RSS

SANATSAL DUYARLILIĞIN ARTTIRILMASI GEREĞİ ve 6660 SAYILI YASA UYGULAMASI*

Salı ~ Aralık 12, 2007 by admin Posted in Bildiriler

SANATSAL DUYARLILIĞIN ARTTIRILMASI GEREĞİ ve 6660 SAYILI YASA UYGULAMASI*

ŞEFİK KAHRAMANKAPTAN**
1948’de Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün istemi üzerine Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel tarafından hazırlanan ve ilginç tartışmalardan sonra TBMM’nde kabul edilen yasa, “İdil Biret ve Suna Kan’ın yabancı memleketlere müzik tahsiline gönderilmesine dair Kanun” adını taşıyordu. Yani “ada çıkarılmış” özel bir yasaydı.

1956’da, İdil Biret’le Suna Kan’ın bütün hakları saklı tutularak, “Güzel sanatlarda fevkalade istidat gösteren çocukların Devlet tarafından yetiştirilmesi hakkında Kanun” çıkarıldı.

Böylece yasanın kapsamı genişletilmişti. Bu, iktidara geldiğinden itibaren pek çok devrimi geri götürmek için uğraşan, Halkevleri’ni, Köy Enstitüleri’ni kapatan Demokrat Parti iktidarının, kültür alanındaki “istisnai” olumlu yaklaşımlarından biriydi.

Yasada öngörülen10 kişilik komisyon, Güzel Sanatlar Müdürlüğü’ne dilekçeyle başvuran adayları sınava tabi tutuyordu. Müzik alanında 12, kompozisyon ve plastik sanatlarda 14 yaşını aşmamış olmak gerekiyordu. Adayda olağanüstü yeteneğin bulunup bulunmadığını saptayan tek yetkili bu komisyondu. Seçimde esas olan, komisyon üyelerinin deneyimlerine dayanarak aday hakkında verecekleri karardı. Komisyonda yıllarca yer alan Adnan Saygun, Ulvi Cemal Erkin ve Mithat Fenmen’e göre, sınav sırasında, “adayda bir kıvılcım olup olmadığı” araştırılıyordu.

Sonrakiler
İdil Biret ve Suna Kan’dan sonra 6660 sayılı yasadan yararlandırılarak gönderilenlerden belirleyebildiklerim şunlar:

Piyano :
İdil Biret ,

Verda Erman
Ateş Pars
Fuat Kent
Selman Ada (ve kompozisyon)
Gülsin Onay
Hüseyin Sermet
Emrecan Yavuz (Devlet himayesine alındığı açıklandı,yasa uygulanamadı. Verilen destekten anlaşılan, özel statünün uygulanıp, değişik kanallarla bir süre lojman ve yardım sağlandığıdır.)

Keman: Suna Kan,İsmail Aşan , Tunç Ünver
Resim :Hasan Kaptan, Vedat Çizer, Nevbahar Aksoy, Neveser Aksoy, Bedri Baykam

“Belirlenebilenler” tabirini kullanmamın nedeni, Milli Eğitim ve Kültür Bakanlıklarının, kendilerine 1988 yılında “İsmet İnönü ve Hârika Çocuklar” kitabımı yazarken yaptığım yazılı başvurularda gönderdiğim ve ayrıntılı bilgi istediğim sorulara karşılık verememesidir. Yasanın çıktığı ve uygulandığı dönemlerin ilgilisi olan Milli Eğitim Bakanlığı’ndan hiç yazılı cevap alınamamış, ancak bakanlığın cevap hazırlamak üzere Kültür Bakanlığı ile yazıştığı sözlü olarak bildirilmiştir. Aynı soruları yönelttiğim Kültür Bakanlığı ise, ayrıntılı bilgi yerine, yetersiz ve hatalı bir liste vermekle yetinmiştir. Bu listede, Türkiye’de adı bilinen bazı önemli solistler yasadan yararlanmış gibi gösterilirken, örneğin babası tarafından yurtdışında okutulan ve devletten hiç destek almayan kemancı Ayla Erduran da listeye dahil edilmişti!

1968’den sonra yasanın uygulanamadığı anlaşılmaktadır. Yasa kendiliğinden işlemez hale getirilmiştir. Halen yürürlükte bulunmasına rağmen, 1968’den sonra yetkili Milli Eğitim Bakanlığı, daha sonra da Kültür Bakanlığı (Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü ve YÖK öncesi Konservatuvar bağlı bulunduğu için) yasada öngörülen “komisyon”u kurmadığı için, yasa işlemez hale gelmiştir.

Özellikle yetenekli piyano öğrencilerinin artması karşısında yasanın işletilememesinin yarattığı boşluğu değişik bir yöntemle giderebilmek amacıyla rahmetli Mithat Fenmen ile İlhan Baran’ın geliştirdiği yeni bir model gündeme getirilmiştir.

Ankara Devlet Konservatuvarı’nda hızlandırılmış yoğun eğitime olanak sağlayan “özel statü”yü kurumsallaştıran yönetmelik, Mithat Fenmen’in sıkı ve ısrarlı takibiyle 1976’da Bakanlar Kurulu’nca onaylanarak yürürlüğe girmiştir. Bu kapsamda yetiştirilip daha sonra bir kısmı çeşitli burslarla yurtdışına da giden üstün yetenekli çocuklar şunlardır.

Piyano: Oya Ünler, Burçin Büke, Fazıl Say, Muhittin Dürrüoğlu Demiriz , Yeşim Alkaya
Keman: Çağıl Yücelen Akın , Özgür Balkız, Ertan Torgul
Viyolonsel :Şölen Dikener, Çağlayan Ünal (Sümer)

Son Hârika Çocuk

Son yıllarda konservatuvarda “özel statü” de işletilmiyordu. Uzunca bir uyku döneminden sonra, 1998 Ekiminde İzmir’de üstün yetenekli olduğu anlaşılan 8 yaşındaki Emrecan Yavuz için bir ışık doğdu.

Bu konuda, Kültür Bakanlığı’ndan 6 Ekim 1998’de yapılan resmi açıklamada aynen şu bilgilere yer veriliyordu:

“Müzik alanında üstün yeteneklere sahip olan sekiz yaşındaki İzmirli Emrecan Yavuz, Kültür Bakanı İstemihan Talay’ın onayıyla kurulan Uzmanlar Kurulu’nca devlet himayesine alındı.”

Bakan Talay’ın onayıyla kurulan ve beş kişiden oluşan Uzmanlar Kurulu, ikinci kuşak bestecilerimizden Prof. Nevid Kodallı’nın başkanlığında 5 Ekim 1998 tarihinde toplandı. Toplantıda yapılan değerlendirme sonucunda; üstün başarıları nedeniyle Emrecan Yavuz’un önce Hacettepe Üniversitesi Devlet Konservartuvarında özel statüde eğitilmesine, daha sonra da ihtisas için Batı ülkelerine gönderilmesine karar verildi.

Kültür Bakanı İstemihan Talay, “Daha önce de uluslararası üne sahip piyanist Fazıl Say, Muhittin Düroğlu (doğrusu Dürrüoğlu) ve Çağıl Yücelen’in bu statüde yetiştirildiğini” belirterek, “Üstün yeteneklere sahip çocuklarımızın özel olarak eğitimlerinin sağlanması öncelikle Türkiye’nin kazancı olacaktır. Bu kapsamda daha önceki sanatçılarımızda olduğu gibi Emrecan Yavuz da dünya çapında bir sanatçı olacak ve ülkemizin adını tüm dünyada başarıları ile duyuracaktır” dedi.
Bu açıklamada yeni harika çocuğun mevcut 6660 sayılı yasadan yararlandırılıp yararlandırılmayacağı belirtilmiyor, “devlet himayesi”nden söz edilerek sadece Batı ülkelerine gönderileceği kaydediliyordu. Uzunca bir uyku döneminden sonra devletin bu ilgisi, önemli bir gelişmeydi. En azından konunun tartışmaya açılabileceği, yasalarda iyileştirme ve yenileştirme yapılabileceğine dair bir işaret sayılabilirdi.

Ancak Emrecan Yavuz’la ilgili başlatılan bu duyarlılık, Emrecan büyüdükçe gösterilmeye devam edilmedi. Emrecan Yavuz’un sponsorluğunu İzmir’deki Arkas Holding yüklendi. Emrecan bir süre Bilkent’te okuduktan sonra lisans öğrenimi için Viyana’ya Devlet tarafından değil, özel sektör kuruluşu olan Arkas Holding tarafından gönderildi. Emrecan halen bu destekle orada yüksek piyano öğrenimini sürdürüyor.

Sanata olan duyarlılığın, iktidarların oluşumuna, ilgili bakanlıkların hangi siyasal zihniyetin elinde olduğuna bağlı bulunduğunu unutmamak gerek. Nitekim, Türkiye’de sanatın reel olarak yeterince gelişememesi, belirli yasaların işletilememesinin temelinde de “siyasal yaklaşım” yatıyor.
Ne yazık ki sosyal demokratların iktidarda olduğu ve Kültür Bakanlığını ellerinde bulundurdukları yıllarda bile “makyaj” türü işlerin ötesine geçilememiş, bu alanda köklü reform, yenilik ve yeterli yatırım yapılmamıştır.

Günümüzde ise, çoğunluğu elinde bulunduran zihniyetin “yerel” ve “geleneksel”i, “evrensel” olana tercih ettikleri, “sözde” kabul eder görünürken, “özde” duyarlılık göstermedikleri gözlenmektedir. Fazıl Say’ın çıkışıyla açılan tartışma sırasında iktidar partisi genel başkan yardımcısının yaklaşımı, gerçek durumu yani bu zihniyetin Fazıl Say’ın temsil ettiği çoksesli müziği umursamadığını göstermektedir. Adeta “beğenmeyen çeksin gitsin” denilmek istenmektedir.

Oysa yapılması gereken, toplumda sanata duyarlılığın arttırılması için gerekli tedbirleri almaktır. Bunun için de, ilköğretim çağından itibaren çocuklarımıza sanatla ilgili bilgilerin verilmesi, tanıtımın yapılması, giderek resim ve müzik derslerinin uygulamalı ve zorunlu olarak yeterli öğretmenlerce okutulması gereklidir. Böylelikle, yerel ve gelenekselin yanısıra, Dünyada geçerli olanı, evrenseli bilen, anlayan, izleyen bir toplum haline gelinebilir. Bu süreç 1950′den sonra kesintiye uğramıştır, yeniden başlatılmalıdır. Aksi halde, evrensel sanatların izleyici sayısı reel olarak daha da azalacaktır.

Ancak Türkiye’yi yöneten zihniyetin bu yönde hiçbir duyarlılığının bulunmadığı ortadadır. İşi hakarete, Fazıl Say öldüğünde cenaze namazının kılınmaması çağrısına kadar götürüp meczuplara hedef gösterenler bile bulunmaktadır. Tabii ki, bu zihniyetle birlikte hareket edenler ve hâttâ hükümet üyeleri arasında bu konuda farklı düşünen istisnalar bulunduğu söylenebilir ancak bu istisnalar genel çizgiyi bozamamaktadır. Fazıl Say, sanatçı duyarlılığıyla umutsuzluğu kapılmakta haklıdır.

Bu koşullarda, sivil toplum örgütlerine ve “sosyal sorumluluk projeleri” adı altında çeşitli fonları bulunan büyük özel sektör kuruluşlarına ve bankalara önemli görev düşüyor. Müzik ve plastik sanatlar alanında eğitime, yıpratılmak istenen kurumlara sahip çıkılması, üstün yetenekli çocukların yurtdışında eğitim görmeleri, enstrüman gereksinimlerinin karşılanması, uluslararası rekabet ortamında kendilerini gösterip ülkeyi temsil edebilmeleri için önemli yarışmalara hazırlanma ve katılımları için, gerekli sivil örgütlenme ve destek sağlanmalıdır. Bu yönde bazı vakıfların verdiği burs ve gösterdiği çabalar yeterli olamamaktadır, güçleri birleştirip ilkelendirmek gerekmektedir.

Bir “sınama” önerisi

6660 sayılı yasanın çıkarılışının üzerinden 51 yıl geçmiş ve Türkiye’de çok şey değişmiştir. Konservatuvarlar ve Akademi artık herhangi bir bakanlığa bağlı değildir, üniversiteler çatısı altındadır. Müzik ve plastik sanatlarla ilgili öğretmen, icracı, akademisyen yetiştiren okulların sayısı artmıştır. Güzel sanatlar ve müzik konusu ise artık Milli Eğitim Bakanlığı değil, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın alanına girmektedir. Yasadaki muhatap ise Milli Eğitim Bakanlığı görünmektedir.

