Lirik Yapıtlarla Hüzünlü Bir Haftadan, Elek Üstünde Kalanlar…
Cuma ~ Kasım 11, 2009 by admin Posted in Dergi Yazıları
Yansımalar / Şefik Kahramankaptan / 20 Kasım 2009 Lirik Yapıtlarla Hüzünlü Bir Haftadan, ATEŞ GİBİ BİR MEZZO ÖZKALFAYAN’A SELAM

Elek Üstünde Kalanlar…
Uyumlu çiftler için sıkça kullanılan bir nitelendirme vardır, “sanki birbirleri için yaradılmışlar” diye… Müzikte, kimi şarkılarla şarkıcılar için de kullanılabilir bir yakıştırma bu…
Sanki soprano Selva Erdener, “Sen, Sen, Sen” i söylemek için dünyaya gelmiş!
Opera bestecilerinin şahı Guiseppe Verdi, pek çok yapıtında yer alan aryaları belirli sopranolar için yazmıştır. O şarkıcının ses rengi, tarzı, yeteneği dikkate alınarak yazılan bu aryalar, prömiyer sonrası başka şarkıcılar tarafından da söylenmiştir doğal olarak… Ama bestecinin o aryayı adadığı şan sanatçısı bellidir. Onlar, bestecilerinin aşklarının veya ilgilerinin, beğenilerinin birer ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Şarkıcıya duyulan sevgi ve bağlılık güzelim bir aryaya dönüşmüştür. “Sen, Sen, Sen” de, sanırım besteci Turgay Erdener’in eşi Selva Erdener’e duyduğu sevginin ifadesiydi. Yıllardır her seslendirilişinde, dinleyiciyi tatlı bir hüzün sarıyor, ardından bir alkış seli geliyor.
CSO’nun Atatürk’ü anma konserinde de böyle oldu ve Selva Erdener, eşinin Afife bale müziği içinde yer alan bu “nihavend” makamındaki bestesini ikinci kez seslendirmek zorunda kaldı. Genç kanun çalıcısı Ahmet Baran’ın usta işi giriş taksiminden sonra, Naci Özgüç yönetimindeki CSO eşliğinde seslendirdiği şarkının sözlerini Turhan Oflazoğlu “Dört Başı Mamur Şahin Çakırpençe” adlı oyun için yazmıştı. Sözler, ölüm yıldönümünde seslendirildiğinde doğrusu Atatürk’ü de düşündürüyor insana:
“sen sen sen / yok olabilirsin amma / seni sevmiş olmam yok olabilir mi? / ve ben de yok olabilirim / amma özlemiş olmam yok olabilir mi? / öylesine yer alıyor ki karşımda / sen sen sen / özlemiş olmam yok olabilir mi?”
Merak eden, aynı adı taşıyan ve içinde Erdener’in özgün başka şarkılarının da yer aldığı CD’yi (Kalan Müzik) edinebilir.
20. yüzyılın önemli bestecisi Gustav Mahler’in, Friedrich Rückert’in şiirleri üzerine bestelediği “Kindertotenlieder – Ölmüş Çocuklara Şarkılar”, insan sesi için yapıtları arasında en tanınmışıdır. Mahler’in beş parçadan oluşan bu yapıtı özgün olarak erkek sesi içindir ama özellikle dramatik ve mezzo sopranolar da bu âdeta “sınav” gibi yapıttan uzak duramamışlardır. Mahler’in 1901′de bestelemeye başlayıp1904′te tamamladığı bu “lied”ler, ogünden bu yana orkestra eşlikli liedler literatürünün vazgeçilmezleri arasında yer almaktadır.
Bu liedlerin ilk dört tanesini, Atatürk’ü anma konserinde Klaus Weise yönetimindeki Bilkent Senfoni eşliğinde mezzosoprano Aylin Ateş’ten dinledik. Ateş, bu konserde Beethoven 9. Senfoni’de söylemeye hazırlanırken, “A Gribi” etkisiyle Bulgar Ulusal Radyo Korosu’nun Ankara’ya gelişi ertelenince değişen program nedeniyle çok kısa sürede hazırlamış Mahler liedlerini… Ama 36 yaşındaki sanatçı, sanki yıllardır söylermişcesine, zorlanmadan, işin ruhunu yansıtarak seslendirdi Ölmüş Çocuklara Şarkılar’ı… Tizlerde bağırmadan bir mezzo için alkışlanacak berraklık yaratırken, peslerde de orkestraya ezilmedi.
Bu liedleri Dietrich Fischer Dieskau, Thomas Hampson, Bryn Terfel gibi bas baritonların, Kirsten Flagstad, Christa Ludwig, Kathleen Ferrier gibi dramatik soprano veya mezzo-altoların kayıtlarından dinledim, bu konserden sonra listeme Aylin Ateş’i de ekliyorum. Aslında Ateş’i, liedlerden beşini de, daha uzun sürede hazırlanmış olarak, biraz daha az akustik bir salonda dinlemek isterim.
Ermeni besteci ve icracıların, hem geleneksel saray müziği, hem de klasik batı müziği alanında geçmişteki İstanbul kültür yaşamının önemli bir parçası olduğunu biliyoruz. Günümüzde de, Ermeni kökenli ortodoks Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı müzikçiler, gene İstanbul’la hayli sınırlı olmak üzere müzik yaşamımıza katkı yapmayı sürdürüyorlar.
Geçen hafta viyolacı Doç. Çetin Aydar ile piyanist Mehmet Okonşar Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde verdikleri resitalde, besteci Herman Özkalfayan’ın (1932-2008) “Notturno Elegiaco” başlıklı 1998′de yazıp eşi Eliz hanıma adadığı yapıtının Türkiye ilkseslendirmesini yaptılar. Bu önemli katkı için kendilerine teşekkür ediyoruz. Aydar yapıtın dünya ilkseslendirmesini de 2000′de “İstanbul in Berlin” festivalinde piyanist Seher Tanrıyar’la yapmıştı.
Herman Özkalfayan, İstanbul Belediye Konservatuvarı’ndan bir dönemin ünlü kemancısı Orhan Borar’ın öğrencisi olarak mezun olmuş, 1959′da İstanbul Şehir Orkestrası viyola üyeliği görevine başlamış,1972′den itibaren İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası’nda viyola grup şefliği yapmıştı. Emekli olduktan sonra konservatuvarda Ahmet Yürür’ün kompozisyon derslerini izleyen ve çalgısı viyola için parçalar yazan Özkalfayan’ın yapıtları, kendi yaşamını yansıtan özellikler taşıyor. Örneğin “Ağıtsal Gece Müziği” diye adlandırabileceğimiz “Notturno Elegiaco”yu
hücrebozan tedavisi gördüğü 1998 yılında, ağrılı-sızılı uykusuz gecelerinde yazmış. Lirik, hüzünlü, tonal ve atonal yaklaşımların içiçe kullanıldığı, kendine özgü bir parça. Viyola ile piyanonun konuşmaları, aynı tema üzerinde yarattıkları çokseslilik, Özkalfayan’ın emeklilikte de başlamış olsa, bestecilik anlamında bir düzey tutturduğunu gösteriyor.
Bu dinletide Aydar-Okonşar ikilisi Selman Ada’nın “Üç Aranağme” ile Ali Hoca’nın “Taksim ve Semai” başlıklı yapıtlarını da Ankara’da ilk kez seslendirdiler. Sadece Türk bestecileri mi diye sorarsanız, dinletinin ilk yarısı ise Hummel ile Brahms’ın birer yapıtına ayrılmıştı ama bizi sevindiren Türk bestecilerine verilen önem, gerçekleştirilen ilkseslendirmelerdi. İyi duyurulamamış olmasına karşın, salonun dolu olması, konservatuvarlardan öğrencilerin dinleyiciler arasında bulunması da ayrıca sevindiriciydi.
