keman) ve Ece Delikçi(viyolonsel) yer aldılar. Yılbaşına uygun vals-polka ağırlıklı bir programla dolu salondan büyük alkış, Çankaya Belediye Başkan Yardımcısı Ali Ulusoy’dan da kocaman bir çiçek aldılar.
“Filarmoni”sözcüğü, müzikseverlerin, çalgıcı ya da dinleyici-destekçi olarak katıldığı oluşumları anlatır. Üyeleri daimi ve kadrolu değildir, konsere, programa, müzisyenlerin durumuna göre değişebilir. Bu tür bir denemeye yıllar önce Vefa Çiftçioğlu da “Anycra” adı altında önayak olmuştu ama topluluk uzun ömürlü olamamıştı. Bu tür topluluklar, takviyelerle daha geniş kadro isteyen yapıtları da seslendirebilirler. Dileriz, bu orkestra gerçek filarmoni anlayışına uygun olarak, gerekli desteği bulur ve süreklilik kazanır.

No Comments

Karamsarlık,Vefa, Bilinç,İnanç, Umut… Karışık Duygularla Merhaba 2010

Cumartesi ~ Ocak 01, 2010 by admin Posted in Cumhuriyet Yazıları

Yansımalar / Şefik Kahramankaptan, 1 Ocak 2010

turgut-pogun-ve-orhun-orhon-bgsoda-selamda

Karamsarlık,Vefa, Bilinç,İnanç, Umut…
Karışık Duygularla Merhaba 2010

Yeni yılı karışık duygular içinde karşıladım. Ülkemizin ortamı malûm. Bu ortam ve yitirdiklerimiz kişiyi karamsarlığa sürüklerken, insanın öyküsünün, her koşulda benzer biçimde devam ettiğini gördük. Türk tiyatrosunun Ertuğrul Muhsin’den sonra, ikinci babası, anıtı yaşarken dikilenlerden Cüneyt Gökçer nicedir yaşam savaşını hastanede sürdürüyordu, 89 yaşında soluğu kesildi ve sanat camiasının yoğun katılımıyla uğurlandı. Bilkent’in tiyatro bölümünün de kurucusuydu, yıllardır rahatsızlığı nedeniyle aktif hiçbir katkısı olamamasına karşın, kapıdaki tabelada adı “Tiyatro Bölüm Başkanı” olarak hep korundu. Olumlu bir bir “vefa” örneği… Bilkent’teki uğurlama töreninde 94 yaşındaki “Hocabey” İhsan Doğramacı’nın da çelengi vardı ama o da ne yazık ki, bir aydır hastanede yoğun bakımda tutuluyor… Bu arada nice öğrenci yetiştirmiş, oda müziği alanında, şan eşlikçiliğinde ülkemizi yurtdışında hep başarıyla temsil etmiş, mezzosoprano Ezgi Saydam’ın babası Ergican Saydam da sonsuzluğa uğurlandı…
Bu ağır, karamsar havanın yanında, cıvıltılı, insana umut ve mutluluk veren olaylara da tanıklık ettik yılın son haftasında… Gene Bilkent’te Gençlik Senfoni Orkestrası’nın konseri, inançla ve doğru yöntemlerle yapılan müzik eğitiminin nasıl hızlı ve olumlu sonuç verdiğinin bir göstergesiydi. Gençlik Orkestrası denilince akla öncelikle lisans (üniversite) öğrencilerinin oluşturduğu, eksiklerin lise sonlardan tamamlandığı bir yapı gelir. Bilkent’te ise şimdilerde tam tersi bir durum yaşanıyor. Bu bir lise orkestrası ve lisede henüz olgunlaşmamış çalgı dallarından birkaç takviye lisans bölümünden geliyor! Şöyle bir göz atıyorum, arka rahlelerden itibaren yeni katılımlar var lise bir ve ikilerden… Daha düne kadar 23 nisan konserlerinde çalanlar artık gençlik orkestranın üyeleri. Daha yeni Romanya’daki Enescu Yarışması’nda kendi kategorilerinde üçüncülük ödülünü kazanan lisans öğrencisi Aybek Alimov başkemancı yardımcısı, başkemancı Nazlı Avcı’nın ise artık son dönemi, lisansı bitiriyor. Enescu Yarışması’nda birinciliği elde eden Berfin Aksu ise halen dinleyici çünkü o ilköğretim öğrencisi henüz…
Bu kadar genç bir orkestra herhalde basit, hafif yapıtlar seslendirir diye düşünürseniz yanılırsınız!
Şefleri Orhun Orhon’un yaptığı program Sibelius’un Finlandiya’sıyla başladı, ardından olgun yaylı topluluklarının bile uzun emeklerle hazırladığı R.Strauss’un Metamorfozlar’ı geldi. Teknik olarak sorunsuz ve temiz bir icra çıkardı gençler bu zor ve ağır yapıtta… Hâtta ellerindeki kalitesiz, kötü enstrümanların bazılarına icra sırasında çıkardığı güçlükleri bile “âdeta birer profesyonel gibi aşmasını bildiler.