15.11.1956 tarih ve 6660 sayılı “Güzel sanatlarda fevkalade istidat gösteren çocukların Devlet tarafından yetiştirilmesi hakkında Kanun” un durumuyla ilgili yapılması gereken bir “sınama harekatı”dır.

Yasada öngörülen “komisyon”un günümüz Türkçesiyle ve mevcut duruma göre şu kişilerden oluşması gerekmektedir:
MEB Talim Terbiye Dairesi Başkanı
KTB Güzel Sanatlar Genel Müdürü
Hacettepe Üniversitesi Ankara Devlet Konservatuvarı Müdürü
Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi GSF Dekanı
Bu eğitim kurumlarından üçer uzman öğretmen
Müzik ve plastik sanatlar alanında tanınmış kişiler arasından MEB tarafından seçilecek ikişer uzman..

Günümüzde “üstün yetenekli” olduğu iddia edilen, çocuk veya ilk gençlik yaşında bazı müzik öğrencileri bulunmaktadır. Bazı ilköğretim çocuklarının da resim alanında çok yetenekli oldukları iddia edilmektedir. Bu çocuklardan birkaçının velileri, birer dilekçeyle hem MEB hem de KTB’na başvurarak 6660 sayılı yasanın çocukları için işletilmesini isteyebilirler. Bu başvurular karşısında ilgili bakanlıkların alacakları tavır, verecekleri resmî cevaplar, bu hükümetin konuya bakışı açısından da aydınlatıcı olacaktır.

________________________________________________________________________________

* Sabah Gazetesinden Ercan Sarıkaya ‘ın “Fazıl Say’ın ülkeyi terkedebileceği yönündeki açıklamalarından sonra doğan tartışma
üzerine ‘hârika çocuklar’ konusunda yaptığı araştırma sırasında, tarafıma başvurusu, soruları ve istediği bilgiler”
üzerine kaleme
alınmıştır.( 18 Aralık 2007)

** Gazeteci ve Sanat Yazarı, Çağdaş Sanatlar Vakfı Başkanı
Bkz: www.kahramankaptan.com

No Comments

AVRUPA’DAKİ TÜRK MÜZİSYENLERİ

Cumartesi ~ Eylül 09, 2007 by admin Posted in Bildiriler

“Müzik Sanatımız ve AB Süreci” Sempozyumu, 17-18 Mart 2006, Ankara

AVRUPA’DAKİ TÜRK MÜZİSYENLERİ
Şefik Kahramankaptan

Türk müzisyenlerin Avrupa’da bulunuşları, AB sürecinden ve Cumhuriyetimizden yıllar önce Osmanlı döneminde başladı.. Cumhuriyetin ilanından sonra, çağdaşlaşma çabaları ve Avrupa’yla yoğunlaşan ilişkiler çerçevesinde Türk müzikçilerin çeşitli nedenlerle Avrupa’ya çıkış ve yerleşmelerinde sürekli bir artış gözlendi.
Bu bildiride; bazı önemli köşetaşlarıyla kısa bir tarihçe, Avrupa’daki Türk müzisyenlerin gidiş nedenleri, oradaki genel durum ve konumları hakkında bilgi ve dikkate değer bazı özel örnekleri bulacaksınız.

Avrupa’da İlk Türk müzisyenler: Mehter takımı
Avrupa Türk müziği ve müzisyenleriyle ciddi anlamda ilk kez 1683 yılındaki İkinci Viyana Kuşatması sayesinde tanıştı. Bu askeri olaydan Avusturya – Alman kültürünün en önemli kazanımı Mehter esinli “Alla Turca? tarzı müzik oldu. “Alla Turca? bugün konser salonlarında, operaevlerinde, kasetlerde, CD’lerde canlılığını sürdürüyor.
Kuşatma sonrası barış döneminde, 1699’da büyük bir Osmanlı Heyeti Viyana’yı ziyaret etti. Osmanlı Gösteri Takımı’nın yer aldığı ve günümüze gravürlerle taşınan bu ziyaret sırasında, Mehter Takımı günde beş vakit Viyana’da Osmanlı Sefareti’nin önünde “nöbet vurdu? ve büyük ilgiyle karşılandı. Viyana halkının ve bestecilerin de ilgiyle izlediği bu halk konserlerinin de etkisiyle “Alla Turca? stili Viyana’da doğdu. M. Haydn, W. A. Mozart, L.V. Beethoven, C. W. Glück başta olmak üzere pek çok besteci mehterden esinlenerek yapıtlar bestelediler.

Musika-i Humayun’dan CSO’ya
Mehter takımının Viyana önlerinde kendini göstermesinden tam 234 yıl sonra, bu kez Musika- Humayün, barışcıl amaçlarla Avrupa’da izlenen Türk müzisyenler oldular. 1917’de İstanbul’a gelerek Kızılay yararına konserler veren Macar ve Alman orkestralarına karşılık olarak sadrazam Talat Paşa, Musika-İ Hümayun’u Avrupa’ya turneye gönderdi, Türk müzisyenler Sofya, Berlin, Dresden, Münih, Viyana ve Budapeşte’de konserler vererek, “Türklerin başta Beethoven olmak üzere Avrupa’nın müziğini başarıyla icra edebildiğini? gösterdiler.
Cumhuriyet döneminde, Atatürk tarafından Ankara’ya alınarak Riyaseticumhur Filarmoni Orkestrası’na (Bugünkü CSO) dönüştürülen orkestra üyeleri, 1926’da Avrupa kıyı kentlerine düzenlenen sergi vapuru turnesinde yer alarak, genç Cumhuriyetin çağdaş, batılı yüzünü gösterdiler. Dokuz yıl önce karşılarında fesli müzisyenler gören Avrupa, bu kez sivil giysiler içindeki Türk müzisyenleriyle karşılaştı. Giderek sayıları artan Türk devlet orkestraları, operaları, baleleri ve özel orkestralar, günümüze kadar değişik Avrupa ülkelerinde gerçekleştirdikleri turnelerle Türk müzisyenlerin Batı müziği icrasındaki gelişimini sergilediler.

Flütçü Saffet Bey ve Rey
Batı’nın Türk askeri müziğinden etkilenmesinden yıllar sonra, Batı etkisinin Osmanlı’da kendini göstermesi, Mehterhane’nin Musika-i Hümayun’a dönüştürülmesi, Batı tarzı bando ve orkestranın oluşturulmasını (1826), eğitim amacıyla Batı’ya devlet tarafından bir müzisyenin gönderilmesi izledi. Avrupa’ya gönderilen ilk Türk müzisyeni kıdemli yüzbaşı, flütist Saffet Bey 1886’da gittiği Paris’te müzik teorisi ve solfej çalıştı, döndükten sonra ilk solfej kitabını yazdı.
Osmanlının son döneminde Avrupa’da bir başka önemli Türk, babasının siyasetteki durumu nedeniyle Paris’e taşınmak zorunda kalmasıyla müzik dehası keşfedilen Cemal Reşit Rey’dir. Paris ve Cenevre Konservatuvarlarında öğrenim gören Cemal Reşit Rey, Türkiye’ye Cumhuriyetin ilanından iki hafta önce dönerek İstanbul’da, öğretmenliğe başladı. Cemal Reşit Rey, Cumhuriyet’in müzik yaşamına yetiştirdiği öğrenciler ve yapıtlarıyla önemli katkılarda bulunmuş isimlerden biridir.

Cumhuriyet’in Gençleri
Flütçü Saffet Bey’den 98 yıl sonra, Cumhuriyet rejimi Atatürk’ün direktifiyle 1924 yılından itibaren, sınav açarak müzik eğitimi görmek üzere Avrupa ülkelerine gençler göndermeye başladı. Bu gençlerin arasında CSO’nun şefi ve İstiklal Marşı bestecisi Osman Zeki Bey’in oğlu olan Ekrem Zeki Ün (1924-1930), Ulvi Cemal Erkin (1925-1930), Necil Kazım Akses (1926-1934), Ferit Alnar (1927-1932) ve Ahmet Adnan Saygun (1928-1931) yılları arasında çeşitli Avrupa ülkelerinde müzik eğitimi gördükten sonra yurda döndüler. Yurt dışında aynı dönemde eğitim görenler arasında Necdet Remzi Atak, Ferhunde Atak Erkin, Nurullah Taşkıran gibi isimler de bulunmaktadır.

Hârika Çocuklar:
1940’lı yıllarda Avrupa’ya bu kez bir “dâhi? ve bir “yetenekli? çocuk, eğitim amacıyla gönderildi. İsmet İnönü’nün Cumhurbaşkanlığı döneminde özel ilgisi ve Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel’in gayretleriyle, tüm yabancı otoriteler tarafından da “genius/dahi? olarak nitelendirilen İdil Biret (piyano) ve yetenekleri otoritelerce takdir edilen Suna Kan’ın (keman) yabancı ülkelerde müzik eğitimine gönderilmesine ilişkin yasa çıkartıldı.(1948) Yasa sekiz yıl sonra, başka yetenekli çocukları da kapsayacak biçimde genişletilerek yeniden düzenlendi.(1956)
Kısaca “Hârika Çocuklar Yasası? olarak adlandırılan 6660 Sayılı Yasa kapsamına alınan sanatçılarımız saptayabildiğimiz kadarıyla şöyle sıralanıyor:
Piyano : İdil Biret , Verda Erman, Ateş Pars , Fuat Kent , Selman Ada ( aynı zamanda kompozisyon), Gülsin Onay, Hüseyin Sermet , Emrecan Yavuz (Kapsama alındı, yurtdışına gönderilemedi) Keman: Suna Kan , İsmail Aşan, Tunç Ünver
Burada “saptayabildiğim kadarıyla? deyimini kullanmamın nedeni, Milli Eğitim ve Kültür Bakanlıklarından bugüne kadar doğru bir liste almanın mümkün olmayışıdır. Örneğin ailesinin olanaklarıyla Avrupa’da eğitim gören ünlü kemancımız Ayla Erduran ile piyanistimiz Ayşegül Sarıca verilen listede sanki 6660 sayılı yasadan yararlanmış gibi gösterilmiştir.
Kaynak yetersizliği gerekçesiyle 6660 sayılı yasa işlemez hale getirilince, Mithat Fenmen ve İlhan Baran’ın gayretleriyle üstün yetenekli çocukların Ankara Devlet Konservatuvarında değişik bir programla yetiştirilmesi için hazırlanan ve Bakanlar Kurulu kararıyla 1976’da kabul edilen “özel statü? ile 6660 sayılı yasa ve MEB tarafından verilen devlet bursu, kimilerince karıştırılmaktadır.
MEB Bursuyla giden Tuluyhan Uğurlu, Taşkın Oray gibi müzisyenler, yukardaki her iki gruba da girmemekte, doğrudan bakanlık tarafından sınav açılarak verilen devlet bursundan yararlananlar arasında bulunmaktadırlar.
Türk müzisyenlerin Avrupa’ya gidiş nedenleri:
Müzikçilerimiz değişik nedenlerle Avrupa’ya gitmişler, gene farklı nedenlerle dönmüş veya kalarak müzik yaşamlarını orada sürdürmüşlerdir. Avrupa’daki Türk müzisyenleri şu gruplarda toplayabiliriz:

Devlet tarafından gönderilen ve dönmeyerek bursu ödeyip Avrupa’da yerleşenler.
Başka burslar kazanarak gidip kalanlar.
Kendi olanaklarıyla gidip, eğitim gören ve iş bulanlar
Avrupa’da çalışan Türk ailelerin ikinci, üçüncü kuşak çocukları

Türkiye’deki müzik yaşamının, ülkenin genel koşulları içinde giderek olumsuzluklardan daha çok etkilenmesi, müzik öğrenimi gören gençleri Avrupa’ya gitme yolu araştırmaya yöneltiyor. Kompozisyon ve çalgıcılık dallarında farklılıklar gösterse de nedenleri şöyle sıralayabiliriz.