Politikada “Dur!”, Sanatta “Geç” Demesini Bilmek Gerek…
Cuma ~ Kasım 11, 2009 by admin Posted in Dergi Yazıları
Yansımalar / Şefik Kahramankaptan / 13 Kasım 2009 Politikada “Dur!”, Sanatta “Geç” RUS BESTECİLER HAFTASI

Demesini Bilmek Gerek…
Her tercihin bir bedeli vardır. Cumhuriyet Bayramını, Kaş’ın meydanında, rahmetli Beyhan Cenkçi’nin diktirdiği Atatürk heykelinin etrafına düzenlenmiş masalarda yapılan olağanüstü coşkulu kutlamaya tanıklık etmenin bedelini, Ankara’daki konserleri kaçırarak ödedim. En çok da, daha önce Kültür Bakanlığı yarışmasında ödül almış genç besteci Turgut Pöğün’ün “Pencere” başlıklı yapıtının Bilkent Senfoni Orkestrası’nca yapılan dünya ilkseslendirmesinde bulunamadığıma üzüldüm. Ama yapıtın kaydını edinip dinleyeceğim. Bakalım Pöğün geleceğe nasıl bir pencereden bakmış?
Gene de ayağımızda Kaş tozu, bayram ertesi BSO’nun Çayyolu 2. Sanat Festivali kapanışında Çayyolu Tiyatrosu’nda şef Işın Metin yönetiminde verdiği konsere yetiştim. Böylece Kamuran Gündemir ocağından yetişmiş, değerli piyanist Emre Elivar’ı, üç gün öncesinde Brahms 2. Konçertoda olmasa da, Saint-Saens 5. Konçertoda dinleme olanağını buldum.
Elivar; duygulu bir yorumla bestecinin “Mısır Konçertosu”nda hedeflediği betimlemeleri bize derinden hissettirdi. Nil nehrinde süzülen bir balıkçı kayığı gözlerimizin önünden geçip gitti âdeta… Ardından kendimize Kahire’nin El Halil çarşısının arabesk kalabalığı içinde hissettik, oradaki karmaşanın renkleri sese dönüşerek kulaklarımızda uçuştu. Elivar, hakettiği alkışı veren dinleyiciyi bu kez bir Chopin icrasıyla ödüllendirdi. Yumuşacık tuşesiyle büyük bir duygu seli yarattı. Emre Elivar’ın, bir usta icracı olarak daha çok ciddiye alınması, orkestraların daha çok çağrı yapması, kurumların kendisine daha fazla resital düzenlemesi gerekiyor.
Bu Cumhuriyet konserinde programda Türk Beşleri’nden Ulvi Cemal Erkin’in 1. Senfonisi yer alıyordu. Bestecinin kızlarından İçten Erkin, İstanbul’dan gelmişti konser için… Işın Metin’in10. Yıl Marşı için kaldırdığı bagedine koşut biçimde sofitodan iki Türk bayrağı arasında inen Mustafa Kemal portresiyle, dinleyici iyice coşkulandı. Çayyolu çevresi sâkinleri, tiyatroyu memnun terketti. Kimileri BSO’yu ilk kez dinlemişti. Çayyolu’nda, Yenimahalle Belediye Başkanlığı’na Fethi Yaşar seçildikten sonra daha olumlu bir hava esiyor. Çevre temizleniyor, yeni parklar yapılıyor, A.T. Kışlalı heykeli çevresiyle birlikte düzenlendi, belediye bu semt festivalini de destekledi.
İki orkestra CSO ve BSO, sözleşseler herhalde içinde keman konçertoları da bulunan böyle birer “Rus besteciler haftası” düzenleyemezlerdi: Çaykovski, Şostakoviç, Mussorsgki ve Prokofyef ‘in yapıtları seslendirildi iki gece üstüste… Son 15 yıldır aralıklarla Türkiye’den konser alan Rus kemancı Anastasia Chebotareva, İsrailli şef Omri Hadari yönetimindeki CSO eşliğinde Çaykovski’nin keman konçertosunu seslendirdi. Vakur, tertemiz bir icra. Sadece salonun aynı yerinden aynı cep telefonunun, hem de on dakika arayla iki kez çalışı karşısında, gözlerinden öfke kıvılcımları fırlattı o kadar! 1994′te Moskova’da ünlü Çaykovski Yarışması’nı kazandıktan sonra uluslararası alandaki dolaşımını arttıran, 2000 yılından itibaren de kayıtlarıyla atak yapan Chebotareva’yı bu kez saçlarını biraz kısaltıp düzleştirmiş, 37 yaşını dengeleyen daha ağırbaşlı bir giysi içinde gördük.
BSO’daki kemancı ise Koreli Hyuk-Joo Kwun’du. Henüz 24yaşında olmasına karşın, ardında pek çok ödülü bulunan Kwun, Koreliler Batıda kazandığı başarıyla iftihar ettiği bir kemancı. Nitekim, Ankara’daki Kore misyonu, tüm öteki büyükelçileri konsere davet etmişti. Amerikan ve Macaristan büyükelçileri bu çağrıya uyanlar arasındaydı. Gelenlerden pişman olan bulunacağını sanmıyorum. Çünkü lirik yapısına karşın teknik güçlükleri de bulunan Prokofief’in 2. keman konçertosunu genç Koreli, elindeki 235 yıllık Guadagnini enstrümanı konuşturarak, İbrahim Yazıcı yönetimindeki BSO eşliğinde başarıyla seslendirdi.
CSO’nun programında, Şostakoviç’in dünyada en fazla çalınan yapıtı olan 5. Senfonisi yer alıyordu. Omri Hadari, “büyük senfonilerin şefi” olduğunu gösterdi. Son derece parlak, coşkulu, yapıttaki ayrıntıların sergilendiği müthiş bir icra yaşandı. Kendisini konser sonrası kutladığımda, “Çok iyi bir orkestranız var. Salonu bilmem ama sahnedeki akustik de nefis, tüm grupları gayet iyi duydum. bu da beni daha çok coşturdu” dedi. Hadari, Doğuş tarafından yenilendikten sonra bu salonda ilk konserini verdi. Aslında geçen sezon da iki konser için gelmesi sözkonusuydu. Ama Ankara’daki İsrail aleyhtarı gösteriler, CSO yöneticilerini ürkütmüş, geliş ertelenmişti. Hoş bu kez de sokağa taşmamak kaydıyla, aynı hava mevcuttu. İsrail Büyükelçisi Gabi Levi’nin aracına daha birkaç gün önce KTÜ’de yumurta atılmıştı!
Devlet politikalarını protesto etmek başka, sanatsal dolaşım başka… Kendisi de Yahudi olmasına karşın, Doğu-Batı Divanı Orkestrasını kuran Daniel Barrenboim’in Gazze olaylarında İsrail’i protestosu, sanatın politika, milliyet ve dinlerüstü bir evrensel olgu kabul edilmesi gereğine güzel bir örnek. Nitekim, Omri Hadari, CSO’yu, Kültür Bakanı ve pek çok politikacının da izlediği Eskişehir Festivali açılışında da yönetti, hiç olumsuz bir davranış kulağımıza gelmedi. İster İsrailli olsun, ister Sudanlı, ister Rus, ister Koreli, iyi icracıları, şefleri Ankara’da hep görmek, dinlemek istiyoruz.
“Bin Kalp” Ankara’dan Sonra Bodrum’da Nasıl Attı?