Pöğün’ün “Yol”u ilk kez…
Programda bir “dünya prömiyeri” de vardı. Yıllar önce öğrenciyken Kültür Bakanlığı’nın açtığı kompozisyon yarışmasında “mansiyon” kazanan Turgut Pöğün’ün “Bilinçlenme Hikâyesi” başlıklı dört bölümlük senfonik yapıtının ikinci bölümü olan “Yol” ilk kez seslendirildi. Demek ki bakanlık, yarışmayla elde ettiği bestelerin sslendirilmesi için pek bir çaba göstermemiş!
Besteci için yazılışından dokuz yıl sonra kağıt üzerindeki notalarının sese dönüşümüne tanıklık etmek ne büyük mutluluk… Üflemeli ve vurmalı çalgıları öykünün anlatılmasında başarıyla kullanan Pöğün’ün yapıtının bir bütün olarak seslendirileceği günü bekliyoruz şimdi. Seslendirmede dikkati çeken bir durum, arp partisinin orkestra deneyimi kazanabilmeleri için gitar bölümünün iki öğrencisi Emre Ünlenen ve Uğur Satılmış’a göre düzenlenmiş olmasıydı. Hele, burslu öğrenci olarak artık BSO’nun tüm fotoğraf çekim işlerini yapan Emre’nin önceki iki yapıtta elinde kamerası çalışıp, sonra gitarıyla sahneye çıkıp, ardından tekrar çekim işine dönüşü pek hoşuma gitti.
Liseli gençler konseri Beethoven’in 1.Senfonisiyle tamamladı. Hepsinin yüzlerinde başarının, iyi bir konser çıkarmış olmanın pırıltısı vardı. Aslında bu sadece gençlerin değil, bir sürecin başarısı… Çocuklar müzik alanında sadece “çalgıcı” olarak değil, küçük yaştan itibaren müzik kültürü ve öz disiplin konusunda da aydınlatılarak yetiştiriliyorlar. Elde ettikleri tını, kimi grupların provaya gelmeden kendi aralarında da yapıtı konuşup tantıştıkları, grup provaları yaptıklarını gösteriyor. Nitekim viyolonsel grup şefi Ferec Necef, konser sonrasındaki karşılaşmamızda ” Hocam, arkadaşların eserin havasını iyi anlamaları için ikinci dünya savaşından fotoğraflar bulup onlara gösterdim” diye anlattı. İşte bilinçli bir çalışma örneği… BMSSF dekanı Işın Metin ile yakın çalışma arkadaşları Orhun Orhon, Turgut Pöğün ve diğerlerinin emeklerinin boşa gitmediğini, kurulan öğretim sisteminin genel anlamda verimli olduğunu görmek sevindirici…

arzu-gamze-kirtil
Kırtıl Kardeşlere bir öneri
Hacettepe Senfoni Orkestrası da , şef Erol Erdinç yönetiminde yılın son konserinde ikiz piyanistler
Arzu - Gamze Kırtıl kardeşleri konuk etti. Ankara Devlet Konservatuarı’nda rahmetli Tulga Cetiz’le başladıkları piyano eğitimini Fransa’da ileri diplomalarla pekiştirdikten sonra hem konsertist hem eğitimci olarak çalışan ikizler, artık pratikte birbirlerinden ayrı. Arzu Lüksemburg’da, Gamze ise Bilkent’te eğitimcilik yapıyorlar. Fransız besteci Saint-Saens’in tanınmış “Hayvanlar Karnavalı” başlıklı iki piyano ve orkestra için yapıtını başarıyla seslendirdiler. Daha önce Ankara’da CSO ve BSO ile birer konserde iki piyano için başka yapıtlar seslendirmiş olan Kırtıl kardeşlerin, sınırlı olan iki piyano için repertuarı genişletmek adına genç bestecilerle yeni kompozisyonlar yazılması için girişimde bulunmaları önerimdir.
HSO konserlerini merkez yerleşkesindeki M salonunda veriyor. Üniversite öğrencilerinin ilgisinin bu konserlere ilgisinin giderek artıyor ve salonu dolduruyor oluşlarını görmek sevindirici. Açılış konserinde göremeyip biraz “sitem” ettiğim rektör Uğur Erdener, bu kez dileyicilerin başında yer alıyordu. Gördüm ki, hem şef Erol Erdinç’in, hemde orkestrayı oluşturan öğretim görevlileriyle lisans öğrencilerinin gözleri başka türlü parlıyor. Demek ki, kimi yöneticilerin konserlerdeki varlığı, orkestracılara psikolojik destek sağlıyor.
Yılbaşı günü yayımlanan bir yazıyı 2010 için iyi dileklerle kapatmak en doğrusu… Her ne kadar ülkede olup bitenler karşısında aklı başında insanların ruh sağlıklarını korumaları gdierek güçleşiyorsa da, tüm sevgili okuyucularıma, sağlıklı, başarılı, mutlu bir yıl diliyorum.

No Comments

Verda Erman-Ayhan Ahıskal:Emekliler, Ama Dimdik Sahnedeler

Cuma ~ Aralık 12, 2009 by admin Posted in Cumhuriyet Yazıları

Yansımalar / Şefik Kahramankaptan, 25Aralık 2009
pc188001 yuruyen-biyik-heykeli1 pc208155