Türkiye’deki konservatuvarlarda, eğitimini daha ileriye götürebileceğine inanmamak
İleri düzeyde müzik eğitimi alabilmek ve dalında sivrilmiş ünlü eğitimcilerle çalışabilmek
Değişik ekol ve tarzları tanımak
Türkiye’de devlet sanat kurumlarında kadrolara vize verilip yeterli sınav açılmaması nedeniyle, işsiz kalma durumu
İş bularak Avrupa orkestralarında veya üniversitelerinde çalışmak

Almanya ve DAAD Bursu
Türk müzisyenlerin en yaygın biçimde bulundukları ülke Federal Almanya. Türkiye’den Almanya’ya giden Türk müzisyenlerin pek çoğunun ilk çıkış noktası DAAD bursu oluyor.
Alman Akademik Değişim Servisi (DAAD), yabancı başvuru sahiplerine güzel sanatlar, dizayn, sinema, müzik, mimarlık, sahne sanatları, reji, dans ve koreografi alanlarında Almanya’daki bir Devlet Yüksek Okulunda, mezuniyet dışında, derinlemesine araştırma olanakları sunuyor. Burs süresi bir öğretim yılı ama, özel durumlarda başvuru üzerine uzatılabiliyor. Burs başlangıcında 32 yaşını geçmemiş olmak gerekiyor…
Burs miktarı aylık 715 €. Gerektiğinde aileler için ek ödeme ve kira yardımı da yapılıyor. Ayrıca yolculuk ve bagaj giderleriyle, hastalık sigortası da DAAD tarafından ödeniyor.
Araştırmaya yönelik eğitim için verilen burslar genellikle kendi ülkelerindeki tüm eğitim olanaklarından yararlanmış ve bu süreci bitirme sınavıyla tamamlamış adaylar için öngörülüyor. Müzikcinin branşına göre kayıt, partisyon, video benzeri materyal isteniyor ve bu Alman konservatuvarlarından uzman bir kurul tarafından izlenerek başvurular değerlendiriliyor.
Alman Kültür dairesi’nin kayıtlarına göre 1985 yılından bu yana toplam 85 Türk müzisyeni DAAD bursundan yararlanmış. DAAD bursundan yararlanarak Almanya’ya giden müzisyenlerin bazıları, orada kalmış durumda. Çoğunluğun ise Türkiye’ye dönerek orkestra, opera ve eğitim kurumlarında görevlerine devam ettikleri gözleniyor.

Günümüze kadar DAAD bursundan yararlananlar arasında, dikkati çeken isimler şunlar:
Fazıl Say, Özgür Aydın, Emre Elivar, Aylin Çakıcı, Ergican Saydam (piyano), Mahir Çakar (korno), Oktay Dalaysel, Reyyan Yücelen, Aslı Özsoy, Emre Tamer, Tuncay Yılmaz(keman), Koral Çalgan (Viyola), Osman Mumcuoğlu, Onur Özkaya (kontrabas), Güzin Bilgen, İrfani Özdemir(obua), Gülşen Tatü, Songül Özdemir Siedel (flüt), Remziye Tanrıkulu ve Hülya Saydam (şan)
DAAD bursundan yararlananlar arasında bugün hayatta olmayan piyanistlerimiz Gülay Uğurata ile Vedat Kosal da bulunuyor. Uğurata Türkiye’ye dönmüş, Kosal ise Münih’e yerleşerek konser piyanisti olarak Almanya’da çalışmaya başlamıştı.

Özel bir örnek: Betin Güneş
DAAD bursuyla Almanya’ya giderek orada kalıp tutunma başarısı gösteren en önemli isim kompozisyon ve orkestra şefliği alanında sivrilen Betin Güneş’tir. Besteci, orkestra şefi, piyanist ve tromboncu olarak etkinliğini sürdüren Güneş, 1980’den beri profesyonel müzikçi kimliğiyle Almanya’da yaşıyor.
Köln Müzik Yüksek Okulu’nu bitiren, çeşitli yarışmalarda başarı elde eden Güneş, 1988’de Köln Senfoni Orkestrası’nın kurulmasına öncülük etti. Halen bu bu orkestranın sanat yönetmeni ve şefi. Ayrıca, Salih Yiğit’le birlikte kurduğu Mondial Filarmonik Orkestrası’nın da şefi.
Avrupa’da çalgıcılık yapan Türk müzisyenlerden oluşturduğu bir orkestrayla 1997’de Eskişehir Festivali’nin açılış konserini yapmıştı. Güneş’in tüm besteleri yurtdışında seslendirildi ve CD olarak yayımlandı. Bunların bir bölümü çeşitli Avrupa kurumlarının siparişleri üzerine yapıldı. Eserleri İsviçre’deki Edition Marc Reift tarafından yayımlanıyor.
Betin Güneş, Türkiye’den önce Avrupa Birliği’ne tam olarak girebilmeyi başaran Türk müzisyenlerin başında geliyor.
Koblenz Oda Orkestrası’nın başkemancısı Sedat Şen de DAAD bursundan yararlanıp, Almanya’da kalarak tutunma başarısı gösterenlerden. Halen eski DAAD bursiyerlerinden genç piyanistlerimiz Özgür Aydın ile Emre Elivar, konser piyanisti olarak etkinliklerini Berlin merkezli olarak sürdürüyorlar.
Örneğin Özgür Aydın 17-18 ve 24-25 Mart 2006 günleri Beethoven’in beş piyano konçertosunu Almanya’nın Braunschweig ve Wolfenbüttel kentlerinde In-Kun Park yönetimindeki Braunschweig orkestrası eşliğinde seslendirdi.
Bir başka önemli örnek obua sanatçısı ve hocası Taşkın Oray. İzmir Devlet Konservatuvarını bitirdikten sonra 1969’da MEB devlet bursuyla Essen’deki Folkwang Müzik Yüksek Okulu’nda öğrenim gören Taşkın Oray, yarışmalarda ve konserlerde büyük başarı gösterdi. Düseldorf Senfoni’nin solo obuacısı olan Oray, Schuman Müzik Yüksek Okulu’nda ders veriyor. Ayrıca yöredeki oda müziği çalışmaları ile dikkati çekiyor.
Almanya’ya CSO’dan ayrılarak gelen kemancı Erol Aygün de, uzun yıllar çeşitli orkestralarda keman çaldı, halen Gerbrunn’da yaşıyor ve zaman zaman gelerek Başkent Üniversitesi’nde oda müziği çalışmaları yaptırıyor.

Yiğit Aydın ve Sinem Altan
Almanya’da öğrenim veya akademik çalışma sürdürürken, bir yandan da bestecilik etkinliğinde bulunan Yiğit Aydın ile Sinem Altan da önemli birer örnek.
Ankara Devlet Konservatuvarı Kompozisyon Bölümü ile ODTÜ Makine Mühendisliği bölümü mezunu, ODTÜ Sosyoloji masterlı Yiğit Aydın; halen Almanya’da, Frankfurt’ta yaşıyor. Marburg Müzikbilimleri Enstitüsü’ndeki doktora çalışmalarını Sabine Henze-Döhring yönetiminde sürdürerek “Yeni Türk Müziği? konusunda bir tez hazırlıyor. Bestecilik verimi ise Eczacıbaşı Beste Yarışmasını iki kez üstüste kazanmasını sağladı. Son olarak 2005’te Uluslararası Ankara Müzik Festivali’nde Anders başlıklı piyano ve yaylılar için eseri dünya prömiyeri yaptı. Almanya’da seslendirilen oda müziği eserleri de ilgiyle karşılanıyor.
Sinem Altan ise çok genç bir besteci, henüz 20yaşında. Bilkent’te okurken Arif Melikov’un dikkatini çeken Sinem Altan, Doğramacı Bursu’yla 11 yaşındayken gittiği Berlin’de kompozisyon alanında iki önemli okulda UDBerlin Güzel Sanatlar Üniversitesi ve Hans Eislerr Müzik Akademisi’nde paralel olarak öğretimini sürdürürken, besteleri çeşitli müzik gruplarınca seslendiriliyor ve siparişler alıyor. Ayrıca eserlerinin seslendirilmesinde piyanist olarak da dikkati çekiyor. Son olarak sipariş üzerine yazdığı “Mesir Macunu? adlı operası Berlin’de sahnelendi ve büyük ilgiyle karşılandı.
Genç Kontrabasçılar
Kontrabasçı genç Orçun Mumcuoğlu ise Ankara Devlet konservatuvarı’nı bitirdikten sonra, daha ileri öğretim görmek ve sanatını icra etmek üzere kendi olanaklarıyla Almanya’ya giden bir müzisyen. Son olarak, sınavını kazandığı Almanya’nın önemli orkestralarından Bamberg Senfoni’de yapılan oylamada, oybirliğiyle orkestranın asil üyeliğine kabul edildi.

Bir başka kontrabasçı Onur Özkaya DAAD bursuyla gittiği Almanya’da halen Mahler Oda Orkestrası üyesi. Bir başka genç kontrabasçı Burak Marlalı Freiburg’da hem orkestra’da çalıyor, hem de yüksek lisans çalışması yapıyor. Marlalı Türkiye’deki orkestralarla da kontrabas solisti olarak konserler verdi.

Almanya’dan seçme örnekler
Almanya’dan bazı seçme örnekleri şöyle sıralayabiliriz:

Detmold merkezli olarak çeşitli konser ve festivallere davet edilerek katılan, bu arada Türk bestecilerinin yapıtlarını konserlerinde seslendirerek Çağdaş Türk Müziği’nin tanıtımına önemli katkı sağlayan piyanist Yeşim Gökalp,

Frankfurt opera orkestrasında solo kornist, Mahir Çakar öğrencilerinden Mahir Kalmik,

Münster Opera Orkestrası kemancılarından ve Münster Oda Orkestrası konzertmeisterlerinden, her yıl Türkiye’de birkaç kez solo çalan kemancı Muharrem Cenker,

Türkiye’de hiç tanınmayan ancak genç yaşta Almanya’da profesör olarak Duesseldorf Müzik Yüksek Okulunda ders veren, Prof. Altuğ Ünlü,

Egitimini Saarbrucken’de TEV bursiyeri olarak tamamlayan, solo konserler veren, Maxim Vengerov’un asistanlığını yapan Özcan Ulucan,

Gene TEV bursiyeri olan ve ağabeyi Özcan Ulucan’la oda müziği konserleri veren Birsen Ulucan,

Detmold’ te eğitim gördükten sonra Kassel Operasi ikinci keman grup şef yardımcısı olarak çalışan   Elvan Baran,

Almanya’da lutiye olarak sivrilen Ahmet İyidoğan’ı da ihmal etmemek gerek.

Avusturya’daki Türk müzikçiler
Avusturya’da da, Almanya kadar olmasa da, çoğu Viyana’da olmak üzere hayli Türk müzisyen bulunuyor.

6660 Sayılı yasadan yararlandırılarak yurt dışında eğitim gören Fuat Kent, Avusturya’da çağdaş müzik alanında önde gelen piyanistlerden. Yeni Sanat adlı bir topluluğu var. Amerikalı besteci Crumb’un yapıtlarının Avrupa’da tanıtılmasında önemli rol oynadı, kayıtlar yaptı. Halen Voralberg Konservatuvarı’nda ders vermeyi sürdürüyor.

Ertuğrul Sevsay, Türkiye’de daha çok Avusturya’da kurduğu tango orkestrasıyla verdiği konserlerle tanındı. Sevsay, Viyana Müzik ve Sahne Sanatları Üniversitesi’nde kompozisyon bölümünde orkestrasyon dersleri veriyor. Yeni bir ders kitabı yayımladı.

Aynı üniversitede yıllardır Pedagoji bölümünde ders veren Prof. Inci Häusler Altınok, Viyana’daki Türk müzik öğrencileri ve müzisyenleri arasında çok iyi tanınan, fahri kültür ateşesi gibi çalışan bir isim.

Can Aksel Akın, genç bir besteci olarak, hem Viyana Müzik ve Sahne sanatları Üniversitesi’nde doktora çalışması sürdürüyor, hem de besteci olarak değişik alanlarda Avusturya’nın müzik yaşamına katkıda bulunuyor. 2005 Eczacıbaşı Beste Yarışması’nda ikinciliği elde etti. Çeşitli kombinasyonlar için çok sayıda oda müziği eseri Avusturya ve İsviçre’de seslendirildi. Ayrıca besteci olarak Türkiye’yi çeşitli festivallerde temsil ediyor. 2006 yaz aylarında Uluslararasi Allegro Vivo Oda Müziği Festivali’nin (www.allero-vivo.at) açılışında ve ayrıca iki konserde seslendirilmek üzere “Ney solo, Keman solo, Yaylılar ve Vurmalılar İçin? yaklasik 20 dakikalık bir müzik besteliyor. Ney soloyu Avrupa’daki bir başka müzikçimiz Kudsi Erguner seslendirecek. Böyle bir yapıtın bestelenip seslendirilmesi Avusturya Cumhurbaşkanlığı’nca da destekleniyor.

Piyanist Kamerhan Turan, Viyana Müzik ve Sahne Sanatları Üniversitesi’nde ders veriyor. Davet aldığı çeşitli orkestralarla solistlik etkinliğini ve Şölen Dikener (ABD- çello), Hülya Saydam (Türkiye- mezzosoprano) başta olmak üzere çeşitli Türk solocularla oda müziği çalışmalarını sürdürüyor.

Atilla Aldemir solo kemancı olarak konserler veriyor. Engin Yafet, Halk Operası Orkestrası ikinci keman grup şefi…

İki piyanoda Ferhan-Ferzan Önder çalışmalarını Avrupa ağırlıklı olarak çeşitli orkestralar eşliğinde iki piyano için yazılmış eserleri seslendiriyor, ayrıca resitaller veriyorlar..