Cuma ~ Ağustos 08, 2009 by admin Posted in Cumhuriyet Yazıları, Dergi Yazıları
Yansımalar / Şefik Kahramankaptan / 28 Ağustos 2009 “Bin Kalp” Ankara’dan Sonra Bodrum’da Nasıl Attı? Bir sanat festivali düzenlenirken, mekân ve tür arasında doğru bir ilişki gözetilirse, hedef kitleye ulaşılması, festivalin gelişmesi ve benimsenmesi kolaylaşır. Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü, başlatıp geliştirdiği iki festivalde de doğru tercihler yaptı. Aspendos’ta opera ve baleyi, Bodrum’da ise her ne kadar adı “bale” festivaliyse de modern dans ağırlıklı, canlı müzik olmadan da kayıtla sahnelenebilen yapıtları öne çıkardı. MODERN DANSIN KOLAYLIKLARI

Bodrum Kalesi’nin girişinde surların gölgesinde kurulan sahne ve tribünü, bu tür sunumlar için yeterli ama büyük klasik bir bale için yeterli değil. Bodrum Yarımadası’nın çeşitli köylerinde yazı geçiren topluluğun da ilgisini çekecek değişik türlerin sunulduğu bu festival, yöredeki yerel yönetimler tarafından da benimsenmiş durumda. Bu yıl Fransa’dan ve bizden iki topluluğun altı temsiline yer verilen yedinci festivalin açılışı, artık bu etkinliğin Bodrum’un “mütemmim cüzü” yâni ayrılmaz bir parçası olduğunu gösterdi.
Modern dans, özellikle geçtiğimiz yüzyılda âdeta klasik baleye bir tepkiymişcesine gelişen, daha özgür, bedenin sonuna kadar zorlandığı, popüler ya da alternatif müziklerin rahatlıkla kullanılabildiği, ritmik özellikleri sağlam klasik müziklerle de vücud dilinin özgürce sergilenebildiği, “puant” yerine “çıplak ayak”, hâttâ bazen “postal”ın yeğlendiği bir dans türü… Aslında bu tanımı daha da çeşitlendirmek mümkün. Çünkü yaklaşımdaki özgürlük duygusu ve kuralsızlık, alternatif pek çok yaklaşıma olanak veriyor. Yerde devinime fazlaca yer verilmesi nedeniyle bu türü hafif sarkastik bir söylemle “yerle sevişme sanatı” diye tanımlayanlar bile çıkıyor! Modern dans nitelendirmesinin altında “dans tiyatrosu” da kendine sıkça yer buluyor. Modern dansın en büyük kolaylığı, müziğin canlı icra yerine genellikle kayıt olarak kullanılması, bir ışık sistemiyle, dar kadrolu işlerle değişik ve küçük sahnelere az masrafla daha kolay taşınabilmesi… Bu kolaylık, modern dansın, daha önce hiç bale izlememiş kitlelerin bile ayağına götürülmesine olanak sağlarken, eser seçiminde dikkatli olma zorunluğunu da beraberinde getiriyor.
Türkiye’de modern dans denilince akla gelen isim, koreograf Beyhan Murphy’dir. Bu türün kendine özgü ayrı bir toplulukla geliştirilmesi gereğine inanan Rengim Gökmen’in ilk genel müdürlüğü döneminde, Türkiye’nin ilk ciddî modern dans topluluğu Ankara’da Beyhan Murphy tarafından kurulmuştur. MDT’nin gelişim sürecinde, özellikle klasik balede yükselme umudu bulunmayan konservatuvar mezunlarının, küçük yaştan itibaren aldıkları temel bale eğitiminin sağladığı donanım, Murphy ve yurtdışından getirttiği koreografların da katkısıyla parlak işlere imza attıklarına tanık olmuştuk. MDT’nin şimdiki genel sanat yönetmeni, kuruluş döneminin gençlerinden Bürge Öztürk Kayacan. Türkiye’nin ikinci MDT’si ise İMDT yani İstanbul Modern Dans Topluluğu adıyla, İstanbul Devlet Opera ve Balesi çatısı altında gene Beyhan Murphy tarafından bu sezon kuruluyor. Konuyla ilgili resmî karar alındı. Bu yeni oluşum, klasik baleden sıkılmış dansçılarla, konservatuvar bale bölümü yeni mezunlarına umarım yeni bir kapı açacaktır.
BİN KALP NASIL ATTI?
7.Bodrum Uluslararası Bale Festivali’nin açılışında çok doğal, izleyiciyi rahatsız etmeyecek bir yol izlendi. Sabah bir basın toplantısıyla medyaya bilgi sunuldu, akşamüzeri kaleye yakın bir mekânda davetlilere sade bir kokteyl verildi, genel müdür Rengim Gökmen burada kısa bir konuşmayla konukları bilgilendirip “Hoşgeldiniz” dedi. Bu yöntemle kaledeki temsil, tam vaktinde başlamış oldu. Ankara MDT, çakışmalar nedeniyle bir türlü Ankara’da fırsat bulup izleyemediğim “Bin Kalp Atışı” ana başlıklı üç koreografiyi sundu açılışta… Bir ve üçüncü koreografi, Kolombiya asıllı Belçikalı Annabelle Lopez Ochoa’ya aitti. Koreograf belli ki, Erich Satie ile J.Sebastian Bach’ın müziklerinden iki ayrı iş tasarlamış, bunu teknolojik yardımla “Bin Kalp Atışı” konseptine oturtmuştu. Bestecinin adını taşıyan “Satie”de, “Je te Veux” şansonu üzerine çeşitlemelerin kalp atışlarıyla başlaması, bu ilişkinin kurulmasını sağlıyordu. Dansçı giysilerini de kendisi tasarlayan Ochoa’nın koreografisi, mayo üzerine uyguladığı tül-çadır eteklerle özellikle toplu danslarda görsel olarak göz okşayıcıydı, aşkın öyküsü tiyatroyla da fazlasıyla vurgulanıyordu.
Bach keman konçertosunun sağlam temposunu kullanarak Kıta Avrupasında özellikle Hollanda’da rastlanan siyah giysili, boyalı yüzlü, kendilerine “Goth” diyen marjinal genç gruplardan esinlerek yaptığı “In
Bu iki işin arasına, “Çekim” başlıklı MDT’nin kendi özgün işi yerleştirilmişti. Topluluğun ilk dönem dansçılarından Deniz Alp ile Ejder Keskin’in koreografisini yapıp bizzat dans da ettikleri “Çekim”in müziğini Emre Kesim yapmıştı. Tıpkı klasik baledeki A.Adams’ın müzikleri gibi, dans hareketleri düşünülerek hazırlanmış, ritmik bir tekno müzikti bu. Belli ki, koreograflarla müzik yapımcısı birlikte çalışmıştı, sonucu başarılı buldum. Dört kişilik dansçı ekibin yaşamın bir “itiş-çekiş” tekrarlaması olduğu fikrinden hareketle sundukları nabzı hayli yüksek koreografi, Fuat Gök’ün ışıklandırmasının da katkısıyla bir “soyut resim” gibi izlendi.
Yazımı kalme alırken, Aspendos ve Bodrum festivallerinin tür-mekân ilişkisi ve hedef kitle iyi gözetilerek programlandığı için başarılı olduğuna değinmiştim. Burada, “doğaçlamadan” bir öneri getirmek istiyorum. DOBGM, bir üçüncü festivali İstanbul için tasarlayabilir. Yaz aylarında yabancı toplulukları da ağırlayacak, Rumelihisarı, Açıkhava Tiyatrosu, Topkapı Sarayı ve benzer mekânları sahne olarak kullanacak bir “İstanbul Opera Festivali” neden olmasın? Benden önermesi…
“Bin Kalp” Ankara’dan Sonra Bodrum’da Nasıl Attı?
Cuma ~ Ağustos 08, 2009 by admin Posted in Dergi Yazıları
Yansımalar / Şefik Kahramankaptan / 28 Ağustos 2009 “Bin Kalp” Ankara’dan Sonra Bodrum’da Nasıl Attı? Bir sanat festivali düzenlenirken, mekân ve tür arasında doğru bir ilişki gözetilirse, hedef kitleye ulaşılması, festivalin gelişmesi ve benimsenmesi kolaylaşır. Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü, başlatıp geliştirdiği iki festivalde de doğru tercihler yaptı. Aspendos’ta opera ve baleyi, Bodrum’da ise her ne kadar adı “bale” festivaliyse de modern dans ağırlıklı, canlı müzik olmadan da kayıtla sahnelenebilen yapıtları öne çıkardı. BİN KALP NASIL ATTI?