Verda Erman-Ayhan Ahıskal:Emekliler, Ama Dimdik Sahnedeler

“Sanatçının emeklisi olur mu?” diye sorarsanız, “Olmaz” derim. Ama “memur” statüsündeyseniz, zorunlu olarak 65 yaşına gelince sizi emekli ediyorlar. Değerli piyanistimiz, “devlet sanatçısı” Verda Erman (d.1944) memuriyetten emekli oldu, ama bu piyanosundan ve sahnelerden uzak duracağı anlamına gelmiyor. Tıpkı diri kemancımız Suna Kan (d.1936) ve anıtsal piyanist İdil Biret (d.1941) gibi…
1950 öncesinin sanatçı yetiştirme politikasının önemli aracı “Hârika Çocuklar Yasası”ndan yararlanmış ilk üç isim de artık CSO’nun kadrosunda değil SGK’nun listesinde yeralıyor. Erman’ın emekliliği ilginç bir konsere rastladı. “Harika Çocuklar Yasası”nı çıkarttıran ikinci Cumhurbaşkanı, gelmiş geçmiş en sadık müziksever, eski başbakanlardan, ulusal kurtuluş savaşı kahramanı, Atatürk’ün en yakın silah arkadaşı İsmet İnönü anısına CSO’da verilen konserin solisti Verda Erman’dı. 17 Aralık günü CSO solisti olarak çaldı, ertesi sabah ise SGK’da emeklilik işlemleri yapılmıştı ama akşam gene sahnedeydi! Erman, Rengim Gökmen yönetimindeki CSO eşliğinde Brahms’ın 1. Piyano Konçertosunu, her zamanki vakur, ciddî havasıyla, özenle, aslına uygun biçimde seslendirdi. Ne denli yumuşak bir tuşeye ve parmak cambazlık yeteneğine sahip olduğunu da yaptığı bislerde sergiledi.
Orkestra Müdürü Çağatay Akyol, bir plaketle CSO’nun şükranlarını sundu Verda Erman’a… Değerli piyanistimiz de, konçerto çalmayı ilk kez 15 yaşında konçerto seslendirdiği orkestrayla öğrendiğini belirterek, “Emekliye ayrılıyorum ama gene burada olacağım” mesajını verdi. Bu mesaj, tıpkı Suna Kan ve İdil Biret gibi konserlerini sürdüreceğinin muştusuydu. Doğrusu bu emeklilik töreninin biraz daha planlı olmasını beklerdim. İdil Biret’e bu sunuşun dönemin Kültür Bakanlığı Müsteşarı tarafından yapıldığını anımsıyorum. Haberdar edilseydi, bizzat Kültür Bakanı Ertuğrul Günay’ın gelip bu “resmî uğurlama”yı bizzat yapmak isteyeceğini düşünüyorum.
Konserin ikinci yarısında, genel müzik direktörü ve daimi şef Rengim Gökmen yönetimindeki orkestra Çaykovski’nin Manfred başlıklı senfonik şiirini seslendirdi. Programlı, zor, ve uzun yapıt iyi seslendirildi, görkem, doğa tanımları, hüzün ve neşe duyguları başarıyla yansıtıldı. Birliktelik ve uyum iyiydi. Rengim Gökmen özellikle yoğun, ağır, karmaşık yapıtların çözümü ve yansıtılmasındaki ustalığını gösterdi.
Bu arada CSO’da yıllık programı hazırlayan ekibe bir önemli konuyu anımsatmakta yarar var. Yapıtları seçerken, ya da solistlerden, şeflerden gelen önerileri dikkate alırken, lutfen yapıtın seslendirme süresine bakınız. Örneğin Verda Erman Brahms birinci konçertoyu mu seçti, yaklaşık 50 dakikalık ve senfonik özellikleri bulunan bu konçertoyu ikinci yarıya koyar, girişe de daha hafif bir eser seçerek, hem kendinizi, hem de dinleyiciyi rahatlatırsınız. 65 dakikalık Manfred’i de, ilk yarısında kısa, yumuşak bir konçerto yerleştireceğiniz bir başka konserin ana yapıtı olarak seçersiniz. Ama iki yoğun ve uzun yapıtı peşpeşe koyarsanız, hem dinleyiciyi yorar, hem de kendiniz yorulursunuz!

Ahıskal: Sahnede 62 yıl
“Sahne tozu yutmak”, özellikle tiyatrocuların kullandığı bir deyimdir, alışkanlık yapar, bir kez sahne tozu yuttunuz mu, kendinizi kolay sıyıramazsınız! Üstelik, sahne tozunu daha sekiz yaşındayken, babanızı kulisten izlerken uyukladığınız sandalyeden sahneye düşerek yuttuysanız, işte böyle 62 yılın sonunda hâla dimdik sahnelerde bayrak gösterirsiniz! Bu öykü, “Zenne Cevdet” lakaplı ortaoyuncu Cevdet Ahıskal’ın
1932 İstanbul doğumlu oğlu kornocu-aktör Ayhan Ahıskal’ın sahne aşkının başlangıç öyküsüdür.
Tiyatro aşkıyla 1949′da başvurduğu Ankara Devlet Konservatuvarı’na, “sesi küçük” gerekçesiyle tiyatro yerine korno bölümüne alınan Ahıskal, yıllarca Opera Orkestrası’nda kornocu olarak çalıştı ama
1948′de “Arap Mestan” rolüyle başladığı tiyatroculuğu da, orkestradaki görevini aksatmadan hep yaptı. Televizyonun ilk eğlence programını, “Ali (Özoğuz) ile Ayhan”ı hazırlayıp oynadı. Sahne geçmişinde yığınla oyun ve tv dizisi yer alan Ahıskal’ı ben çeşitli operet ve operaların “karakter oyuncusu” olarak sevmişimdir. Çünkü siz hiç farkına varmadan o müthiş “geleneksel tiyatro ve ortaoyunu” bilgisi, espri yeteneğiyle, güncel bir “tuluat örneği”ni repliklerin arasına yerleştiriverirdi. Operadan zorunlu emeklilikten sonra, 1997′den bu yana Ankara Ekin Tiyatrosu’nda karakter rollerine, büyük bir disiplin içinde devam ediyor, turnelere katılıyor.
Büyük oğlu, iyi kemancı Akdeniz Üniversitesi Devlet Konservatuvarı öğretim üyesi Doç. Orhan Ahıskal’la kardeşi Taylan, babalarına bir sürpriz hazırladılar. Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde “Sahnede 62 Yıl” toplantısı düzenlediler. Önce Orhan, taa dedesi Zenne Cevdet’ten itibaren, babasının albümünden derlenmiş bir görsel sunum yaptı. Ardından Taylan, hepsi kendinden değişik yıllarla küçük ve ya “ağabey”, ya da “amca” olarak hitap eden sahne arkadaşları Murat Akar, Murat Atak, Ethem Atınç, Murat Demirbaş ve Bülent Yıldıran geldi, değişik anılarını anlattılar. Anlatıların ortalaması, “Ayhan Ahıskal’ın 62 yıldır sahne tutkusunu büyük bir disiplin, özveri ve örnek bir iş ahlakı anlayışıyla sürdürüyor, bu arada espriden de ödün vermiyor” olmasıydı.
Sıra plaket törenine gelince, çocuklar gene bir sürpriz hazırlamıştı! Çünkü plaket, onca yıl özveriyle babalarının arkasında durup ona destek olan anneleri Aksel Ahıskal’a verildi. Ahıskal’ın mensubu bulunduğu bir dernek de Aksel hanıma ayrıca bir armağan sundu. Herkes “Parsayı Aksel hanım topladı” diye espri yaparken bu kez Ekin Tiyatrosu adına bir “bıyık heykeli” kahkahalar arasında sunuldu. Ak bıyıklarıyla ünlü Ayhan Usta’larına onlar “yürüyen bıyık” lakabını yakıştırmışlardı! Ben de Ayhan Üstada daha nice sağlıklı ve “sahne tozlu” yıllar diliyorum.