Seçil İlker sınavı kazanarak Viyana Operası’na bu yıl girdi, Viyana Müzik ve Sahne Sanatları Üniversitesi’nde master yapıyor.

Didem(mezzo) ve Sinem(soprano) Balık Kardeşler, İstemihan Talay’ın Kültür Bakanlığı döneminde sağlanan bir destekle gittikleri Viyana’da, “opera ikizleri? olarak konserlerle müzik yaşamlarını sürdürmeye çalışıyorlar.

Hollanda’daki besteci ve yorumcularımız
Hollanda gerek yüzölçümü, gerek nüfus itibariyle küçük bir ülke olmasına karşın, özellikle yeni müzik ve caz alanında genç Türk bestecilerinin kendilerini geliştirmek için seçtikleri bir cazibe merkezi. Çünkü konservatuvarlarında özellikle yeni ve elektronik müzik alanlarında önemli hocalar ve teknik olanaklar bulunuyor.

Hollanda’da yerleşik Türk müzisyenler içinde en eskisi viyolacı İmer Saraçoğlu. 1969’da sınav kazanarak, CSO’dan ayrılıp Amsterdam Concertgebauw orkestrasına girdi ve 30 yılı aşkın orkestrada çalıştı. Piyanist ve besteci Meliha Doğuduyal da yüksek lisansını bestecilik alanında Hollanda’da yaptı. Son olarak bir eseri Orkestra@Modern tarafından Ankara’da seslendirildi. Zaman zaman Türkiye’deki devlet orkestralarıyla konser veriyor. Şirin Pancaroğlu için arp parçaları yazıyor.

Türkiye’de çeşitli sahne müzikleri yazmış olan Selim Doğru, Utrecht ve Rotterdam Konservatuvarlarında kompozisyon bölümlerinde lisans ve yüksek lisans çalışmalarını tamamlamış, sürekli sipariş alan, sahne müzikleri ve konser parçaları çeşitli topluluklarca seslendirilen bir besteci. Yapıtları yeni müzik ve elektronik müzik alanlarında yoğunlaşıyor. Selim Doğru’nun eserleri Hollanda, Türkiye, Almanya, Belçika ve İsviçre’de seslendiriliyor..

Uğraş Durmuş, Bilkent kompozisyon bölümü sonrası Rotterdam Konservatuvarı kompozisyon bölümünü bitiren ve Amsterdam Konservatuvarında yüksek lisansta ünlü Theo Loevendie’nin sınıfından bu yaz mezun olacak bir başka genç besteci. Eserleri çeşitli topluluklarca çalınıyor ve siparişler alıyor. Son olarak Hollanda Besteciler Birliği’ce iki yılda bir düzenlenen Henriette Bosmans Kompozisyon Yarışması’nı kazanarak önemli bir başarı elde etti. Dönerek Türkiye’de doktora ve beste yapmayı amaçlıyor.

Esra Pehlivanlı, ADK’nu bitirdikten sonra ünlü viyolacı ve besteci Michel Kugel’la çalışmak üzere Belçika’ya giden, Belçika ve Hollanda’daki kraliyet konservatuvarlarında lisans ve solistlik bölümlerini bitirerek Hollanda’da yerleşen bir genç viyolacımız. Avrupa’da çeşitli yarışmalarda derece aldı. Esra halen Hollanda’da yaşıyor ve bağımsız bir viyola solisti olarak Avrupa ülkelerinde verdiği solo dinletiler, orkestra eşlikli konserler ve oda müziği dinletileriyle ayakta durmaya çalışıyor. Kurduğu iki ayrı ikili var.  Piyanist Anastasia Safonova ile viyola-piyano, akordeoncu Marko Kassl ile viyola-akordeon ikilisi olarak festivallere katılıyor, dinletiler veriyorlar.

Hollanda’da bilinen diğer Türk müzisyenler şöyle:

Hülya Keser, Roterdam Konservatuvarından mezun olduktan sonra yüksek lisansını da tamamlamış başarılı bir piyanistimiz.

Emirhan Tuğa, Amsterdam Konservatuvarı klarinet bölümünden mezun oldu ve Hollanda’ya yerleşti. Amsterdam müzik okulunda ders verirken çeşitli topluluklarda klarinet çalıyor.
Oğuz Büyükberber, Amsterdam Konservatuvarında yüksek lisans programına devam eden bas klarinetçimiz. Modern müzik ve cazı birleştiren ilginç besteleri var, çok sayıda konsere katıldı.

Timuçin Şahin, dünyaca tanınan bir caz gitaristi ve besteci. Amsterdam konservatuvarı mezunu…Hollanda’da iki önemli ödül kazandı. Amerika’da da tanınıyor ve çalışıyor ama merkez olarak Amsterdam’da bulunuyor.

Çağlayan Yıldız önemli projelerde yer alan bir caz gitaristi, Utrech Konservatuvarı mezunu, elektronik müzik üzerine yüksek lisans yapıyor. Kendi kurduğu ve yönettiği Turqumctance adlı orkestra ile konserler vermektedir.

Esra Dalfidan, caz solisti-besteci . Almanya’da doğdu, . Amsterdam Konservatuvarının caz bölümünden mezun oldu şimdi yüksek lisans yapıyor. Kendi parçalarını ve halk müziğimizden yaptığı aranjmanları seslendirdiği caz grubuyla başarılı konserler veriyor.

Evrim Demirel, Hollanda’nın önemli yeni müzik topluluklarına eser besteleyen ve yüksek lisansıs yapmakta olan bir piyanist-besteci. Çeşitli yarışmalarda ödülleri var.

Gökçe Altay da Rotterdaml’da yüksek lisansını elektronik müzik üzerine tamamlamakta olan bir besteci. Eserleri değişik konser programlarında seslendirildi. İstanbul’a yerleşmeyi planlıyor.

Çizme’deki La Diva
Avrupa’da kökleşmiş, uluslararası ün kazanmış en önemli şan sanatçımız Leyla Gencer’dir. Opera sanatının beşiği İtalya’da kendini kabul ettirdi, dünyanın önemli sahnelerinde “La Diva Turca? olarak Türkiye’yi temsil etti. 1954 yılında Napoli’deki ünlü San Carlo Tiyatrosu’nda “Madame Butterfly? ile başlayan uluslararası platformdaki opera serüveni, 1975 yılında Milano’daki La Scala’da kazandığı başarıyla doruğa çıktı. 1980’de sahnelere veda edinceye kadar hep dorukta kaldı. Halen Milano’da La Scala Akademisi’ni yönetiyor, İstanbul’da kendi adını taşıyan uluslar arası şan yarışmasının kurucusu.
Leyla Gencer’i gene 50’li yıllardan itibaren Suna Korad, Ayhan Baran gibi şan sanatçılarımız izledi. 80’li yıllardan itibaren Almanya’daki operaevlerinde Hakan Aysev, Sedat Öztoprak gibi şancılarımız kadrolu olarak çalıştılar. Halen Avrupa’daki dolaşımda Bülent Külekçi, Bülent Bezdüz, Burak Bilgili, Ünüşan Kuloğlu gibi erkek sesleri başta olmak üzere Türk şan sanatçılarının yer aldığını görüyoruz.

Ada’daki iki isimİngiltere’de Türk müzisyen olarak ilk akla gelen isim viyola sanatçısı Ruşen Güneş’tir. 1961’de CSO’da çalışmaya başlayan iki yıl sonra bir burs kazanarak İngiltere’de iki yıl daha okuyan Güneş, daha sonra bir başka bursla ABD’de bir yıl kaldı. 1970’de tümüyle İngiltere’ye göç etti, Londra Filarmoni’nin başviyolacısı oldu, daha sonra BBC Senfoni Orkestrası’nın başviyolacılığını yaptı. Altı yıl önce oradan da emekli oldu. Halen Londra’da hocalık yapıyor, solistik çalışmalarını sürdürüyor. Bu yıl 23. Uluslar arası Ankara Müzik Festivali’nde de Pelin halkacı’yla keman-viyola ikilisi olarak izleceğiz Güneş’i…

Ada’da yaşayan müzikolog-besteci Emre Aracı, özellikle Avrupa-Türkiye ilişkilerinin tarihinde müzik alanında bilinmeyenleri veya unutulmuşları araştırıp ortaya çıkararak önemli bir hizmet yapıyor. Aracı, hem konuları belgeliyor, hem de seslendirerek kayıt altına alınmasını sağlıyor. Aracı’nın, özellikle Dışişleri bakanlığı kanalıyla kimi ülkelerde düzenlenen açıklamalı konserleri, Türkiye ve tarihimizin tanıtılmasına da katkı oluşturuyor.

İngiltere ile Türkiye arasında müzik köprüsü oluşturulmasında besteci Sıdıka Özdil ile kızkardeşi şef İnci Özdil’in de katkılarını kaydetmekte yarar var. Özellikle çağdaş müzik konusunda karşılıklı alışverişi sağlıyor ve SCAMV’nın önderliğinde oluşturulan Orkestra@Modern aracılığıyla bu işbirliğinin dinleyiciye de yansımasını sağlıyorlar.

Fransa ve Belçika’nın ünlüleri
Fransa’da en ünlü müzik elçimiz piyanist Hüseyin Sermet. Ankara Devlet Konservatuvarı sonrası üstün yetenekli çocuklar yasası kapsamında Paris’te okuyan, pek çok yarışmada ödül kazanan Sermet, halen çok satan CD’leri, uluslararası konser turneleriyle Fransa’da yaşayan en ünlü Türk müzisyen. Hüseyin Sermet’i, Türkiye’de yaşamasına rağmen yaptığı çağdaş müzik kayıtlarıyla dikkati çeken piyanistimiz Toros Can izliyor. Neyzen Kudsi Erguner de Fransa’da etkinlikleri ilgiyle izlenen bir müzisyenimiz.

Belçika’da ise en kayda değer Türk müzisyen, Belçika Kraliyet Konservatuvarı öğretim üyelerinden piyanist-besteci Muhittin Dürrüoğlu Demiriz. 9 Mayıs 2004’te
”Avrupa Günü” ve Belçika Krallığı’nın ”Hanedanlık Günü” ortak kutlamaları için seçilen yorumcuydu.. Saint Michel Senfoni Orkestrası eşliğinde besteci Didier van Damme’ın eserlerini seslendirdi. Aynı zamanda Belçika, dolayısıyla AB vatandaşı olan Muhittin Dürrüoğlu Demiriz, konser akşamı kendisini ”Türk kimliğini benimseyen ve doğuştan Avrupalı hisseden bir kişi” olarak tanımlayarak konserin kendisi için sembolik bir anlamı bulunduğunu belirtiyor, ”AB’ye üyelik benim çocukluk rüyamdı, çocuklarıma o günü göstermek istiyorum” diyordu.

Demiriz’in çocukları, hâtta torunları o günü görebilecekler mi, biraz şüpheli ama, pek çok Türk müzisyenin kimi çifte vatandaşlık yoluyla resmen, kimi kayıtlı biçimde çalışarak fiilen, çoktan AB’ye girmiş oldukları bir gerçek.

Yorumlar kapalı

Bildiriler IV

Pazartesi ~ Mart 03, 2007 by admin Posted in Bildiriler

Bildiriler IV

BASININ MÜZİĞE YAKLAŞIMI VE MÜZİK YAZARLIĞI:

ÖRNEKLER, SAPTAMALAR VE SOMUT ÖNERİLER

Şefik Kahramankaptan
(Gazeteci-Yazar, SBF-BYYO 1971)

Basının klasik müziğe ilgisi, dönemsel olarak farklı nedenlerle değişik ölçüler içinde gerçekleşti. Cumhuriyet’in ilk yıllarında Muzıka-yı Humayun’un Atatürk tarafından Ankara’ya getirilişi, düzenlenen konserler, Musiki Muallim Mektebi’nin kuruluşu, müzik alanındaki tüm atılımlar, gazeteler tarafından görünür biçimde haber yapılıyordu. Bu devletin yaklaşımının basına yansımasıydı.

Cumhuriyet, Mustafa Kemal Atatürk’ün bir “uygar toplum yaratma? projesiydi. Nitekim Cumhuriyet’in ilk yıllarında özellikle kültür-sanat alanında büyük atılımlar yapıldı, toplumun eğitilmesi, sanatın öğretilmesi ve icra edilmesi için kurumlar oluşturuldu. Atatürk, bir toplumun uygarlaşmasında en önemli araçlardan birinin “müzik? olduğuna, ulusal renklerin evrensele ancak çoksesli çağdaş evrensel müzik aracılığıyla taşınabileceğine inanıyordu. Bu alanda Atatürk ve İsmet İnönü büyük çabalar gösterdiler. Bu dönemde basın da devlet çizgisini izlemeyi yeğliyordu.