Bodrum Kalesi’nin girişinde surların gölgesinde kurulan sahne ve tribünü, bu tür sunumlar için yeterli ama büyük klasik bir bale için yeterli değil. Bodrum Yarımadası’nın çeşitli köylerinde yazı geçiren topluluğun da ilgisini çekecek değişik türlerin sunulduğu bu festival, yöredeki yerel yönetimler tarafından da benimsenmiş durumda. Bu yıl Fransa’dan ve bizden iki topluluğun altı temsiline yer verilen yedinci festivalin açılışı, artık bu etkinliğin Bodrum’un “mütemmim cüzü” yâni ayrılmaz bir parçası olduğunu gösterdi.
MODERN DANSIN KOLAYLIKLARI
Modern dans, özellikle geçtiğimiz yüzyılda âdeta klasik baleye bir tepkiymişcesine gelişen, daha özgür, bedenin sonuna kadar zorlandığı, popüler ya da alternatif müziklerin rahatlıkla kullanılabildiği, ritmik özellikleri sağlam klasik müziklerle de vücud dilinin özgürce sergilenebildiği, “puant” yerine “çıplak ayak”, hâttâ bazen “postal”ın yeğlendiği bir dans türü… Aslında bu tanımı daha da çeşitlendirmek mümkün. Çünkü yaklaşımdaki özgürlük duygusu ve kuralsızlık, alternatif pek çok yaklaşıma olanak veriyor. Yerde devinime fazlaca yer verilmesi nedeniyle bu türü hafif sarkastik bir söylemle “yerle sevişme sanatı” diye tanımlayanlar bile çıkıyor! Modern dans nitelendirmesinin altında “dans tiyatrosu” da kendine sıkça yer buluyor. Modern dansın en büyük kolaylığı, müziğin canlı icra yerine genellikle kayıt olarak kullanılması, bir ışık sistemiyle, dar kadrolu işlerle değişik ve küçük sahnelere az masrafla daha kolay taşınabilmesi… Bu kolaylık, modern dansın, daha önce hiç bale izlememiş kitlelerin bile ayağına götürülmesine olanak sağlarken, eser seçiminde dikkatli olma zorunluğunu da beraberinde getiriyor.
Türkiye’de modern dans denilince akla gelen isim, koreograf Beyhan Murphy’dir. Bu türün kendine özgü ayrı bir toplulukla geliştirilmesi gereğine inanan Rengim Gökmen’in ilk genel müdürlüğü döneminde, Türkiye’nin ilk ciddî modern dans topluluğu Ankara’da Beyhan Murphy tarafından kurulmuştur. MDT’nin gelişim sürecinde, özellikle klasik balede yükselme umudu bulunmayan konservatuvar mezunlarının, küçük yaştan itibaren aldıkları temel bale eğitiminin sağladığı donanım, Murphy ve yurtdışından getirttiği koreografların da katkısıyla parlak işlere imza attıklarına tanık olmuştuk. MDT’nin şimdiki genel sanat yönetmeni, kuruluş döneminin gençlerinden Bürge Öztürk Kayacan. Türkiye’nin ikinci MDT’si ise İMDT yani İstanbul Modern Dans Topluluğu adıyla, İstanbul Devlet Opera ve Balesi çatısı altında gene Beyhan Murphy tarafından bu sezon kuruluyor. Konuyla ilgili resmî karar alındı. Bu yeni oluşum, klasik baleden sıkılmış dansçılarla, konservatuvar bale bölümü yeni mezunlarına umarım yeni bir kapı açacaktır.

7.Bodrum Uluslararası Bale Festivali’nin açılışında çok doğal, izleyiciyi rahatsız etmeyecek bir yol izlendi. Sabah bir basın toplantısıyla medyaya bilgi sunuldu, akşamüzeri kaleye yakın bir mekânda davetlilere sade bir kokteyl verildi, genel müdür Rengim Gökmen burada kısa bir konuşmayla konukları bilgilendirip “Hoşgeldiniz” dedi. Bu yöntemle kaledeki temsil, tam vaktinde başlamış oldu. Ankara MDT, çakışmalar nedeniyle bir türlü Ankara’da fırsat bulup izleyemediğim “Bin Kalp Atışı” ana başlıklı üç koreografiyi sundu açılışta… Bir ve üçüncü koreografi, Kolombiya asıllı Belçikalı Annabelle Lopez Ochoa’ya aitti. Koreograf belli ki, Erich Satie ile J.Sebastian Bach’ın müziklerinden iki ayrı iş tasarlamış, bunu teknolojik yardımla “Bin Kalp Atışı” konseptine oturtmuştu. Bestecinin adını taşıyan “Satie”de, “Je te Veux” şansonu üzerine çeşitlemelerin kalp atışlarıyla başlaması, bu ilişkinin kurulmasını sağlıyordu. Dansçı giysilerini de kendisi tasarlayan Ochoa’nın koreografisi, mayo üzerine uyguladığı tül-çadır eteklerle özellikle toplu danslarda görsel olarak göz okşayıcıydı, aşkın öyküsü tiyatroyla da fazlasıyla vurgulanıyordu.
Bach keman konçertosunun sağlam temposunu kullanarak Kıta Avrupasında özellikle Hollanda’da rastlanan siyah giysili, boyalı yüzlü, kendilerine “Goth” diyen marjinal genç gruplardan esinlerek yaptığı “In
Bu iki işin arasına, “Çekim” başlıklı MDT’nin kendi özgün işi yerleştirilmişti. Topluluğun ilk dönem dansçılarından Deniz Alp ile Ejder Keskin’in koreografisini yapıp bizzat dans da ettikleri “Çekim”in müziğini Emre Kesim yapmıştı. Tıpkı klasik baledeki A.Adams’ın müzikleri gibi, dans hareketleri düşünülerek hazırlanmış, ritmik bir tekno müzikti bu. Belli ki, koreograflarla müzik yapımcısı birlikte çalışmıştı, sonucu başarılı buldum. Dört kişilik dansçı ekibin yaşamın bir “itiş-çekiş” tekrarlaması olduğu fikrinden hareketle sundukları nabzı hayli yüksek koreografi, Fuat Gök’ün ışıklandırmasının da katkısıyla bir “soyut resim” gibi izlendi.
Yazımı kalme alırken, Aspendos ve Bodrum festivallerinin tür-mekân ilişkisi ve hedef kitle iyi gözetilerek programlandığı için başarılı olduğuna değinmiştim. Burada, “doğaçlamadan” bir öneri getirmek istiyorum. DOBGM, bir üçüncü festivali İstanbul için tasarlayabilir. Yaz aylarında yabancı toplulukları da ağırlayacak, Rumelihisarı, Açıkhava Tiyatrosu, Topkapı Sarayı ve benzer mekânları sahne olarak kullanacak bir “İstanbul Opera Festivali” neden olmasın? Benden önermesi…
Gerçeküstü Senfonide Yaşanan Gerçekler!
Cuma ~ Mayıs 05, 2009 by admin Posted in Dergi Yazıları
Yansımalar / Şefik Kahramankaptan / 15 Mayıs 2009 Gerçeküstü Senfonide Yaşanan Gerçekler!

Ülkeler dil ve kültürlerini, başka ülkelerde yaşatmak, tanıtıp yaymak için değişik modeller uyguluyor. Kültür merkezleri, devlet vakıfları veya gönüllü vakıflar aracılığıyla kuruluyor, Dışişleri – Kültür bakanlıkları ve büyükelçiliklerle dirsek temasında çalışıyorlar. Ankara’da en etkin olan, Alman, Fransız, İngiliz, İtalyan ve Amerikan Kültür Merkezleriyle, Türk-Japon Vakfı Kültür Merkezi. Bizimki de, bir devlet vakfı olarak kuruluş çalışmalarını yeni tamamladı, yakında çeşitli ülkelerde Yunus Emre Türk Kültür Merkezlerini açmaya başlayacak.