No Comments

İlhan Baran’a Hakedilmiş Saygı Sunumu

Cuma ~ Aralık 12, 2009 by admin Posted in Cumhuriyet Yazıları

Yansımalar / Şefik Kahramankaptan, 18Aralık 2009

trio-ege-kopya ilhan-baran-2 yesim-gokalp-2-kopya

İlhan Baran’a Hakedilmiş Saygı Sunumu

12 Eylül 1980 sonrası ülkeyi saran “plaket modası” ve ödül enflasyonuna karşın, adaylık ve karar süreci, sunuluş biçimleri, sunulduğu kişilerin “kalitesi”yle seçkinleşen, gerçek anlamda prestiji temsil eden ödüller de var. Müzik alanında Sevda Cenap And Müzik Vakfı’nın Onur Ödülü Altın Madalyası, bu anlamda ilk ve tek olarak nitelendirilebilir. Tümü öndegelen isimlerden oluşan on kişilik danışma kurulu her yıl üç aday saptayarak bunu yönetim kuruluna bildirir, yönetim kurulu da üç aday arasından birini seçer.
Ödülün bu yılki sahibi, benim de dostluğunu, güvenini kazanmaktan onur duyduğum, toplumca fazlaca tanınmamakla birlikte, özellikle Avrupa ülkelerinde onun “Batı tarzında Türk müziği”ni dinleyenlerin hayran kaldığı değerli besteci-eğitimci İlhan Baran’dı.(d.1934) Baran için onu anlatacak iki tümce istenildiğinde, yazıp kayıtlara geçtiğim şudur:
” İlhan Baran, Divan müziği ile Türk halk müziği ve Anadolu ruhunu Batı armonileri ile buluşturan, soyutlayarak özgün bir senteze kavuşturan, felsefî temeli bulunan, dadaizm ve sürrealizmden esinli, derinlikli besteler yapmıştır. Besteci, yıllar boyu ders verdiği Ankara Devlet Konservatuvarı’nda Fazıl Say, Muhittin Dürrüoğlu, Toros Can, Mahir Cetiz, Yeşim Alkaya, Burçin Büke, Oya Ünler, Yeşim Gökalp, Onur Özmen, Bilkent’te Mehmet Can Özer, Gökçe Altay, Ayşedeniz Gökçin gibi, yıldızları parlamış ya da parlamakta olan çok sayıda besteci ve solistin öğretmenliğini yapmış, ama kendini hep gölgede tutmuştur.” Baran’ın entellektüel kalitesi , bir sohbetimizde not ettiğim “Bizim kimi aydınların zannettiği gibi müzik dilleri tek sesli ve çok sesli diye ikiye ayrılmaz. Dünyada çok fazla müzik dili vardır, saygılı olup bunları tanımak lazım” saptamasının ardından gizlidir.
Saygun ve Dutilleux’nin öğrencisi
Atatürk Lisesi’nde öğrenciyken müzik öğretmeni Ziya Aydıntan’ın özendirmesiyle müziğe ilgi duyan İlhan Baran, bir bakıma ağabeyi bas Ayhan Baran’ı izleyerek 1950 yılında Ankara Devlet Konservatuvarı’nın kompozisyon bölümüne başvurdu ancak yaylı sazlar bölümüne kabul edilerek Hans Fromme’nin kontrbas öğrencisi oldu. Bir yıl sonra kom­pozisyon bölümüne geçerek, Adnan Saygun’la çalışmaya başladı. Ayrıca, Selçuk Gündemir’den piyano, Ruşen Ferit Kam’dan Dîvan müziği, Mu­zaffer Sarısözen’den halk müziği dersleri aldı. Okul dışında, Kemal İlerici’yle Türk müziği armonisi ça­lıştı. 1960 yılında Ankara Devlet Konservatuvarı’nın İleri Devre Kompozis­yon Bölümü’nü bitiren İlhan Baran, 1962 yılında devlet sınavını kazanıp Paris’e giderek Ecole Normale de Musique’de efsane isimlerden Henri Dutilleux ile kompozisyon çalışmasını sürdürdü. Bu okulu 1964′te bitirdikten sonra, bir süre Paris Radyo ve Televizyonu’ nda Maurice Ohana’nın soyut müzik kurslarına katıldı. 
  Türkiye’ye döndükten sonra Ankara Devlet Konservatuvarı’nda görev alan İlhan Baran’ın, özellikle çağdaş müzik ve caz müziğini de içeren, dinleyenlere geniş ufuklar açan dersleri, başka okulların ve sınıfların öğrencileri tarafından da izlenir oldu. ADK’ndan emekliye ayrıldıktan sonra, ücretli olarak ders vermeyi sürdüren, bu olanak ortadan kaldırılınca, Bilkent Üniversitesi Müzik ve Sahne Sanatları Fakültesi’nde ders veren İlhan Baran’ın yaşamı genellikle tekbaşınalık içinde sürdü. Törende de , rahatsızlığı nedeniyle kendi gelemeyen Baran adına ödülü öğrencilerinden Onur Özmen aldı.
Yüksek bir çıta