Ne yazık ki, 1950’den itibaren bu çabalar büyük darbe aldı. Köy Enstitüleri ve Halkevleri kapatıldı, mevcut orkestra ve operaevleri muhafaza edildi ama dengeci politikalar ve oy hesaplarıyla birkaç yıl öncesine kadar yenilerinin kurulması, yaygınlaştırılması yönünde gerekenler yapılmadı. Eğitime ve öğretmen yetiştirmeye gereken önem verilmedi. Toplumda sanata olan duyarlılığı arttıracak projeler geliştirilmedi. Dolayisiyle toplumda düzeyli sanata olan talep, nüfus artışını dikkate alınarak bakıldığında, “reel? olarak artmadı.

1950 sonrası, tutucu ve dinci çevrelerden, zaten sınırlı olan çoksesli müzik etkinliklerine gelen saldırılar da işin cabasıdır. Örnekler yüzlerce, binlercedir. TBMM’deki bütçe görüşmelerinde, aynı çevrelerin özellikle opera-bale ekseninde her yıl sergiledikleri tutum, 21’nci yüzyılda da sürdürdükleri zihniyet herkesin malûmudur.

Ben burada 37 yıl öncesinden ilginç bir örnek sunmak istiyorum: Opus Dergisi’nde, Tercüman gazetesinin suçlamaları aktarılmaktadır:

“1. Ankara radyosu kilise müziğini etüd etmek üzere bir Madrigal Korosu kurmuştur.

2. Mübarek Ramazan gecelerinde Ankara radyosu Madrigal Korosu kuvvetli org seslerinin karıştığı kilise ilahileri söylemiştir. Ankara radyosu Mevlana’yı unutmuştur, Mevlana için program yayınlamamıştır.

3. Radyo Türk olan her şeye karşıdır. Mesela şu son 15 günlük programlarında tüm klasik Batı Müziği saatlerini, haftanın bestecisi adı ile Haydn ve Bach’a tapulayan Türkiye Radyoları, Adnan Saygun, Nevit Kodallı, Cemal Reşit Rey, Ferit Alnar, Ulvi Cemal Erkin gibi Türk bestecilerinin, İdil Biret, Suna Kan, Ayla Erduran gibi Türk sanatçılarının adını bile anmamıştır.

Ankara Radyosu Müzik yayınları şefi Faruk Güvenç’in cevabı:

1. Madrigal’in kilise ile, dinsel müzikle hiçbir ilintisi yoktur, Madrigal Korosu tabiat ve aşk şarkıları söyler.

2. Bu koronun konserinde org sesi duyulmuş olamaz, radyolarımızda org bulunmamaktadır. Ayrıca Madrigal çalgı eşliği olmaksızın söylenen bir şarkı türüdür. ( Bu arada radyo Mevlana için de yayın yapmıştır.)

3. Türk bestecilerini iki elin on parmağıyla sayabilirsiniz; bu bestecilerimizin talihsizliği, eserlerinin icracılar tarafından az çalınmasıdır.Mesela Necil Kazım Akses’in ‘Ankara Kalesi’ ilk defa 1942’de çalınmıştı, bir de 1964’ün ekiminde çalındı…Radyo arşivlerinde kullanılabilir gibi olan Türk eserlerinin sayısı ise yirmiyi bile bulmaz. Evirir çevirir onları çalarız…

Madrigal Korosu Türk bestecilerinin çokseslendirdiği türküleri neden icra etmez bilir misiniz? Notaları olmadığı için!? 1

Basının müziğe olan ilgisi de, gerek 1950 sonrası devletin duyarsız yaklaşımı, gerekse satış endişesini eğitim fonksiyonundan ön planda tutma refleksi sonucu “popüler? bağlamda gelişti. Basın, halkı düzeylendirici davranmak yerine “Okuyucu böyle istiyor, bunu beğeniyor? gerekçesinin ardına sığınarak, eğlence sektöründen yana, yozluğa prim veren bir yaklaşım sergiledi. Sonucu hep birlikte izliyoruz.

Cumhuriyetin ilk döneminde klasik müziğe verilen önemin radyo programlarına nasıl yansıdığına güzel bir örnek:

“Türkiye Radyodüfizyon Postaları? haftalık radyo programı verilirken, “opera ve operetler, büyük konserler, oda musikileri, solistlerin konserleri , koro konserleri? başlıklarıyla çeşitli Avrupa radyolarındaki yayın saatlerinin de duyurulduğunu görüyoruz. 2

Günümüz gazetelerinde ise radyo programlarını duyurma yönünde yeterli bir yaklaşım bulunmuyor. TV programları ise, magazinel yayınlar ön plana çıkarılarak ve baldır-bacak resimleriyle süslenerek sunuluyor.

1940’lı ve 50’li yıllardaki Cumhuriyet gazetesi koleksiyonu incelendiğinde, İstanbul’a gelen tüm yabancı solist ve şeflerin tek başına bağımsız haber olarak duyurulduğunu, kendi sanatçılarımızın da konserlerinin yanısıra kente gidiş-gelişlerinin bile haber yapıldığını görmek mümkün.

Geçmişten bugüne baktığımızda, hâlâ yaşayan ancak tiraj olarak etkinliği azalan, sınırlı sayıdaki meraklının izlediği Cumhuriyet gazetesinin, çoksesli evrensel müziğe olumlu ilgisini sürdürdüğünü görüyoruz.

Buna karşılık “halk gazetesi? olma iddiasıyla 1948’de yayın yaşamına başlayan “Hürriyet?in, başlangıçtaki olumsuz yaklaşımının giderek törpülendiğini gözlüyoruz.

Bakın, çıktığı yıl Hürriyet’in bir başyazısında ne deniliyor: “Operaya sarfettiğimiz milyonlar sokağa atılmış paralardır. Bize lazım olan milletin seviyesini yükseltecek güzel, makul ve akıllıca tertip edilmiş halk tiyatroları ve halk piyesleridir…? 3

Bu başyazının yayımlandığı yıl boyunca Hürriyet’te yer almış müzik-sanat haberinin 20’ye bile ulaşmadığını görüyoruz. 1983’de ise, haftada en az birkaç kez, “kısa-kısa? esprisinde sanat haberlerine yer verildiğini, 1948’de istenmeyen “opera? temsillerinin artık önceden duyurulduğunu, sonrasında ise haber yapıldığını görüyoruz. 1970’li yıllarda Hürriyet’in konser eleştirileri bile yayımladığını hep birlikte anımsıyoruz.

2000 yılında ise kısa sanat haberlerine ek olarak, Doğan Hızlan’ın çeşitli sanat olayları üzerine görüş ve gözlemlerini getirdiği köşesinde zaman zaman klasik müziğe değindiğini, Fazıl Say gibi uluslararası alanda ilerleyen sanatçılarımızla söyleşiler yayımlandığını gözlüyoruz.

Bir başka “halk gazetesi? Milliyet ise, Türkiye’de ilk kez bir “Sanat Dergisi? yayımlamanın onurunu taşıyor. 1972’de gazeteyle birlikte haftalık olarak verilen, daha sonra 15 günde bir yayımlanan bağımsız bir dergiye dönüştürülen Milliyet Sanat’ta yıllar yılı İstanbul, Ankara ve İzmir’den klasik müzik etkinlikleriyle ilgili yazılar yayımlandı. 2001 sonunda ise derginin boyut ve periyod değiştirerek aylık yayımlanmaya başladığını ve daha magazinel bir çizgi izlediğini görüyoruz.

Demek ki, kimi yayında bir gelişme, kiminde günün modasına uyma arayışları sözkonusu. Ama günümüzde genel olarak gazetelerin çoksesli evrensel müziğin yaygınlaştırılması konusundaki çabalara verdiği önemin, yaptığı katkının bir “hiç? ölçüsünde olduğu söylemek, fazla iddialı bir yargı olmayacaktır.

İşte taze bir örnek: Cumhuriyet’te Zeynep Oral’ın yazısından Yapı ve Kredi Kültür Sanat Yayıncılık’ın artık Leyla Gencer Şan Yarışması’nı düzenlemeyeceğini öğrendik. Bu habere öteki gazetelerden ve yazarlardan hiç tepki gözümüze çarpmadı. Olumlu tepkiyi Kültür Bakanlığı vererek Leyla Gencer Şan Yarışması’nı sürdüreceğini açıkladı.4

Resmi açıklama faks ve elektronik posta aracılığıyla tüm gazete ve haber ajanslarına ulaştırıldı. Ancak haber sıcağı sıcağına sadece bir gazetede yer aldı. 5 Cumhuriyet ise aradan beş gün geçtikten sonra, habere kısaca yer verdi. Zeynep Oral da, bu gelişmeye köşesinde 20 gün kadar sonra yer verdi.

Bir sıcak örnek daha:

Kültür Bakanı İstemihan Talay, müsteşar yardımcısı Hüseyin Akbulut’la birlikte bir basın toplantısı düzenleyerek, müzik alanındaki yeni projelerle ilgili bilgi verdi. 2003’ü hedefleyen, beste yarışması düzenlendiği açıklandı. 6

Haber ertesi gün sadece bir ekonomi gazetesinde yer aldı! 7

Haberi iki gün sonra kullanan ise, pek bu taraklarda bezi olmayan İslamcı sağ çizgideki bir gazeteydi.8

Ben de konuya, önemini de yorumlayarak iki ayrı gazetedeki haftalık köşelerimde yer verdim.9 Cumhuriyet, aradan beş gün geçtikten sonra “Özetle? bölümünde birkaç cümle olarak duyurdu.10 Selmi Andak, iki hafta sonra köşesinde konuyu işledi. Büyük basında ise konuya ilişkin tek satır yer almadı.

Bunlar , günümüzde büyük İstanbul basının kendine çizdiği sözde entelektüel sınırlar içinde, yozlukta ve popülizmde erdem ararken, toplumda sanata duyarlılığın arttırılması yönünde ilkeli bir yaklaşım içinde olmadığını gösteren yüzlerce örnekten sadece ikisi…

Övünçle çizdikleri bu entelektüel sınırlar içine, bir zamanlar Vatan’dan Yeni Sabah’a, Ulus’tan Yeni Ortam’a, ilgilisinin merakla okuduğu konser izlenimleri, sanatçı röportajları girmiyor. Ama “cazip? fotoğraf varsa, söylenenler “sansasyonal? ise entelektüel kapılar hemen açılıveriyor!

BASININ MÜZİK HABERLERİNDEKİ SOMUT HATALAR

Tüm bu yakınmalara karşın, verilen sınırlı sayıdaki haberin niteliği ve kalitesi , ne yazık ki ortalamayı aşamıyor.

Yazılı basında ve televizyonlarda çoksesli evrensel müzikle ilgili haberler verilirken, “eğitimsizlik? ve “bilgisizlik?ten kaynaklanan hatalar sıkça yapılıyor.

En sık rastlanan ve tekrarlanan hata, “program okuma? hatası. Bir senfoni orkestrasının klasik düzende hazırlanmış afişi veya haftalık programı habere dönüştürülürken, yazım sırası uyarınca solistin, programdaki tüm eserleri seslendirdiği varsayılarak haber yazılıyor. Böylece, bir kemancı veya piyanistin, kendi payına düşen konçertonun yanısıra, koskoca bir senfoniyi de seslendirdiği(!) duyurulmuş oluyor. İşin ilginç yanı, bu hatayı bir haber ajansı yaptığı zaman, haberi kullanan tüm gazetelerde de düzeltilmeden haberin yayımlanıyor olması!

Burada geçtiğimiz aylardan sıcağına sıcağına birkaç örnek vermek istiyorum.

Önce “başkemancı? kavramının hem müzik, hem hiyerarşi açısından yanlış yorumlanmasına bir örnek. Anadolu Ajansı, “Devlet Opera ve Balesi’nde ‘Başkemancı’ koltuğunda artık kurum tarihinde bu unvanı en genç yaşta kazanan kadın sanatçı olan Aslı Özsoy Körner oturuyor? başlıklı bir haberi bültenine koydu. 11

Haberde şöyle bir cümle var:

“Kurum tarihinde bu unvana en genç yaşta sahip olan kadın sanatçı olan Körner, 2 Şubat’ta perdelerini açacak olan ‘Yarasa’ operetinde başkemanın yayını eline alacak.?

Haydi, aynı cümle içinde tüm üç kez “olan? fiiline yer verilerek Türkçenin katledilmesini bir kenara bırakalım, ama yayı ele alınacak “başkeman?a ne demeli? Hepinizin bildiği gibi keman, kemandır, çalgı türleri arasında “başkeman? diye bir tür bulunmamaktadır!