Kültür merkezleri, ülkelerinin yetkin sanatçılarının, öteki ülke halkları tarafından tanınması yönünde de çaba harcar, onları zaman zaman etkinlikler için görevlendirirler. Geçen hafta bu çerçevede Bilkent Senfoni Orkestrası’na gelen iki değerli Fransız sanatçının katkısıyla, iki Fransız bestecinin yapıtlarından oluşan bir program izledik. Lille Ulusal Orkestrası kurucusu ve şefi Jean-Claude Casadesus yönetimindeki BSO, solistlik ve şeflik kariyerini birarada geliştirmekte olan çellist Renaud Déjardin’e Saint-Saens’ın La minör 1. Viyolonsel Konçertosu’nda eşlik etti, ikinci yarıda da Berlioz’un ünlü Fantastik (Gerçeküstü) Senfoni’sini seslendirdi.
BÜYÜKELÇİYE PROTESTO ALKIŞLARI
Konser 15 dakika geç başladı. Orkestra sahnede, dinleyici salonda sessizce bekledi. Ama bu sessiz beklemenin sonunda, yan kapıdan Fransa’nın Ankara Büyükelçisi M.Bernard Emie eşiyle birlikte girip ön sırada yerini alırken, “protesto alkışları”yla dinleyici tarafından ayıplandı! Doğrusu “Fransız zarafeti”ne yakıştıramadığım bu davranış karşısında, kendi kendime “Yoksa Sarkozy’nin Türkiye’ye karşı tutumunun bir yansıması mı?” diye düşünmeden geçemedim. Kimbilir, belki de iki yıldır Ankara’nın Cuma trafiğine alışamamış, tedbirsizlik edip geç çıkarak trafiğe takılmıştır!
Bu gecikmeyi sanatçılar ve orkestra telâfi etti. Nicedir bu denli coşkulu bir dinleti yaşanmamıştı. Renaud Déjardin, yüksek tempolu bir yorumla Saint-Saens’ın konçertosunun güzelliklerini ortaya çıkarırken, BSO Casadesus yönetiminde Fantastik Senfoni’de bir kez daha “Türkiye’nin en iyi orkestrası” nitelendirmesini hak ettiğini gösterdi. Klarinetçi Nusret İspir, obuacı Selçuk Akyol, korangleci Viktorya Babayeva başta olmak üzere üflemeli çalgılardan nitelikli sololar dinledik. Ama, böyle büyük yapıtlarda kaçınılmaz olan “takviye” sanatçıların da bu başarıda payı olduğu kuşkusuzdu. 75 kişilik orkestranın 15′i değişik kaynaklardan gelen takviyelerdi.
YÜZYILIN TRANSFERİ
Orkestra listesindeki saptamalarımı sizlerle paylaşmak isterim. Özgür İnce, Deniz Türkmen gibi Bilkent MSSF’nden yetişen genç kemancılar orkestraya katılırken, ayrılmalar da gündeme geliyor. Korno grup şefi Cem Akçora artık “konuk sanatçı” statüsünde gözüküyor. Çünkü Ankara müzik çevrelerinde “yüzyılın transferi” diye nitelendirilen bir geçiş yaşandı ve BSO’nun 1 ve 2. kornocuları Cem Akçora ile Sertan Sancar Ankara Devlet Opera ve Balesi Müdürlüğü Orkestrası’na geçtiler. Bir süre önce BSO’ya kazandırılan Macar kornocu Lazilo Gyarmati’nin yanına gençlik orkestrasından Ezgi Gizem Kıdır eklenmiş ve CSO’dan Bekir Çamcı takviyesiyle dörtlü tamamlanmıştı. BSO’nun geçen yıl Avrupa’dan gelen fagot grup şefi Ozan Evruk askere gidince, grubun tamamı Opera ve CSO’dan derlenen konuk sanatçılar Sefa Erşahin, Engin Güngördü, Yaman İrun, Onur Üzülmez’den oluşturuldu. BSO’nun uzun süredir arpçisi de bulunmuyor, konser haftasına göre müsait olan arpçiler davet ediliyor. Bu konserde İzmir 9 Eylül Konservatuvarı lise son öğrencileri ikizler İdil – Pınar Sivritepe yer aldılar.
Geçtiğimiz birkaç yıl içinde fagotçu Ateş Kırkan İrlanda’ya Dublin Operası’na, obuacı Ayşe Sezer Akdeniz Üniversitesi’ne, başkemancı yardımcısı Erkin Onay, Ankara Opera Orkestrası’na gitti, Romen Adrian Petrescu ülkesine döndü. MSSF’nin öğretim kadrosundan da ayrılanlar oldu.
Eğitimciliği ve müzik bilgisiyle herkesin hayranlığını kazanmış olan Andre Sommer Fransa’ya, iyi hoca ve kemancı Vanya Milenova orkestrada da çalma zorunluluğu önerisini kabul etmeyerek Bulgaristan’a döndü. Bu tür değişimler tüm okul ve orkestralarda görülebilir, önemli olan gelenlerin gideni aratmaması ve ayrılıkların kan kaybına dönüşmemesidir.
TÜRK-JAPON VAKFI’NDA HÂRİKA BİR SES
Ankara’daki kültür ve sanat ortamına önemli katkı sağlayan Türk-Japon Vakfı, kültür merkezini açışının 11. yılını bir müzik etkinliğiyle sanatseverlerle paylaştı. Dürüstlüğü ve açıklığı nedeniyle olsa gerek, siyasette hep kazık atılan Prof. Dr. Cafer Tayyar Sadıklar başkanlığındaki Türk Japon Vakfı, kültür merkezini başarılı bir işletmeye dönüştürdü. Dev ekranda maç izletmekten, nikah töreni hizmete vermeye kadar gelir sağlamaya yönelik işler bir yandan yürürken, hem Japon kültürünün tanıtılması, hem de Türk sanatçılarına sahne olanağı tanınması bakımından önemli hizmet veriliyor. TJV Salonu âdeta Operanın bir ek dinleti sahnesine dönüştü, Nurtin Aydın’ın koordinatörlüğünde ayda bir etkinlik düzenleniyor.
Yıldönümü etkinliğinde önce piyanoda Saeko Ohashi eşliğinde Bilkent hocalarından çellist Marina Rahmatullayeva’nın dinletisi sunuldu. Üç Japon şarkısının da yer aldığı izlencede Marina Rahmatullayeva özellikle üç Çaykovski parçasında Rus romantizmini duygulu tonuyla başarıyla yansıttı. İkinci bölümde ise Ankara Operası’ndan üç genç şarkıcı, soprano Mehlika Karadeniz , mezzosoprano Pınar Çakıt ve bariton Gürhan Gürgen’i, piyanist Aylin Özuğur eşliğinde ikişer aryada dinledik. Özellikle soprano Mehlika Karadeniz, Gounod’nun Faust operasından Margaritha’nın ve Lehar’ın Juditta operetinden Juditta’nın aryalarını “hârika” biçimde söyledi. Karadeniz hem volümlü sesini bağırmadan kullanabilmesi, hem de aryalardaki duyguyu sesinin yanısıra mimikleriyle de yansıtabilmesi açısından başarılıydı. Sopranomuzu dinlerken, ünlü şan pedagogu Tom Krause’nin bu yaz Savonlina şan çalışmaları için katılımcı olarak Karadeniz’i boşuna seçmediğini düşündüm.
İsmet İnönü’yü bu kez rahat koltuklarda anıyoruz!
Cuma ~ Aralık 12, 2008 by admin Posted in Dergi Yazıları
CSO Program Dergisi – 2008 – İnönü’yü Anma Konseri İsmet İnönü’yü bu kez rahat koltuklarda anıyoruz!