Çeşitli nedenlerle yapılan engellemeler, yapıtlarının yeterince seslendirilmemesi, onu yeni besteler yapmaktan sanki alıkoydu. Bu yüzden belki yapıt sayısı çok fazla değildir ama öğrencilik yıllarında yazdıkları dahil tümü, özellikle son dönemde iyice ağızlara sakız olan ama içi yeterince doldurulamayan “yerelden evrensele” kavramı açısından “yüksek bir çıta” oluşturur.
Nitekim, ödül töreninde çoğu Baran’ın yapıtlarını ilk kez dinleyen davetli kitlesi bir saatlik dinletiye hayran kaldı. Kimileri “Meğer bizim ne değerlerimiz varmış!” diyerek toplumumuzdaki iletişim-tantım sorununu basitçe ifade etmiş oldular. Cumhurbaşkanlığı genel sekreteri Mustafa İsen ve Kültür Bakanlığı Müsteşarı İsmet Yılmaz’la sohbet ettik. Yapıtları hayli beğendiği anlaşılan İsen, bir Alman müzikologun Türk müziği için “Çakmak çakılmış, ilk ateş yakılmış ama sonra büyütülememiş” saptamasıne atıfta bulundu. Katılmamak mümkün değil ama nedenlerini iyi saptamak ve kısır döngü içinde hataları yinelememek gerek.
Medyanın, bu tür bir törende bestecinin nitelikleri, seslendirilen yapıtlar ve kimlerin seslendirdiği yerine
“törene katılanlar”la meşgul olduğu sürece, kimi gereklilikler nasıl toplumla paylaşılacak, yansıtılacak acaba?
Anadolu ruhunu yansıtan Dönüşümler
Gelelim dinletiye… Oda müziği alanında Baran’ın Dünyada en çok seslendirilen ve beğenilen yapıtı olan Piyanolu Üçlü için Dönüşümler’i, Arman Trio, Orpheus Trio, Musica Mundana, Trio Ege, Su Trio, Polonya Trio başta olmak üzere çeşitli oda müziği toplulukları tarafından Amerika, Kanada, Almanya, Fransa, Romanya ve Rusya’da seslendirilerek büyük beğeni kazanmıştır. Yapıtın Amerika prömiyeri ve ilk kaydı, çellist Şölen Dikener’in üyesi olduğu Orpheus Trio tarafından yapılmış, Kanada prömiyeri ise piyanist Ayşegül Kuş Durakoğlu’nun uluslararası müzik topluluğu Musica Mundana tarafından gerçekleştirilmiştir. İngiltere prömiyeri Arman Trio, Rusya prömiyeri Trio Ege tarafından yapılmıştır. Ödül dinletisinde de yapıtı Şeniz Duru(Piyano) , Sema Korkut (Keman), Fulya Ergüden’den (Viyolonsel) kurulu Trio Ege, doğru tempolarla ve esin kaynağının ruhunu yansıtarak seslendirdi. Kendilerini Ankara’da ilk kez dinledik, umarız gene gelirler.
Mavi Anadolu ilk kez…
Dinletinin ikinci bölümünde ise , Baran’ın piyano yapıtlarının yurtdışında tanıtımı konusunda çaba gösteren ve ortaklaşa çalışmamızla bu yapıtları müzik arşivine kazandırma sürecini yürüttüğümüz piyanist Yeşim Gökalp, önce Baran’ın “Anadolu kültürlerine bir saygı sunumu- hommage-” olarak yazıp rahmetli piyanist-eğitimci Mithat Fenmen’e (1916 – 1982) ithaf ettiği Mavi Anadolu adlı üç bölümlük yapıtının Türkiye’de ilkseslendirmesini gerçekleştirdi. Ardından “Üç Soyut Dans”tan son bölüm Horon’u, son olarak da “Siyah ve Beyaz”ın Uzun Hava ve Coşku adını taşıyan bölümlerini çaldı. Yapıtları bellekten ve müthif enerjik biçimde seslendiren yeşim Gökalp çoşkuyla alkışlandı. Ödül töreninde fotoğraf makinamı almayı unuttuğum için size Trio Ege’nin ve Gökalp’ın eski resimlerinden sunmak zorunda kaldım. İlhan Baran’ın fotoğrafı da emekli olmadan önce Konservatuvar’daki dersliğinde çektiğim bir fotoğrafıdır.
Baran’ın “Siyah ve Beyaz” ile “Çocuk Parçaları” başlıklı yapıtlarını, A.K. Müzik tarafından yayımlanmış “Türk Piyano Ezgileri” ve “Türk Çocuk Parçaları” başlıklı CD’lerde bulabilir, Dost ve Diapazon gibi müzik mağazalarından satın alabilirsiniz.
Söz ödüllerden açılmışken, değerli besteci-yayıncı Muammer Sun’un (d.1932) da 2009′u üç ödülle kapatmakta olduğunu anımsatmak istedim. İlkbaharda Ankara Sinema Festivali’nde “Sanat Çınarı” ödülü verilen Sun’a iki onur ödülü de peşpeşe İTÜ Erol Üçer İleri Müzik Araştırmaları Merkezi (MİAM) ve Pamukkale Üniversitesi’nden geldi. Oldum olası “postmortem- ölümünden sonra” verilen ödüllerin, sanatçının kendisi açısından bir anlam ifade etmeyeceği için sadece topluma bir mesaj olduğunu düşünmüşümdür. Baran da, Sun da yaşamlarını sürdürürlerken bu ödüllerle kendilerine toplumun şükranları sunulmuş oldu.