Bir başka cümle: “..Türkiye’ye geldi. Sanatçı, Devlet Opera ve Balesi’nin sınavını kazanarak bu yaştaki bir sanatçıya kolay kolay nasip olmayacak şekilde “başkemancı? kadrosuyla göreve başladı. Bu unvanı Tayfun Bozok ve Ayşe Karaoğlan ile birlikte taşıyan ‘çiçeği burnunda’ başkemancı, ilk senfonik konserinin ardından ciddi bir sınavın arifesinde…?

Yanlış! Benim bildiğim, değerli müzisyen Aslı Özsoy Körner önce orkestrada 1. Keman grubu üyesi olarak göreve başladı, kadrosu da 1309 sayılı yasa gereği tüm devlet opera çalgıcılarında olduğu gibi “orkestra sanatçısı?dır. Daha sonra, Ayşe Karaoğlan’la birlikte “konzertmeister yardımcısı? olarak görevlendirildi. Zaten, Anadolu Ajansı’nın bir hafta önce aynı imzalarla servise koyduğu haberde de, Körner sadece “kemancı? olarak tanıtılıyor. Opera orkestrasında bir tane başkemancı var, o da şu anda Tayfun Bozok. Konzertmeister yardımcılarının, değişik eserlere servis veren, ayrıca senfonik konserler düzenleyen orkestra etkinliklerinde, rotasyon sonucu zaman zaman başkemancı olarak birinci rahlede oturmaları ise işin tabiatı gereği… Ama haberi yazan konusunda bilgisiz olunca, yeterli araştırmayı da yapmayınca, ortaya “başkeman? örneğinde olduğu gibi “komik?, ya da “kadro? konusunda olduğu gibi “yakışıksız? örnekler çıkabiliyor.

Ve bakıyoruz, AA’nın bu haberini bazı gazeteler, aynı hatalarla bezeli olarak kullanmış. Örneğin “Devletin en genç başkemancısı? başlığıyla, Körner’in “başkemanın yayını eline alacağı? duyuruluyor.12

Kupürünü kesmeyi ihmal ettiğim için tarihini vurgulayamadığım, Sabah gazetesinin “çelloviyolonsel çalan müzisyen? haberinde olduğu gibi…

Bu konularda en duyarlı olması gereken Cumhuriyet’ten bir örnek. Televizyon haberleriyle ilgili sayfada yer alan “Say eşlik ediyor? başlıklı haberi okuyalım:

“Klasik müzik programı “Konser salonlarından?da, İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası’nın İsmet İnönü’yü anma konseri ekrana geliyor. Şef Naci Özgüç’ün yönetimindeki orkestraya piyanoda Fazıl Say eşlik ediyor. Yapımda, Şostakoviç ve Gershwin’in eserleri seslendiriliyor.? 13

Demek ki, haberi düzenleyen Cumhuriyet’in “TV Servisi?, solistin mi orkestraya, yoksa orkestranın mı soliste eşlik edeceği konusunda doğru bilgi ve görüşe sahip değil. Dolayisiyle hata gazetenin sayfasına yansıyor.

Üstelik artık kimse hataları düzeltmiyor, okuyucudan özür dilemiyor, hata yapanlardan hesap sorulmuyor ve “dil? konusunda duyarlı birkaç yazar dışında, birbirinin hatasını açıklayıp insanları daha dikkatli davranmaya zorlayan da yok. Oysa geçmişte bu anlamda yazarlar birbirlerine karşı hayli acımasızdı.

Bakın 63 yıl öncesinden bir örnek verelim:

Sadi Karsel, “Musiki Bahisleri? köşesinde, “Beş Türk Bestekârı? başlıklı yazısında şöyle diyor: “Paris’te Scola Contorum’da tahsil etmiş olan Adnan Saygun kendi eseri olan Taş Bebek operasından Sihir Raksını çaldırdı. Mevzua uygun musiki ile Adnan Saygun bize iyi bir dramatik bestekâr olduğunu isbat etti. Musikisinin fazla atonal olmasına rağmen pek haklı olarak o da sürekli bir surette

alkışlandı.? 14

Hemen bir hafta sonra, bu kez Mes’ud Cemil’in “Musiki Köşesi?ne bir “Not? iliştirerek hatayı affetmediğini görüyoruz:

“Sempatik bir musiki amatörü Ulus’ ta Adnan Saygun’unın Sihir Raksı için “atonal? demiş. Söylediği şeyin mânâsını daha iyi anlayacak kadar musiki meşguliyetine devam ederse günün birinde aynı eserin karşısında bu bayın “atonal? yerine “Aaa!! Tonal!?!? suretinde fikrini değiştirmesi icab edecektir.? 15

EĞİTİM EKSİKLİĞİ VE YETERSİZLİĞİ

Tüm bu hataların kaynağında ne var?

Duraksamadan “eğitim yetersizliği ve eksikliği? yanıtını verebiliriz. Hangi yüksekokulu ya da üniversiteyi bitirirse bitirsin, her öğrenci temel kültürü ilköğretim ve lise döneminde kazanır. Bu dönemde müzik ve resim derslerine eski önemin verilmediğini, hâttâ üniversiteye hazırlanma uğruna pratikte bu derslerin kağıt üzerinde yapılıp, öğrencilere onun yerine fen dersleri takviyesine göz yumulduğunu duyuyoruz.

Genel kültür anlamındaki eksikliklere karşın “sınav müfredatı?nı tamamlayıp üniversite kazanan çocuklarımızdan bir kısmı “gazeteci- yayımcı adayı? olarak tercihleri doğrultusunda İletişim Fakülteleri’ne yerleştiriliyorlar. Günümüzde Türkiye’de ve KKTC’de 9’u vakıf üniversitelerine ait olmak üzere 21 iletişim fakültesi var. Bunlar gazeteci, radyo-tv habercisi ve yapımcısı yetiştirmek üzere kurulmuş eğitim kurumları. Yıllık toplam kontenjan sayıları 4106. Bunların büyük bölümünde müzik dersi bulunmuyor. 16

Benim mezun olduğum AÜ SBF-BYYO’nda resim ve müzik zorunlu dersti. Geçmek için 10 üzerinden 7 almak zorundaydık. Resim hocam Prof. Turan Erol, müzik hocam ise Prof.İlhan Usmanbaş’tı. Günümüzde İletişim Fakültesi’ne dönüştürülmüş olan bu eğitim kurumunda maalesef müzik ve resim dersleri zorunlu olmaktan çıkarılmış durumda. Müzik sıfır kredilik tercihli ders haline dönüştürülmüş, kredisi bulunmadığı için kimse almıyormuş. Yani fiilen kaldırılmış durumda!

Kağıt üzerindeki tek olumlu örnek olan Anadolu Üniversitesi İletişim Fakültesi, iki veya üç kredilik seçmeli dersleri arasında, başta müzik olmak üzere bir gazeteci-yayımcı için gerekli pek çok konuya yer veriyor. Keşke bunları ortak zorunlu ders olarakİletişim Fakültesi’nin tüm bölümlerine uygulasa. Gerekli çıkarsamanın yapılabilmesi amacıyla Kültür Tarihi ve Müzik derslerinin içeriğini burada kayda geçirmek istiyorum:

Kültür Tarihi :Kavram: Kültür kavramı ve çeşitli kullanım biçimleri, Günlük dilde kültür
sözcüğü, Kültürlü ve kültürsüz insan söylemleri; Kültür Tarihi: Kültür tarihi araştırmalarının başlangıcı, Kültür tarihinin amacı, Çeşitli kültürlere ilişkin değerlendirme ölçütleri; Kültür ve Uygarlık: Uygarlık kavramı, Kültürleri değerlendirmede bir ölçüt olarak uygarlık; Doğu ve Batı Kültürleri: Her iki kültür çevresinin tarihsel gelişmesinde özellikler; Düşünce Tarihi ve Kültür: Kültür ile düşünce arasındaki ilişki, Türk kültürünün bu bağlamdaki özellikleri, Yakınçağda Batı ve Türkiye, Cumhuriyet tarihinin Türk kültürüne bakışı.

Müzik:Sanatın Önemi ve İşlevi; Güzel Sanatlar İçerisinde Müziğin Yeri, Tanımı, İşlevi, Kökeni, Gelişimi ve Etimolojisi; Müziğin Temel Anlatım Öğeleri: Ritm, Melodi armoni, Ton renkleri; Müzikte Yapı Özellikleri; Çalgıların Tanım ve İşlevi; Müzikte İletişim Süreci; Kitle İletişim Araçlarında Müziğin Kullanımı; Müziği Dinleme, Algılama ve Giderek Tanımada İzlenecek Yollar; Görüntüsel Anlatımlarda Müzik Kullanımı; Müzik Türlerinin Tanıtımı; Müzikteki Kimi Nitelikler ve Bu Niteliklerin Bir Müzik Yapıtı İçerisindeki Analiz ve Yorumu; Müzik Sanat Akımlarının Tanıtımı; Müziğin Kimi Yazınsal Metinlerle Eşleştirilmesi. 17

Eğitimin ilköğretimden itibaren başlatılmasının önemini “mizahi? bir yaklaşımla vurgulayan gazeteci – yazar Engin Ardıç, “Kulağımız duvar, sesimiz bettir abiler? başlıklı yazısında bakın ne diyor:

“Gençliğin müzik eğitimi de haminneminkinden mek parmak ileri değil. Çünkü onlara Bach yerine Serdar Ortaç, Mozart yerine Robert Hatemo, Beethoven yerine İsmail Türüt veriliyor. Schubert yerine de Sibel Can. Müzik eğitimi, görgüsü, terbiyesi olmayınca da ne kulak oluyor, ne de ses. İşte onun için halkımız eşek osuruğunu müzik diye dinleyebiliyor, davar böğürtüsünü de şarkı niyetine.?

Ardıç, Galatasaray Lisesi mezunu, entelektüel olmakla birlikte “popüler? tüm gelişmeleri de izleyen bir yazar olarak, Türkiye’deki konserlerin ve opera-operet temsillerinin kalitesine de değindikten sonra şöyle devam ediyor:

“Ama gençlik gitmeli. Gitmeli ve dinlemeli, seyretmeli. CD dinlemek yetmez, Fazıl’ın dediği gibi… Yaylıların cila kokusunu içine çekmek, öksürükler ve mırıltılar, sağdan soldan her çalgıdan yükselen ‘la’ sesi, şefin gelişi ve alkışlar, mırıltıların yavaş yavaş sönmesi, tık tık tık… Arşelerin hep birlikte hareketleri, nefeslilerden yansıyan ışıltılar… O büyülü dünyayı yaşamak gerek. Bunun için de okul sıralarında doğru dürüst bir müzik eğitimi şart. Biz müzik eğitimi falan görmedik, kelle gezdirdik. Müzik adına ne öğrendiysem (‘intermediate’ düzeyde piyano çalabiliyorum, örneğin Mendelssohn’un sözsüz şarkılarını), okula rağmen ve okuldan sonra öğrendim.? 18

MÜZİK YAZARLIĞI-ELEŞTİRMENLİĞİ

Medyadaki durumu kısaca özetledikten sonra, yıllardır dar bir çevrede tartışma konusu olan “müzik eleştirmenliği? , benim deyimimle “müzik yazarlığı? konusuna değinelim.

Türkiye’de “müzik hakkında? yazanları şöyle sıralamak mümkün:

1- Müziğe meraklı, konuyu sürekli izleyen gazeteciler ya da başka meslek sahipleri.

2- Müzik eğitimi görmüş ve değişik biçimlerde, yönetici, organizatör, yapımcı, yayıncı, danışman gibi sıfatlarla müzik dünyasının içinde olanlar.

3- Gördükleri müzik eğitiminden sonra, solist veya orkestracı olarak müziği bizzat yaşayanlar.

4- Müzikologlar, konservatuvar öğretmenleri, müzik öğretmenleri.

Bu grupların içinde yer alanların büyük bölümünün birbirlerini, müzisyenlerin de neredeyse tamamını beğenmedikleri, belki de “sanatçının tabiatı? gereği yıllardır değişmeyen bir gerçek. Bu konudaki tartışma ve beğenmezliğin ne denli eski olduğunu, sorunun çözümü yolunda da fazla mesafe alınamadığını kanıtlamak için birkaç örnek vermekte yarar var.