Büyük müzik dostu İsmet İnönü’yü kaybedeli 35 yıl oldu. Demek ki, İsmet Paşamızı yitirdiğimiz 1973 yılında doğanlar, bugün Cahit Sıtkı’nın şiirinde olduğu gibi, “yolu yarılamış”, 35 yaşına ulaşmış durumdalar. Cumhuriyetimiz ise 85 yaşında…
Hani vaktiyle yitirmiş olduklarımızı anarken “Sağ olsaydı da, burasını da görseydi” benzeri temennilerde bulunulur. İsmet Paşa ve hep yanıbaşında bulunmuş eşi Mevhibe hanımefendi sağ olsalardı, bu akşamki konsere gelip, alınlarında birer sarı plakette isimleri yazılı koltuklara acaba nasıl otururlardı?
Eskiden orkestra müdürü rahmetli Mükerrem Berk’in yaptığı gibi, bu kez müdür Çağatay Akyol tarafından daha girişte karşılanır, paltosu hemen alınır, koluna girilip destek verilerek salona girdiğinde herhalde büyük bir hayretle çevresine bakar, adlarına ayrılmış yeni kırmızı koltukların üzerine oturup konserin başlamasını beklerken “Bu da yetmez, yeni salonu mutlaka yapıp bitirmek lazım” diye düşünürdü! Çağatay Akyol’a da belki, “Ben arpi hanım çalgısı bilirim, eskiden Sevin Berk ne de güzel çalardı. Şimdi sen erkek başına hem arp çalıp, hem müdürlük yapıyorsun. Aferin sana çocuk!” diye takılırdı.
Bu salon vaktiyle, şimdi adı Türkiye Ekonomi Kurumu olan ve Atatürk’ün özendirmesiyle kurulmuş dernek tarafından sergievi olarak yaptırılmıştı. 1960 devriminden hemen sonra , CSO yönetimi kendine bir salon ararken gözüne kestirdiği bu yapı az kalsın güreş salonu olacaktı! Bir genç subayın güreş minderleriyle dolu kamyonla binanın önüne geldiğini haber alan dönemin müdürü Mükerrem Berk hemen İsmet İnönü’yü aramıştı. İnönü Devlet Başkanı Cemal Gürsel’e hemen arayarak ricada bulunmuş, emir demiri kesmiş, güreş minderi yüklü kamyon geri çekilmişti! Ama İnönü de, Mükerrem Berk’e, salona kaçırmak istemiyorlarsa ellerini çabuk tutup düzenleyerek açmaları gerektiğini söylemişti! Yoksa gene minder yüklü kamyon kapıya dayanabilirdi!
Binada ilk konserde dinleyiciler, dönemin Milli Eğitim Bakanı rahmetli Ahmet Tahtakılıç’ın okullardan toplatıp gönderttiği birbirine yumuşak tellerle tutturulmuş tahta iskemleler üzerine oturmuştu! Sonra beyaz deri, tahta kısımları siyah o hafif yuvarlak koltuklar yaptırıldı. Yıllar yılı İnönü ailesi ve tüm müzikseverler o koltuklarda oturdular. Sonra H. Hüseyin Akbulut’un müdürlüğü döneminde mavi bürosit tipi daha rahat koltuklar yerleştirildi salona. İsmet Paşa bu mavi koltukları göremedi, tabii sonradan bunların yerlerine monte edilen o kazık gibi dinleyiciyi konserden soğutan koltukları da…
Şimdi hepimiz, rahat, araları yeterince açık koltuklarda, akustik koşulları eskiye kıyasla olabildiğince iyileştirilmiş bir salonda müzik dinlemenin keyfine vararak, İsmet İnönü’yü anıyoruz.
Ben genç bir gazeteciyken, İsmet İnönü ile birkaç kez yüzyüze konuşmuş, elini öpmüş, Pembe Köşk’te ziyaret etmiş, aynı konser salonunun çatısı altında defalarca müzik dinlemiş olmanın ne denli önemli olduğunu, şimdilerde daha iyi anlıyor, kavrıyorum. Eskiler, yapacaklarını yapar ama bununla övünmez, yapmadıklarına da sahip çıkmazlardı. Günümüzde insanlar yapmadıklarına yapmış gibi sahip çıkıyor! Bir şeyi bırakınız yapmayı, yapılmasına gözyummak (!) veya izin vermek bile bir marifet gibi sunuluyor. Şöyle bir etrafıma bakıp, kimin ne yaptığını, ne dinlediğini, neyin peşinde olduğunu gördükçe, müziksever ve sanat destekçisi İsmet İnönü’yü anmamak mümkün mü?
Gençleri yakın tarihimizle ilgili olarak yeterince bilgilendirdiğimiz söylenemez. Bu nedenle “İsmet İnönü kimdir?” sorusuna özlü bir yanıt vermek gerek:
Cumhuriyetimizle özdeş ikinci isimdir İsmet İnönü….Şevket Süreyya Aydemir’in deyimiyle “Tek Adam” Atatürk’ten sonra, “İkinci Adam”… Atatürk’ün en yakın silah ve çalışma arkadaşı, Kurtuluş Savaşı’nın İnönü kahramanı, Lozan’ın usta diplomatı, CHP Genel Başkanı, Cumhuriyetimizin ilk başbakanı, Atatürk’ten sonra ikinci Cumhurbaşkanımız, bir dönemin “milli şef”i, Türkiye’yi İkinci Dünya savaşı afetinden korumuş bir önder, çok partili demokrasi denemesinin mimarı, sonra ana muhalefet lideri…Çok sevdiği ulusunun kısa ve sıcak betimlemesiyle, İsmet Paşa…
Konservatuvarlardan orkestralarımıza ve operaya kadar devletin müzik kurumlarının temelinde, Atatürk’ün ilkeleri doğrultusunda, İsmet İnönü ile onun bir dönem Milli Eğitim Bakanlığını yapmış olan Hasan Âli Yücel’in emekleri var. Bu ilkelerle yetişerek bu salonda besteleri seslendirilmiş, orkestra yönetmiş, orkestrada çalmış, yöneticilik yapmış, tüm emeği geçmişlerin ruhları şâd olsun.
Şefik KAHRAMANKAPTAN
Atatürk’ü Müzikle Anmak…
Pazartesi ~ Kasım 11, 2008 by admin Posted in Dergi Yazıları
CSO Program Dergisi- 12-13-14 Kasım 2008 Atatürk’ü Müzikle Anmak… Doğumunun 127. ve ölümünün 70. yılında “saygıyla, sevgiyle, şükranla, özlemle” andığımız Mustafa Kemal Atatürk’ün, bir İmparatorluk kalıntısını çağdaş Cumhuriyete dönüştürme girişiminde, eski kurumların neredeyse tümünü kapatırken, bir tanesine israrla sahip çıkıp Cumhuriyetin yeni bir kurumuna dönüştürmesi özellikle dikkati çekicidir. Atatürk’ün 1826’da II.Mahmut döneminde kurulmuş olan “Musika-yı Hümayûn”u süratle Ankara’ya taşıması ve yeniden örgütlemesi, müziğe ve genç Cumhuriyet’te alması gerektiği yere verdiği önemi gösterir. İmparatorluk döneminde son adı “Makam-ı Hilafet Muzikası” olan orkestra, hilafetin kaldırılmasından sadece sekiz gün sonra Ankara’da ilk konserini eski Meclisin karşısındaki Milli Sinema’da vermiştir. “Riyaset-i Cumhur Musiki Heyeti” , süreç içinde askeri-sivil kesimlerin ayrılmasıyla evrilmiş, “Riyaset-i Cumhur Filarmoni Orkestrası” Atatürk’ten sonra İkinci Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün de desteğiyle günümüzün özel yasaya sahip özerk “Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası”na dönüşmüştür. Bu orkestranın her yıl büyük bir özenle Atatürk’ü ve İnönü’yü anma konserleri düzenlemesinden daha doğal bir davranış olamaz. Bu anmalara, yıldönümü tarihine denk düşen konserin adanmasının çok ötesinde, programlarının hazırlanmasında son yıllarda gösterilen özen dikkate değer. CSO, Atatürk’ü Anma Konserleri başta olmak üzere tüm anma ve ulusal günleri kutlama konserlerinde öz-biçim ilişkisini gözetmeye çalışmaktadır. Atatürk’ün, besteci ve çalgıcılarıyla Türk müzikçilerinin evrensel düzeyde ürünler vermesini amaçlayan müzik devrimi sürecinde, tüm ilgisizlik ve baltalamalara karşın elde edilen sonuçlar, bu anma konserlerinde dinleyici ile paylaşılmaktadır. CSO, nasıl Cumhuriyet Bayramı Haftasında iki Türk bestecisinin korolu yapıtlarıyla Türk tarihinden ve kültüründen kaynaklanan coşkuyu dinleyicisiyle paylaştıysa, bu hafta Atatürk’ü Anma Konseri’nde gene bir Türk bestecisinin Atatürk’ün amacını en iyi biçimde özetleyen “Aydınlığa” başlığını taşıyan yapıtını, bir Türk orkestra şefinin yönetiminde Dünyada ilk kez seslendirerek, çizgisini ve görev anlayışını vurgulamaktadır. Cumhuriyet bir “uygar toplum projesi”dir ve “müzik” de o projenin ayrılmaz, önemli bir parçasıdır. Atatürk’ü , büyük önderin amacına uygun biçimde, daha nice kuşakların doğru tarih bilincinin yanı sıra, kitlelere mal olacak müziğimizle anmasını diliyoruz. Şefik Kahramankaptan
Müzik Misyoneri Hikmet Şimşek’in Vasiyeti..