No Comments

Opera-Bale ve Tiyatroda “Balık Bellekli” 60. Yıl Kutlaması

Cuma ~ Aralık 12, 2009 by admin Posted in Cumhuriyet Yazıları

Yansımalar / Şefik Kahramankaptan, 11 Aralık 2009

aida-zafer-sahnesinden gul-ve-gunayesleriyle-fuayede pc047144

Opera-Bale ve Tiyatroda “Balık Bellekli” 60. Yıl Kutlaması

Kendimize yönelttiğimiz eleştirilerden biri de, “balık bellekli bir toplum” olduğumuzdur! Yâni herşeyi çabucak unutan, araştırmayan, sorgulamayan önüne sunulanla yetinen insanların oluşturduğu bir toplum!
Bu benzetme, Devlet Opera ve Balesi ile Devlet Tiyatrolarının 60. kuruluş yıldönümünün Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın da katılımıyla kutlandığı özel gala gecesi çıkışında usuma geldi! Çünkü belleğim beni 2004 yılındaki 55.yıl galasına götürüvermişti.
55. yıl galasının ana teması, uygulama ve detay projeleri hazırlanmış, inşaat ihalesine hazır yeni Ankara opera-bale yapısı olarak seçilmişti. 55. yıl için çıkarılan özel kitapçığın büyük bir bölümü yeni operaevine ayrılmış, maket, perspektif plan ve kesitleri bile kitapçıkta yer almıştı. Tarihçenin anlatıldığı özel belgesel filmin son bölümünde yeni Ankara Operaevi tanıtılarak, “Yeni Operamızı istiyoruz” yazısıyla bitirilmişti ! Seyirciler coşkuyla dakikalarca alkışlamışlardı. Bu sahneyi yaşayan, konuyu kimlerin hangi gerekçelerle ve nasıl unutturup iptal ettirmeye çalıştığını bilmeyen “normal bir vatandaş” ne düşünür? Herhalde “60.Yıl kutlaması yeni operaevinde yapılır” diye düşünmez mi?
Ama heyhat, ellerin projesi, ihalesi, yapımı dahil koskoca binaları tamamlayıp, kralların, kraliçelerin hazır bulunduğu törenlerle hizmete sokabildiği beş yıl gibi uzun bir süre geçmişti aradan… Bu kez 60. yıl töreninden gene sergievinden bozma, “Büyük Tiyatro” diye de adlandırdığımız eski operaevinden “kan-ter” içinde çıkıyorduk! Çünkü bu bina tek merkezden ısınır, yakmazsanız, incecik giysilerle esintili kulislerde bekleşen sanatçılar üşür, onları üşütmeyecek kadar yaktığınızda, bu kez salonda, balkonda oturan izleyici elindeki program kitapçıklarını yelpaze yapıp “havale geçirmeden” töreni-temsili atlatmaya çalışır! Bazı temsillerde izleyici telef olmasın diye yan pencereleri açarlar, bu kez de dışardaki trafiğin tüm sesi içerde, orkestraya efekt olarak karışıverir! Acaba Sayın Cumhurbaşkanının oturduğu locada hava durumu nasıldı, o da binadaki bu çarpıklığı hissedebildi mi?
Kültür Bakanı Ertuğrul Günay, “irticalen” yaptığı konuşmada “Sevgili” diye atıfta bulunduğu Atatürk’ün sanata ve sanatçıya büyük önem verdiğini anımsatması, içerik ve binalar konusunda söyledikleri belleğimde iz bıraktı. Örneğin, “Bir şeyi itiraf etmem gerekiyor ki 60. yıldönümünde bence biraz daha farklı bir içerik görme hakkımız ve beklentimiz vardı” , sözleriyle acaba Günay, tam olarak neyi kastediyordu? Ankara Operası bu törende, Giuseppe Verdi’nin Aida operasının, şan, sahne tasarımı, müzik ve balenin bireşimine örnek oluşturan “Zafer” sahnesini oynadı. Tiyatro Ali Berktay’ın Kerbela oyununun 1. Perdesinden “Taziye” sahnesini canlandırdı. ( Hoş gazeteler bunu Zatiye diye yazdı! Herhalde ajans yanlış geçti, bu da aynen gazetelere yansıdı!) Bale, Astor Piazzola’nın müzikleriyle “This is Your Life-Bu sizin hayatınız” adlı tango ağırlıklı dans tiyatrosunu sahneye taşıdı. Bunlar kurumların repertuarında bulunan, dekoru, giysisi, tekniği hazır yapıtlardan seçilmişti.
Bakanın bu itirafından sonra düşündüm, elde hazırda devam eden Adnan Saygun’un “Kerem” operasından bir bölüm kullanılabilir miydi? Tiyatro, Hz. Ali’nin katledilişini yansıtan bir sahne yerine, tercihini başka nasıl kullanabilirdi? Bale, acaba daha klasik bir sunum yapamaz mıydı? Bu sorulara öyle de, böyle de yanıtlar bulunabilir! Ama bence Aida’nın “Zafer” sahnesi isabetli bir seçimdi, eski yıllarda Üzeyir Hacıbekov’un Azeri opereti “Arşın Mal Alan”ı izlediğini anımsadığım Cumhurbaşkanı Gül ve eşinin, görkemli evrensel bir yapıtın en ünlü ve kalabalık sahnesini izlemelerini de bir kazanç olarak gördüm. Hâttâ, muzipçe “Birkaç korist, sahneden orkestra çukuruna düşse de, Sayın Cumhurbaşkanı, bu sahnenin ne denli küçük, dar olduğunu locadan bile algılayabilse, böylece yeni bina projesine belki sıcak bakar” diye düşünmedim değil! Hâttâ bir de “Keşke” geçirdim kafamdan… Gazetelerde İtalya Cumhurbaşkanı’nın, her yıl iki yabancı Cumhurbaşkanını La Scala’da opera galasına davet ettiğini, bu yıl 7 Aralık için çağrılanlardan birinin Gül çifti olduğunu okumuştum. Böylece tarihî, görkemli bir yapıyı da görme ve üç gün öncesiyle kıyaslama olanağı bulabilirlerdi ama Köşk’ün programında böyle bir yolculuk yer almadı.
Dönelim, Bakan Günay’ın konuşmasına:” 60 yılda kültür ve sanat mekanlarını geliştirme konusunda çok fazla mesafe alındığını söyleyemeyiz. Hâlâ biz büyük kentlerin, büyük merkezlerin küçük salonlarına sıkışmış vaziyetteyiz. Şimdi yeni bir dönemin başındayız. Biz bir yandan dünyada evrensel olarak bilinen sanat eserlerini, geleneksel, modern, klasik eserleri en başarılı biçimde kendi sahnelerimizde icra ederken, bir yandan da kendi derin duygu dünyamızdan gelen, kendi kültürümüzden gelen, yerelden ulusala ve evrensele tatlar taşıyacak olan eserler üretme ve onları sahneye çıkarma konusunda derin bir seferberlik başlatma aşamasındayız. Mustafa Kemal Atatürk’ün sağlığında sahnelenmek için hazırlanmış olan oyunları, operetleri, senfonileri düşünürsek, Onun yürüdüğü yolun devamının bizi böyle bir noktaya sevk ettiğini hep beraber sanıyorum ki hissedeceğiz.”