Bakın, Akademi’nin hocalarından Nurullah Berk, D Grubu’nun sergisi üzerine çeşitli yazıları okuduktan sonra, günümüzden 62 yıl önce kaleme aldığı “Tenkide dair? başlıklı makalede neler söylüyor:

“ Ve bir kere daha kanaat getirdim ki bizde “tenkid? denilen şey henüz teşekkül etmediği gibi “münekkid? de hayalimizde şekillendiremediğimiz ender değil, namevcud bir hayvandır. Tekzib edilmekten korkmayarak bu iddiayı san’at ve fikir hayatımızın bütün sahalarına teşmil edebiliriz. Ne edebiyatta, ne müzikte, ne tiyatroda ve –bilhassa- ne de plastik san’atlarda tam, bilgili ve şuurlu bir kelime ile “fenni? bir tenkid teessüs edememiştir. Demek ki bu sahalarda kıymet ölçülerimiz yoktur. Anarşi hüküm sürmekte, keyfi mütalealardan başka hiçbir miyara tesadüf olunmamaktadır.? 19

Berk’den 25 yıl sonra, günümüzden 38 yıl önce cereyan eden, Kemancı Fethi Kopuz ile Viyolacı-eleştirmen Faruk Güvenç arasındaki şu karşılıklı atışmaya göz atmakta yarar var:

Fethi Kopuz: Faruk Güvenç’e neden kızmam?

“………….Müzik yazarlarını 3’e ayırırım ben.

1. Kategoridekiler, edebi yazılar yazıp, güzel sanatlarla ilgisi olan kişilerdir ki bunlar iyi bir üslupla yazabilen, birkaç plağı bulunup, konserleri takip eden, müzik amatörleridir. Saha boş tabii memlekette. Heveslenir yazarlar.

2.Kategori biraz daha ileridir. Mesela (örneğin galiba şimdi) bir sazı hiç değilse bizim Faruk kadar çalarlar. Lisan bilirler, müziğe ait kitapları, plakları mevcuttur. Müzik tarihini, olaylarını okur, takip ederler. Bazılarının üste çenesi ve kalemi de kuvvetlidir. Ama yine de çekirdekten lazım geleni bilmeden bu işe girmişlerdir.

3.Kategori ki, bu bence en makbul olanıdır, ya bir zorlu kompozitör, kültür bazı bulunan, şahsiyet sahibi, bitaraf birisi, yahut da, bir müzikolog. Bunlar işin güçlüğünü bilirler, şöylece müzisyen oluvermiş insanlar değildirler. Lafları, eski deyimle, dörtyüz dirhem, bugün dediklerini yarın bozmayan, isabetli görüş sahibi kimselerdir. Yazıları yapıcı ve öğreticidir..?

Faruk Güvenç’in yanıtı: Kopuza topuz
“..Bu arada Fethi Kopuz’un eleştirici kategorilerini de çok ilginç bulduğumu söyleyeyim. Hele üçüncü kategoriye giren eleştiricilerini. Mesela zorlu kompozitör Stravinski’yi düşünün, ya da müzikolog Hugo Riemann’ı; Fethi Kopuz konser verecek, onlar -kimi Amerika’dan, kimi mezardan- çıkıp gelecek ve ‘dört dirhem’ laf edecekler. Doğrusuya buna babam da ‘tenkid’ der. Bizim yaptığımız ‘eleştiricilik’ değil, ‘eleştiricilik oyunu’! İnsan şöyle azıcık çalgı çalmakla, müzik kitapları okumakla, plak dinlemekle, müzik tarihini ve olayları izlemekle ‘tenkid’ yazmaya kalkarsa, hele kalemi ve çenesi kuvvetliyse elbet de yüzüne gözüne bulaştırır bu işi. Eleştirici dediğin, yazılarında kemancıya keman, fagotçuya fagot, davulcuya davul öğretir. Ah Fethiciğim ah; sen bilmez misin, biz böyle birini bulsak yine yerinde kullanmayız, konservatuara hoca yaparız! 20

“Tenkid? veya “eleştiri? denilince bunu “mutlaka beğenmeme?, “bir kulp takma? ya da “yerme? hakkı gibi anlayarak kantarın topuzunu kaçıranlara karşı, kemancı Orhan Borar’ın bundan 40 yıl önce yaptığı uyarılar, bugün hâlâ geçerliliğini koruyor:

“ İnsafı elden bırakmadan yazı yazan birkaç kalem sahibini bir tarafa bırakırsak, geri kalanlar yaptıkları işle, sanatkara düpedüz fenalık ettiklerinin bile farkında değillerdir…

Güç şartlar altında yetişmiş bir sanatçımızı, mesela bir piyanistimizi, yukarıdaki şartlardan yoksun bir eleştirmeci, tenkid ederken, ölçüleri ya (Backhaus) ya da (Rubinstein)dır.

Onlar, dünya çapındaki büyük sanatkarların, orta ve iyi ile sınırlandırılan sanatkarlar çoğunluğundan yetiştiğini, bir başka deyimle onların kremasını teşkil ettiğini bilmezler. Konservatuarı yeni bitirmiş ve diplomasını henüz almış olan bir sanatkar namzedini profesyonel bir artist kabul ederek filizlenmiş sanat fidanını hoyratça budarlar.

Tenkitten beklenen yapıcılıktır. Kusurlar, kifayetsizlikler samimi teşvik havası içinde belirtilirse bütün enerji ve imkanlarını ufak bir takdir ve teşvike bağlamış olan artistin sanat dünyası zedelenmemiş olur. Kaş yapayım derken göz çıkarmamalı.? 21

ORTAMIN SINIRLILIĞI

Örneklerle belleğimizi biraz tazeledikten sonra, günümüzle ilgili bir saptamada bulunalım. Şu anda Cumhuriyet dışında hiçbir basın organı sürekli müzik yazılarına yer vermiyor. Bu tür yazılara “zaman zaman? Radikal’de, Fazıl Say yazdığı zaman Milliyet’in Pazar ekinde, son dönemde yeni başlattığı haftalık Kültür-Sanat Eki’nde rastlamak mümkün. Müzik ve müzisyenlerle, yeni yazılmış veya yeni sahnelenen eserlerle ilgili röportajlara da arada bir rastlanıyor. Şu anda 1963’den beri yayımlanan Orkestra dışında, düzenli bir müzik dergisi de bulunmuyor.

Demek ki, Türkiye’de müzik yazarlığı yapmak isteyenlerin yer alacakları mecra sayısı fevkalade azdır. Bu mecraları kullanabilme olanağını bulabilenler ise, bu işi profesyonel olarak değil, “gönüllü? olarak yapıyorlar. Yani, müzik yazarlığı, Batı’da olduğu gibi profesyonelce yapılabilecek, yapan kişiyi geçindirecek, özenilecek bir “meslek? değil. Zaten Türkiye’de, devlet ve özel kurumlara ait 9 orkestra, 5 opera-bale bulunmasına karşın, 65 milyon nüfuslu ülkede, temelde eleştirmenlik işlevinin gereği gibi yerine getirilebileceği bir müzik ortamı henüz yaratılabilmiş değil.

Handikaplardan biri de, konunun yıllardır müzikçiler arasında tartışılıyor olması. Müzik yazarından özellikle solistlerin, şeflerin, çalgıcıların, orkestra yöneticilerinin bir beklentisi var. Oysa o yazılar, müzisyenlerden önce müzik meraklıları veya potansiyel müziksever adayları için yazılıyor olmalı. Türkiye’de günümüzdeki ortalama kültür düzeyi dikkate alındığında, müzik yazarının öncelikle görevi, ulaşabildiği okuyucuyu düzeyli müziklere yöneltmek, onları konserlere, opera-bale temsillerine gitmeye, solist ve toplulukları daha iyi olmaya özendirmek olmalı.

Nitekim ekonomik kriz gerekçesiyle kapatılınca kadar, büyük İstanbul gazetelerinin Ankara eklerinde yayınlanan kimi yazıların bu yönde önemli bir işlev gördüğü, geniş bir okuyucu kitlesinin bu alanda yazılanları okuyarak etkinliklere yöneldiği 2000 yılı boyunca yaşanarak görüldü.

İleri ve teknik düzeyde eleştiri ve tartışmaların yeri ise, büyük sermayenin “yeterli reklam alamaz? gerekçesiyle gruplarında çıkarmaktan veya desteklemekten kaçındığı, sadece gerçek “meraklısı?nın alacağı “uzmanlık dergileri? olmalı.

SONUÇ:

Türkiye’de dinleyici ve müzikle ilgili okuyucu evreninin zenginleştirilebilmesi için, toplumda sanata duyarlılığı arttırıcı genel önlemler çerçevesinde eğitime öncelik verilmesi gerekiyor:

· İlköğretim okullarına, müzik, sahne sanatları ve plastik sanatları, kısa tarihçesi, tanımları ve Türkiye’deki gelişmelerle birlikte içeren bir “Sanat? dersi konulmalıdır.

· İlköğretim okullarından itibaren “Müzik? zorunlu bir kültür dersi olarak okutulmalı ve uygulanmalıdır.

· Kulaktan dolma bilgilerle ve galat söylemlerle haberler yapılmasının önüne geçilebilmesi için

gazeteci-yayımcı yetiştiren İletişim Fakülteleri ile benzeri yüksek okullarda, Müzik ve Plastik

Sanatlar dersleri zorunlu olarak programlara alınmalıdır. Bu derslerin alanlarında yetkin kişilerce,

kucaklayıcı bir çerçevede işitsel ve görsel örneklerle verilmesi sağlanmalıdır.

· Konservatuarlarda, müzik eleştirmenliği konusunda yüksek lisans programları düzenlenmelidir.

· Bir “Türk Müzik Arşivi? düzenlenerek elektronik ortamda yararlanmaya açılmalıdır.

· Müzik yazarlarının , araştırmacıların yararlanacağı kaynaklar derlenmeli, yağmalanmış bazı konservatuar kitaplıklarından alınanların, alan kişiler veya mirascıları tarafından iadesi sağlanmalıdır.

· TRT Radyolarında klasik müziğin sadece bir radyo postasının (TRT Radyo-3) sınırları içine hapsedilmesinden vazgeçilmeli, tüm halkın yaygın biçimde ulaşabildiği, başta TRT-FM olmak üzere diğer postalarda da, belirli ölçüler içinde genel kulağı alıştırıcı yönde seçimlerle klasik müziğe yer verilmelidir.

· TRT Televizyonlarında klasik müzik programları TV-2’yle sınırlandırılmamalı, diğer kanallarda da belirli bir plan çerçevesinde eğitici ve özendirici yanı ağır basan programlar konulmalıdır.

· 24 Saat klasik müzik yayını yapacak özel radyoların kurulması ve geliştirilmesi için, özendirici önlemler alınmalıdır.

· Özel televizyon kanallarının, çoksesli evrensel müzik ve bu alanda çalışan Türk besteci ve icracılarına, herkesin izleyebildiği saatlerde yer vermelerini sağlayacak özendirici önlemler geliştirilmeli, gerekirse yasal düzenleme yapılmalıdır.

Ankara, 28 Şubat 2002

No Comments

Bildiriler III

Pazartesi ~ Mart 03, 2007 by admin Posted in Bildiriler

Bildiriler III

İZMİR 1. ULUSAL MÜZİK VE SAHNE SANATLARI KONGRESİ SONUÇ BİLDİRGESİ

(28-30 Mart 2001)

28 –29 –30 Mart 2001 tarihlerinde tiyatro, opera, müzik ve dans/bale alt kurullarında gerçekleştirilen “ İzmir 1. Ulusal Müzik ve Sahne Sanatları Kongresi? sonuç bildirgesini oluşturmak üzere görevlendirilen kurulumuz, aşağıdaki metnin genel kurulu aşağıdaki hususların sonuç bildirgesinde yer almasını oy birliği ile karar vermiştir:

1. “Kongremiz, Atatürk’ün uzun bir süreden beri kesintiye uğratılmış olan “uygar ve sanata duyarlı bir toplum? projesinin sonuçlandırılabilmesi için, toplumun bu düşünceye gönül vermiş tüm kesimlerinin dayanışma ve seferberlik ruhu içinde kesintisiz çalışması gereğini önemle vurgular.

2. Bir toplumda demokrasi kültürünün gelişmesi, toplumun sanata duyarlılığının arttırılmasında müzik ve sahne sanatlarının etkisi büyüktür. En üst kamu organizasyonu olan devlet, bireylerin müzik ve sahne sanatlarıyla tanıştırılması, bu sanatların geliştirilmesi için çağdaş düzenlemeleri yapmak, bu yöndeki özel girişimleri desteklemek zorundadır.

3. Müzik ve sahne sanatları alanında, ilköğretimden itibaren eğitim sistemi ve kurumları gözden geçirilerek gereksinim duyulan bütünlük sağlanmalı, bu yöndeki yasal düzenlemeler süratle yapılmalıdır.

4. Müzik ve sahne sanatları alanındaki devlet kurumlarının günün koşullarına göre çağdaş bir yaklaşımla yeniden yapılanması yönündeki çalışmalar, hızlandırılarak süratle hayata geçirilmelidir.