Pazartesi ~ Kasım 11, 2008 by admin Posted in Dergi Yazıları
CSO Program Dergisi / Ekim 2008 Yedi yıl nasıl da geçivermiş… Hikmet Şimşek’in bazen ciddî tartışmalara giriştiğimiz müzik sohbetlerinden arta kalan “Cancağızım” diye seslenişi, hâlâ dün gibi kulaklarımda… Şefik Kahramankaptan![]()
Müzik Misyoneri Hikmet Şimşek’in Vasiyeti…
12 Ekim 2001′de 77 yaşındayken yitirdiğimiz değerli orkestra şefi, ama ondan da önemlisi, çoksesli müziğin yaygınlaşması, yeni müzik kurumlarının kurulması, Türk müziğinin, müzisyenlerinin tüm dünyada tanınması için çabalayan “müzik misyoneri” Hikmet Şimşek özel konserlerle anılmayı öylesine hakediyor ki…
Hikmet Şimşek’in konservatuara giriş öyküsü ilginçtir. Harb Okulu’nda öğretim görürken, rahatsızlanıp yattığı hastanede kemancı Fethi Kopuz’la tanışır. Kopuz bu müzik meraklısı genç subay adayını besteci Cemal Reşit Rey’e tanıştırır. Rey’in yanısıra dönemin önemli eğitmen bestecileri Ulvi Cemal Erkin ile Necil Kazım Akses’in olumlu görüş bildirmeleri üzerine 1946’da Harbokulu’ndan ayrılıp Devlet Konservatuarı’nın Kompozisyon Bölümü’ne girer. Ferid Alnar, Edward Zuckmayer ve Adnan Saygun’la çalışır, 1953’te konservatuarı Saygun’un öğrencisi olarak bitirir.
İlk yönettiği orkestra, Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’dır Hikmet Şimşek’in…Hocası Alnar, DTCF’deki öğrenci dinletilerinden birinde, bageti Şimşek’e de verir, şef kürsüsünü paylaşmış olurlar. Şimşek, tıpkı bu akşam dinleyeceğimiz gibi, bir Mozart uvertürü yönetir, yanısıra Beethoven 7. Senfonisinin de birinci bölümünde ilk orkestra deneyimini yaşar.
Hikmet Şimşek’in anılması ve unutturulmaması için çalışması gereken çok sayıda kurumun başında, çeyrek yüzyıl hizmet verdiği CSO, kuruculuğunu yaptığı müzik kurumları ve TRT’nin bulunması sadece bir vefa değil, bir gerekliliktir.
“En büyük mutluluğum Ankara Radyosu’ndan başlayarak TRT’de verdiğim hizmettir” derdi. Evrensel müziğin ülke çapında yayılmasında öncülük ederek Ankara Radyosu Oda Orkestrası ile Çoksesli Korosu’nun ve televizyon müzik bölümünün kurulmasına hizmet etti. Şimdi Ankara Radyosu Oda Orkestrası’nın yerinde yeller esiyor! Son çıkan yasaya göre, zamanla TRT Çoksesli Korosu da tarihe karışacak!
Dile kolay, 16 yılda 8 bini aşkın programa imza attı… Pazar Konseri, bir çok çocuğu klasik müziksever birer genç olarak büyüttü.. Çağdaş Türk Bestecileri programı, bestecilerimizi tanıttı bizlere.. Ama tümünden önemlisi Birlikte Söyleyelim programı sayesinde binlerce çocuk müzikle tanıştı… Çoksesli müziğin Anadolu’ya yaygınlaştırılmasında büyük katkı sağladı bu programlar.
Hikmet Bey heyecanla, “TRT’nin hizmeti 10 bakanlıktan, 30 orkestradan, 20 operadan daha önemlidir, müziği kitlelere taşıyor çünkü” diye anlatırdı. Bugün hayatta olsaydı, günün koşulları içinde nasıl bir değerlendirme yapardı, takdiri siz okurlara bırakıyorum!
Hikmet Şimşek, İzmir, Çukurova ve Bursa Bölge Devlet Senfoni Orkestraları’nın da kuruculuğunu üstlendi. Ankara Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’nın kuruluşuna büyük emek harcadı. Türkiye’deki birçok ilk etkinliğin yanısıra, yurtdışında plak kaydı yapan ilk Türk orkestra şefiydi.
Son yıllarında her sohbette veya söz aldığı toplantıda “sözlü vasiyetlerde” bulundu.
Ama Şimşek’in esas vasiyeti, bence örnek hizmetleri ve görev anlayışıydı : “Herkes, çoksesli çağdaş Türk müziğinin yaygınlaşması, Türk bestecilerinin yurtdışında tanınması, orkestra, koro sayısının artması için elinden geleni yapmalıdır.”
Bence, Şimşek’in esas vasiyeti işte budur.
Gülden Turalı Keman Yarışması’nda Birinciler Bilkent, Trakya ve Mersin’den…
Perşembe ~ Ekim 10, 2008 by admin Posted in Cumhuriyet Yazıları, Dergi Yazıları
Gülden Turalı Keman Yarışması’nda Şefik KAHRAMANKAPTAN 16 Ekim 2008 Kısa sürede örnek bir düzenleme olarak sivrilen yarışmanın jürisinde Prof. Hazar Alapınar başkanlığında başkanlığında Devlet Sanatçısı Prof. Suna Kan, uluslararası solistlerimizden İTÜ Devlet Konservatuvarı Müdürü Prof. Cihat Aşkın, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’ndan Prof. Çiğdem Yonat İyicil, İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’ndan Veniamin Varsavski, orkestra şefi-viyolacı Prof. Koral Çalgan ve kemancı Doç. Yusuf Güler Aksöz yer aldı.
Birinciler Bilkent, Trakya ve Mersin Konservatuvarlarından…
Tüm tersliklere karşın, ülkemizde olumlu işler de yapılıyor. Kimi üniversitelerde, yönetim değişiklikleri nedeniyle konservatuvarlar zarar görürken, Mersin Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’nca düzenlenen Gülden Turalı Ulusal Keman Yarışması’nda 10-19 yaş arasında 30 çocuk ve genç, olgunlukla yarışarak, gelecek için umut verdi. III. Gülden Turalı Keman Yarışması’nda küçüklerde Bilkent Müzik Hazırlık İlköğretim Okulu’ndan Berfin Aksu (d.1998), orta kategoride Trakya Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’ndan Merve Birbir (d.1997), gençlerde ise Mersin Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’ndan Alican Süner (d.1992) birinciliği elde ederek, el yapımı birer kemanın sahibi oldular.