Doğrusu Günay’ın “mekân”larla ilgili olarak söylediği “sıkışıklık” saptamasına katılmamak elde değildi. Mustafa Kemal Atatürk’ün ölümünden bir yıl önce, 1937′de mimar Bruno Taut’a Ankara için 1500 kişilik bir operaevi çizdirdiğini anımsadım. Atatürk 38′de ölmeseydi, biliniz ki bu bina yapılmış ve biz de yıldönümünü o binada kutluyor olacaktık. Ama Günay, “yeni bina” konularına hiç girmemeyi yeğledi. Nitekim, hazırlanmış kitapçıkta da bu konudan ne bahis vardı, ne de bir istem, hatırlatma belirtisi…
Bakan Günay’ın “kendi derin duygu dünyamızdan gelen, kendi kültürümüzden gelen, yerelden ulusala ve evrensele tatlar taşıyacak olan eserler üretme ve onları sahneye çıkarma konusunda derin bir seferberlik başlatma” sözünü de şöyle anlamak istiyorum. Demek ki, yeni, düzeyli opera ve bale yapıtları üretilmesi için siparişler verilecek, yarışmalar açılacak, bestecilerin bu işlere özendirilmesi için sipariş ve telif ücretleri arttırılacak, üretilen yapıtlar rafta bekletilmeyecek! Tabii bu arada, amatörce bazı iyiniyetli girişimler de “yerelden evrensele” sloganıyla sarmalanıp “balık bellekli izleyiciye” yutturulmaya kalkılmayacak!
Bu konularda, Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü’nün yeni yapılanma sürecinde, genel müdür Rengim Gökmen’in bazı çabaları olduğunu biliyorum. Bakan Günay’ın sözlerini de bu çabalara kişisel değil kurumsal anlamda “siyasal destek” olarak kabul etmek, “finansal desteğin” de ardından geleceğini düşünmek istiyorum.
60. yıl kutlamasında, yadırgadığım bir uygulamayı da paylaşmakta yarar var. Gecenin programında sadece iki besteci ile bir oyun yazarının adları vardı. Bu yapıtları acaba kimler sahneye koymuştu, izlediğimiz sahnelerdeki başlıca rolleri kimler oynuyordu? Orkestrayı yönetenler kimlerdi? Kartona basılı programın arka yüzünü çevirip arandım, boştu!. Yâni tören boyunca övülen “sanatçı”nın adı yoktu! Balkondan gördüğüm ve seslerinden tanıdığım, Aida’nın ikinci perdesinden “Zafer” sahnesindekileri bari ben aktarayım sizlere. Aida Nilgün Akkerman, Radames geçirdiği rahatsızlık nedeniyle uzun bir aradan sonra yeniden sahneyle buluşmasına sevindiğimiz tenor İhsan Ekber, Mısır Kralı Re bas Mithat Karakelle, Mısır Prensesi Amneris mezzosoprano Sim Tokyürek, Habeş Kralı Amanasro bariton Eralp Baydar, Ramfis bas Sabri Karabudak’tı. Sahne tasarımı ve giysiler Savaş Camgöz’e aitti, orkestrayı da koro şefi Alessandro Cedrone yönetti. Sergei Terechenko’nun koreografisini Deniz Çığ uyguladı. Reji Vincenzo Grisostomi Travaglini’ye aitti. Koreli koreograf Young Soon Hue Simon’ın çağdaş dans tiyatrosunda ise ikili dansı Sanem Ergülen-Bahri Gürcan çifti yaptı, anlatıcı ise DT oyuncusu Sabri Özmener’di. Konuklara sunulan 60. yıl kitapçığının arasına, her temsilde olduğu gibi, yapıtın yaratıcı ve oyuncu kadrosuna yer verilebilirdi.
İki kurumun genel müdürleri Rengim Gökmen ve Lemi Bilgin, törende konuşmayı replikler halinde birlikte yaptılar. İki kurum yeri geldikçe sanatçı alışverişi gerçekleştiriyor, dayanışma gösteriyor. Tek sorun, şu bina yokluğunda DT’nin haftada iki gün Büyük Tiyatro’yu kullanmaktan vazgeçmek istememesiydi. Kutlamadaki dayanışma görüntüsünden sonra, umarım bu da çözülür. Ama esas olan, hem opera, hem tiyatro, hem de CSO için yeni bina gereksinimlerinin süratle giderilmesidir… Opera, bale ve tiyatroya nice 60 yıllara…

No Comments

İyiniyet Yetmiyor: Seslerle “Hangi?” Anadolu?

Cuma ~ Aralık 12, 2009 by admin Posted in Cumhuriyet Yazıları

Yansımalar / Şefik Kahramankaptan / 4 Aralık 2009

mehter meddah-sadi-erdogan horon

İyiniyet Yetmiyor: Seslerle “Hangi?” Anadolu?

Yeni bir oyunun ilk kez sergilenmesi her zaman heyecan uyandırır…Hele bu özgün bir oyunsa heyecan ve merakın dozu daha yüksek olur. “Seslerle Anadolu” adlı bir perdelik “müzikli oyun” da, ilk gösterimi öncesi yeterince merak uyandırdı. Devlet Opera ve Balesi Genel Müdür Yardımcısı Şadi Erdoğan’ın projelendirdiği, araştırmasını yapıp metnini yazdığı ve başrol “meddah”ı da bizzat oynadığı oyunun yurtdışına gönderileceği konuşuluyordu fuayede… Hâttâ, Dışişleri’nin Expo’larla ilgili komiseri emekli büyükelçi Sencer Özsoy ile Tanıtma Daire Başkanı Necil Nedimoğlu da, herhalde bu gözle bakmak için olsa gerek gerek, ilkgösterime gelmişlerdi.
Nitekim, Şadi Erdoğan kitapçığa yazdığı sunuş yazısının bir bölümünde aynen şöyle diyordu: “DOBGM için yurtiçi ve yurtdışı etkinliklerinde, tarih, kültür ve sanatımızın tanıtılması amacıyla hazırladığım bir proje olan Seslerle Anadolu, ülkemizin bulunduğu coğrafyadaki Anadolu temasını çoksesli müzik ve dans ile harmanlayarak, ülkemizin çağdaş yüzünü uluslararası arenada gösterme amacını taşımaktadır… Anadolu’dan türkü ve dans motiflerinin sunulduğu bu projenin, kurumumuzun sanat politikasında önemli bir yer tutacağı inancındayım”.
Böylesine “iddialı” bir işe soyunan Erdoğan, Gazi Eğitim mezunu, 1981′den bu yana tenor korist olarak DOBGM çatısı altında bulunan, son beş yıldır üstlendiği yönetsel görevde de özveriyle çalışan, eğitim ve yaygınlaştırma amaçlı projeler hazırlayan, fevkalade iyiniyetli bir arkadaşımızdır. Ama oyunu izledikten sonra iyiniyetin yetmediğini, bir “oyun”un metinden başlayarak, dramaturji, müzik, dans ve sahne ayrıntılarının “bütünsellik” ve “tutarlılık” göstermesi gerektiğini bir kez daha gördük.
Oyunun girişinde saydam gösterisi eşliğinde okunan bir metin var. Bu metinde sözcük anlamları ve bunların kullanımıyla ilgili hayli tutarsızlıklar göze çarpıyor. ” İnsanda bir korku / Korkuda bir kavram / Kavramda bir giz” gibi tümceler, “doğanın en güzel cenneti” gibi benzetmelerin yer aldığı bir metin bu… Zaten korku bizatihi bir kavram değil mi? Cennetin çirkini ya da “az güzel”i olamayacağına göre, “en güzel” güçlendirmesine gerek var mı? Bu tür örnekleri çoğaltmak mümkün.
Metnin bütününde de, hayli basit bazı yuvarlak sloganlara yer veriliyor, “Kültür varlıklarımızı yaşatmak zorundayız…Gelenek, göreneklerimizi sürdürmeliyiz” gibi… Örneğin “ülkemizin çağdaş yüzünü gösterme” iddiasındaki oyunun metninde, izleyiciye karşı “Selamünaleyküm” diye başlayan Meddah , “Sosyal yaşamımıza konu olmuş, kültür, bilim ve sanatlarımızdan söz edelim” diyor. Bu üç “kavram”ı simgelemek üzere seçilenler ise, Mehter, Hacivat-Karagöz, Köroğlu, Mevlana, Çökertme, Katibim, Ham Meyva, Köçek dansı ve Horon…
karagoz-hacivat

Oyunun adı “Seslerle Anadolu” ama Meddah, Anadolu’nun çalgısal simgesi sayılacak “bağlama” değil, “İstanbul musikisi”nin simgesi olabilecek “ud”u çalarak İstanbul türküsü-şarkısı söylüyor! Marmara, Ege, Karadeniz bölgelerinden alıntılara karşın, Doğu ve Güneydoğu’dan alınmış herhangi bir türkü, söylence, dans yok. Oyunun sonunda ise, ajite edici bir Atatürk bölümü var, “Seslerle Anadolu”, perdede Atatürk’ün mavi gözleri, hep bir ağızdan söylenen 10. Yıl Marşı’yla bitiyor! Cumhuriyet Bayramı kutlamasında doğal karşılanacak ama sözde iddialı bir oyunun sonunda âdeta “dam üstünde saksağan” izlenimi uyandıran, aykırı kaçan bir bölüm! Meddah, bölümü tanıtırken, bir yerde “Herşey değişti, bilim, teknoloji, sanat kurumları, üniversiteler…” diyor. Doğru! En az oyu alanların yönetici olarak atandığı üniversiteler, özgür insanların dinlenmesi, mahremiyetlerine girilmesi için kullanılan bilim ve teknoloji var günümüzde… Sanat kurumları da, popülizm uğruna sanattan ödün verebiliyor!
Türkü düzenlemelerini ve müzikleri Ali Aykaç, dramatizasyonu Serdar Ongurlar yapmış. İki keman, iki viyola, iki flüt, klarinet, basgitar, piyano ve dörtlü vurmalı takımından oluşan küçük orkestra için, “pop”çağrışımlı bir düzenleme bu. Türküler operacılara mikrofonla söyletiliyor, söylemeyenlere de kısa diyaloglarla oyunculuk yaptırılıyor. Koreografisini Özden Aktürk’ün yaptığı folklör düzenlemeleri pek yalınkat… Bazı danslarda görselliği Nursun Ünlü’nün şık giysi soyutlamaları kurtarıyor.
Sonuç olarak bu oyun bilinçli bir izleyiciye “Seslerle Hangi Anadolu?” diye sorduran, bütüncüllüğü, yeterli kurgusu olmayan, metninde mantık, Türkçe anlatım, sözcük ve dilbilgisi hataları bulunan bir tür “kolaj” çalışması…
Yurtdışına gönderilmesi amaçlanarak hazırlanan bir proje, daha çok görselliğe dayanmalı, bu kadar uzun ve İngilizceye çevrildiği zaman anlam bozukluklarına yol açması kaçınılmaz bir Türkçe metni bulunmamalı… Erdoğan’ın tanıtım yazısındaki “anlatım dili evrensel olmalıdır” saptamasına katılıyorum ama bu oyundaki anlatım dilinin evrensel anlamda kabul görüp beğenilecek dramatik ve müziksel yeterliliğe sahip olduğunu düşünmüyorum. Yazarın, “Bu projenin kurumumuzun sanat politikasında önemli bir yer tutacağı” inancına da katılmak mümkün değil, olsa olsa “repertuar”da bir yer tutabilir, çünkü tıpkı kimi “Te-Ve” kanallarındaki eğlence programlarında olduğu gibi, halkın bir kesiminin severek izleyip “eğlenebileceği” bir oyun. Nitekim oyunun sonunda “Bravooo” diye bağıranlar da vardı ama beni üzen, kimi dinleyicilerin “müsamere” nitelendirmesiydi.
Düşünüyorum da, 7 Aralık’ta SCAMV Onur Ödülü Altın Madalyası’nın sunulacağı değerli bestecimiz İlhan Baran’ın “Dönüşümler” başlıklı piyanolu üçlüsü, bunca şancının, müzisyenin görevlendirildiği “Seslerle Anadolu”dan katbekat güçlü, etkileyici ve “evrensel” niteliklere sahip…

No Comments

« older posts
92