Ülkemizin ilk kadın başkemancılarından Gülden Turalı’nın adı ve anısının yaşatıldığı keman yarışmasının üçüncüsüne Bilkent’ten 3, Trakya ve Uludağ Üniversitelerinden birer, İzmir, Çukurova ve Antalya’dan ikişer, İstanbul Mimar Sinan Üniversitesi’nden 5, Mersin Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’ndan ise 14 keman öğrencisi katıldı. Elemeleri aşan 19 öğrenci, finalde seçtikleri keman konçertolarının birinci bölümlerini piyano eşliğinde seslendirdiler. Yarışma sonunda ilk üç dereceye giren, mansiyon ve Türk bestecisi özel ödülünü kazanan öğrenciler şöyle:
Küçükler: 1. ve Türk Bestecisi Özel Ödülü: Berfin Aksu (Bilkent), 2. Elif Ece Cansever (Bilkent), 3.Sofiko Çumburidze (Mersin), Mansiyonlar: Ecem Dağhan ve Utku Yunkuş (Mersin)
Orta Kategori: 1. ve Türk Bestecisi Özel Ödülü : Merve Birbir(Trakya), Veriko Çumburidze(Mersin), 3. Asilkan Çelik (Mersin), Maünsiyonlar: Sesim Bezdüz (Mersin) ve Erten Deniz İspir (Çukurova)
Genç: 1. Alican Süner (Mersin), 2. Banu Selin Aşan (Mimar Sinan), 3. Bengisu Gökçe (Mersin), Mansiyonlar: Ayşe Ferzan Alada ve Hakan Güven (Mimar Sinan)

Yarışma Birincilerine verilen kemanlar Türkiye’nin önemli luthiyeleri Ecevit Tunalı (Mimar Sinan Ü.), Yücel Açın (İTÜ) ve Atilla Okan ( Ege Ü.) tarafından el yapımı olarak hazırlandı. Yarışmanın atölye çalışmasını ise luthiye Hakan Utandı (Mersin) yürüttü. Dereceye girenler ödüllerini Mersin Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Süha Aydın ile jüri üyeleri ve düzenleme kurulu üyeleri Münif Akalın ile Ebru ve Selahattin Yunkuş’un elinden aldılar.
Yarışma birincileri 2008-2009 sezonunda CSO, Bursa BDSO ve Mersin ÜOO ile birer konçerto seslendirecekler. Mersin Üniversitesi 1.Kamuran Gündemir Piyano Yarışması’nı da önümüzdeki Nisan ayında düzenliyor. Bu yarışma için başvurular 13 Mart 2009′a kadar yapılabilecek. Ayrıntılı bilgi Mersin Üniversitesi web sitesinde yer alıyor.
“Gümüş yıl”a M. Maisky ile Bilkent’ten ışıltılı kapanış
Salı ~ Mayıs 05, 2008 by admin Posted in Dergi Yazıları
“Gümüş yıl”a M. Maisky ile Bilkent’ten ışıltılı kapanış 25. Uluslararası Ankara Müzik Festivali, “gümüş yıl”ını 26 Mayıs akşamı MEB Şura Salonu’nda “gümüş” gibi pırıltılı bir konserle kapadı. Yaşayan en önemli viyolonsel icracılarında ilk beş arasında yer alan Riga doğumlu Yahudi asıllı Misha Maisky, Işın Metin yönetimindeki Bilkent Senfoni Orkestrası eşliğinde dinleyicileri bir kez daha kendine hayran bıraktı. Şef Işın Metin, Maisky’ye eşlikte büyük bir dikkat ve duyarlılıkla, solistin ustalığını, ton güzelliğini göstermesine olanak sağladı. İkinci yarıda da Mussorgsky’nin Bir Resim Sergisinden Tablolar adlı piyano yapıtının Ravel tarafından yapılmış orkestra uyarlamasında, orkestranın yorgunluğuna karşın ortalamayı tutturmayı başardı. 25. Festivale üniversiteler ve Bilkent’in yaptığı katkılar çok önemliydi. Özellikle Bilkent’in bu özel kapanış konseri, Misha Maisky ile Başkentteki müzikseverlere tam bir armağan oldu. Dileğimiz, bu tür bilinçli desteklerin yanısıra, özel sektör ve devlet kurumlarının SCAMV ve Uluslararası Ankara Müzik Festivali’ne gerekli desteği sağlayarak, bu önemli festivalin gelişerek sürmesinin sağlanması… Misha Maisky Kimdir? 1973’te İsrail’e yerleşen sanatçı, Floransa’da Cassadó Yarışması’nı kazandı. Kısa bir süre sonra, Kasım 1973’te William Steinberg yönetiminde Pittsburgh Senfoni Orkestrası ile New York Carnegie Hall’daki ilk konserini gerçekleştirdi. 1976’da ölen ünlü viyolonselci Gregor Piatigorsky’nin son öğrencilerinden biri olan Maisky, dünyanın önde gelen birçok orkestrası ile konserler gerçekleştirdi, Martha Argerich, Vladimir Ashkenazy, Peter Serkin ve Gidon Kremer ile aynı sahneyi paylaştı.. Deutsche Grammophon plak şirketinin önemli sanatçılarından biri olan Maisky, firma için pek çok kayıt gerçekleştirdi, sevilen oda müziği yapıtlarının çello için düzenlemelerini yaparak kayıt altına aldı. Tokyo Akademi Ödülü ve Paris “Grand Prix du Disque” gibi önemli ödüllere layık görüldü. Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa, Avustralya, Uzak Doğu ve Japonya’da sayısız konser veren sanatçının özellikle Bach, Haydn ve Schumann’ın eserlerinden oluşan CD kayıtları, müzikologlar ve klasik müzikseverler tarafından büyük beğeni kazanıyor. Bu yıl Yusupov’un çello konçertosunun dünya prömiyerini Yuri Temirkanov yönetmindeki Lucerne Festival Orkestrası eşliğinde gerçekleştiren Micha Maisky, seçkin partnerleriyle oda müziği, önemli orkestralarla konçerto turnelerini sürdürüyor. Maisky, Uluslararası Ankara Müzik Festivali’ne Bilkent Senfoni Orkestrası’yla birlikte ikinci kez katıldı.
Şefik Kahramankaptan
P.İ. Çaykovski’den Noktürn, J.Haydn’dan Do majör No.1 Viyolonsel Konçertosu ve M.Bruch’dan Kol Nidrei… Ardından bis olarak J.S. Bach’ın bir numaralı viyolonsel süiti… Maisky’nin nasıl bir ton ustası olduğunu bir kez daha yaşadık. Piyano ve pianissimolarda inanılmaz duyarlılık, fortelerde güçlü ataklık, sonuç olarak unutulmaz etkileyicilikte bir icra… Hele Bach süitteki yorum, inanılmazdı. Maisky süiti çok hızlı bir tempoda çaldı, birtakım karşıtlıkları abartarak vurguladı. Usta çellist, bu Bach yorumunda adeta “Biz 21.yy’da yaşıyoruz, bu yaşadığımız günlerin temposudur” der gibiydi. Çünkü hemen ertesi sabah orkestrayla birlikte Erzurum’a giderek programını orada da İhsan Doğramacı Vakfı Özel Lisesi’ndeki aylık konserler dizisinde tekrarlayacaktı..
Mischa Maisky, 1948′de Litvanya’nın Riga kentinde doğdu ve müzik öğrenimine de burada başladı.
1962′de Leningrad (St.Petersburg) Konservatuvarı’na girdi ve burada ilk konserini 1965′te Leningrad Filarmoni ile vererek “Geleceğin Rostropoviç’i” diye adlandırıldı. 17 yaşında Rusya’nın en önemli uluslararası müzik yarışması olan Çaykovski Yarışması’nda viyolonsel dalında birinciliğinin ardından Moskova Konservatuvarı’na kabul edilerek, 2007′de ölen Mstislav Rostropovich ile eğitimini tamamladı.