5. Yerel yönetimlerin kendi beldelerinde sanatsal etkinliklere daha çok katkı sağlayarak, kültür yaşamını zenginleştirmeleri için, özendirici ve kaynak sağlayıcı yasal düzenlemeler yapılmalıdır.

6. Devletin ve yerel yönetimlerin, çağdaş nitelikler taşıyan yeni gösteri – konser salonlarını, özel ve sivil girişim olanaklarını da seferber ederek, kaynak öncelikleri yaratıp tamamlamaları sağlanmalıdır.

7. Müzik ve sahne sanatları alanında sivil örgütlenmelerin arttırılması, özellikle çocuklara yönelik etkinliklerin planlanıp çoğaltılması, ilgili tüm kuruluşlarca sağlanmalıdır.

Prof. Dr Murat Tuncay,Doç. Dr. Semih Çelenk, Meriç Sümen (Devlet Sanatçısı), Yaşar Ürük, Üner Birkan, Şefik Kahramankaptan, Alparslan Mater, Oğuz Dönmez

Genel Kurulumuz alt çalışma gruplarında oluşturulan aşağıdaki önerilerin kongre sonuç bildirgesinde aynen yer almasını oy birliği ile benimsemiştir.

İzmir 1. Ulusal Müzik ve Sahne Sanatları Kongresi

Müzik Çalışma Grubu

1. Nitelikli müzikçi yetiştirebilmek için, konservatuarların yapılanması, müfredatı ve öğretmen kaynakları yeniden, süratle düzenlenmelidir. Bu çerçevede konservatuarların, ayrımcılıktan vazgeçilerek, çok sesli, tek sesli, halk müziği ve güncel müzik türleri tek çatı altında örgütlenmelidir. Bu çatı, “müzik ve sahne sanatları fakülteleri? olmalıdır.

2. Kültür Bakanlığı bünyesinde, orkestraların ve koroların bağlı bulunacağı bir “Müzik İşleri Genel Müdürlüğü? kurulmalı, bu kurumların Güzel Sanatlar Müdürlüğü’ne bağlılığına süratle son verilmelidir.

3. Müzik kurumlarının yeniden yapılanması çerçevesinde, repertuar, sanatçı seçimi ve dağılımı gibi eş güdüm konuları başta olmak üzere, bilim ve sanat adamları ile deneyimli uygulamacılardan oluşan, siyasal etkilenmelerden uzak, tarafsız ve özerk bir “Üst Sanat Konseyi? kurulmalıdır.

4. Orkestraların “görev? ve “sorumluluk? anlayışı içinde çalışmalarını sağlamak, toplumda sanata duyarlılığı arttırıcı etkinliklerde bulunmalarını özendirmek, iç yapılanmalarının, “liyakat?, “başarı?, “rekabet? ve “yarışma? gibi ölçülere göre sürekli yenilenmesini sağlamak amacıyla, gerekli yasa değişikliği süratle yapılmalı, bu arada orkestraların birer “döner sermaye işletmesi?ne kavuşmaları da sağlanmalıdır. Yeni yasal düzen, orkestra yönetimi, solist ve orkestra üyeleri için mutlaka sayısal ve nitel zorunluluklar ve yaptırımlar getirmelidir.

5. Solist kadrosundaki sanatçıların öncelikle akademik eğitim kurumlarında istihdam edilerek, kendilerinden azami ölçüde ve genç sanatçıların yetiştirilmesinde yararlanılması sağlanmalı ve yıllık kişisel dinleti ve performansları da sayısal ölçülere bağlanmalıdır.

6. Yerel renklerden yararlanılarak toplumun müzikal beğeni düzeyini yükseltme gereğinin eğitim kurumlarının programlarında ve bestecilerimizin çalışmalarında göz önünde tutulması ve özendirilmesi sağlanmalıdır.

7. Bestecilerimizin daha çok üretmeleri için başlatılan, özendirici çalışmaların ve sipariş sistemlerinin boyutları genişletilmeli, tüm orkestraların her konser mevsiminde belirli sayıda Türk bestesi seslendirmesi zorunluluğu getirilmelidir.

8. Çok sesli müziğe ve toplumda sanata duyarlılığın arttırılmasına önem veren yerel yönetimlerle müzik kurumları arasındaki işbirliği ve dayanışma arttırılmalıdır.

9. Çok sesli müziğe destek veren sivil toplum girişimleri arttırılmalı ve bu girişimlerce müziğin tabana yayılması için yapılan çalışmalar, başta “Çocuk Koroları? olmak üzere, desteklenmelidir.

10. Devletin ve yerel yönetimlerin, çağdaş nitelikleri taşıyan, müzik ve sahne sanatları için gerekli teknik kapasiteye ve alt yapıya sahip, yeni sanat yapılarını kaynak öncelikleri sağlayarak tamamlamaları ve yeni projelere başlamaları, özel sektör ve sivil girişim olanakları da seferber edilerek, sağlanmalıdır.

İzmir 1.Ulusal Müzik ve Sahne Sanatları Kongresi

Dans – Bale Çalışma Grubu

1. Halen onarım ve yapım aşamasında olduğunu memnunlukla öğrendiğimiz ve İzmir kentinin sanat yaşamına önemli katkıları olacağını düşündüğümüz İ.B.Ş.B. Salih İşgören Müzik ve Sahne Sanatları Merkezi’nin en kısa zamanda tamamlanarak İzmirli gençlere sanat eğitimi hizmeti vermeye başlaması ve bunun kentteki dağınık ve sistemsiz görüntüdeki bale eğitimi çalışmalarına yön verecek ve önderlik edecek; öte yandan başka kentlerin yerel yönetimine de örnek olacak bir model oluşturması sağlanmalıdır.

2. Sanatın hem alt yapı hem de icrası alanında birçok örnek çalışmaları olan İzmir Büyükşehir Belediyesi Bale ve Dans sanatında da bu liderlik olma konumunu sürdürmeli ve profesyonel sanatçılardan oluşan bale ve dans topluluğu kurulmasını sağlamalıdır.

3. Çok önemli bir organizasyon olan 2005 yılı Dünya Üniversite Oyunlarını gerçekleştirecek olan İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin; gençlerin sanatla buluşması çalışmalarına bu güne kadar yaptığı önderlik olma niteliğini sürdürerek yeni çalışmaları da bunlara katması; Gençlik Festivalleri düzenlemesi ve de Ulusal Bale Yarışmaları gerçekleştirilmelidir. Bu alanda öncü belediye olan İzmir Büyükşehir Belediyesinin örnek dans platformu organizasyonunu da gerçekleştirmesi gerekli ve önemlidir.

4. Diğer büyük kentlerde olduğu gibi İzmir’de de meydanı boş buldukları için yetersiz, niteliksiz ve oldukça tehlikeli olabilecek sonuçlar doğurabilecek “korsan? bale ve dans kurslarını önleyici çalışmalar yapılmalı; niteliksiz ve yetersiz üstelik eğitimsiz çalıştırıcıların bu çalışmaları yapmaları Kültür, Milli Eğitim ve Maliye Bakanlıkları ile de iş birliği yapılarak önlenmelidir.

5. Türkiye çapındaki bale sanatı yapılanması içinde günümüzde artık vazgeçilmez koşul haline gelen TC Kültür Bakanlığı Devlet Balesi Genel Müdürlüğünün kurulması mutlaka gereklidir.

6. Bale sanatı açısından aktif sahne yaşamını tamamlamış olan usta sanatçıların ikinci eğitimlerinin tamamlanması sağlanarak konuyla ilgili profesyonel eğitim veren kurum ve kuruluşlarda öğretmen olarak çalışmalarının sağlanarak; bu alandaki boşluk doldurulmalıdır.

7. Halen mevcut ilköğretim yasası nedeniyle gerekli yaşta bale ve diğer sanat dalları eğitimlerinin yapılamaması nedeniyle; Konservatuarlara bağlı yetersiz sanat kursları açılması yerine Kültür Bakanlığına bağlı ilgili Sanat Kurumlarının kendi elemanlarını yetiştirecek yarı zamanlı okullar ya da benzeri eğitim yapılanmalarına sahip olmaları ve gerekirse kendi sanatçılarını kendilerinin yetiştirmesinin önemli bir öneri olarak ele alınması sağlanmalıdır.

8. 1960’ların sonlarından itibaren kısa bir dönem ivme kazanan ancak günümüzde örnekleri pek görülmeyen müzikalleri mutlaka repertuarlarda yer alacak biçimde ele alınmalı ve Türk izleyicisi bu alanda yeni ve çağdaş örnekler izlemelidir.

9. Çok önemli bir sorun olan erkek dansçıların en verimli çağlarında askerlik görevine alınmaları hususunda ilgili bakanlıkla iş birliği yapılarak bu sanatçıların askerlik görevlerini temel eğitimlerinden sonra kendi kurumlarında yapmalarının sağlaması gereklidir.

10. İzmir 2. Ulusal Müzik ve sahne sanatları Kongresinde sonuçların değerlendirilmesi açısından arzuladıklarımız arasındadır.

İzmir 1. Müzik ve Sahne Sanatları Kongresi

Tiyatro Çalışma Grubu

Bir toplumda demokrasi kültürünün varolmasında, gelişmesinde ve toplumu oluşturan bireylerin gelişiminde , yaşamı yeniden yaratan , irdeleyen; bireyi kendiyle ve toplumla yüzleştiren tiyatro sanatının etkisi büyüktür. Bu bağlamda, bir kamu organizasyonu olarak devlet ve yerel yönetimler bireyin ve toplumun tiyatro sanatı ile tanıştırılmasında her türlü katkıyı sağlamak zorundadır.

1. Bunun için sırasıyla ilköğretimde “tiyatro? derslerinin konulmasından başlayarak eğitimin tüm aşamalarında tiyatro sanatı tanıtılmalı, sevdirilmeli ve özendirilmelidir.

2. Tiyatro sanatının yaygınlaşmasının ve üretiminin önündeki tüm fiziki ve yasal engeller ile kısıtlamalar kaldırılmalıdır.

3. Yerel yönetimler, gerek mekan gerekse seyirci oluşturma gibi konularda sorumluluk almalıdır. Bir kentin “büyükşehir? olabilmesi için bir şehir tiyatrosunun olması şart koşulmalı; bu konuda yasal düzenleme yapılmalıdır.

4. Yerel yönetimler, kendi bünyelerindeki atıl mekanları, uzmanların denetiminde ve yeniden yapılandırarak tiyatro mekanları haline dönüştürülmeli; bu türden kentsel mekanlarda buluşmalar düzenleyerek bu alanların yaşaması sağlanmalıdır. Bununla birlikte yerel yönetimler yaptıkları tiyatro mekanlarında, tiyatro mimarlarından akustik, ışık ve sahne tasarımı uzmanlarına uzanan bir yelpazede konun bilir kişilerinden yararlanılmalıdır.

5. Merkezden yönetimle giderek hantal bir yapı halini alan Devlet Tiyatroları yeniden yapılandırılarak özerk bir yapıya kavuşturulmalıdır. Bunun için de sırasıyla devlet tiyatrosu yasası yenilenmeli; yönetimin çağdaş ve özerk bir yapıya kavuşması adına en azından ivedi bir çözüm olarak yönetimin göreve gelmesinde sanatçıların “eğilim?lerinin dikkate alınması sağlanmalıdır. Bunun yanında ödenekli ve özel tiyatrolarla ülkedeki tüm tiyatro etkinliklerini kapsayan bir tiyatro yasası çıkartılmalıdır.

6. Ödenekli tiyatrolardan Edebi Kurul benzeri yapılanmalar kaldırılarak her bölge tiyatrosu sanat yönetiminin repertuarını kendi uygun göreceği yöntemlerle belirlemesi sağlanmalıdır.

7. Ödenekli tiyatrolarda repertuar, hem tiyatronun yaygınlaşmasına hem de seyircinin gelişimine olanak sağlayacak biçimde oluşturulmalıdır.

8. Kentlerdeki amatör tiyatrolar ile yeni oluşmuş profesyonel topluluklar, hem yerel yönetimler hem de kentin ödenekli tiyatroları tarafından sahne, dekor,kostüm, ışık vb. konularda desteklenerek tiyatro sanatında yeni solukların ortaya çıkmasına olanak tanımalıdır.

9. Gerek özel gerekse ödenekli tiyatrolar ile tiyatro eğitimi veren kurumlar sürekli bir eşgüdüm örgütlenmesine girerek; bilgi ve deneyim alışverişini gerçekleştirmelidir. Adı geçen kurumlar kendi içlerinde eleştiri ve özeleştiri mekanizmalarını sağlıklı işleterek, çağın gereklerine uygun bir biçimde yenilenmelidir.

10. Tiyatro eğitimi veren kurumlar YÖK’ün ve ÖSS sınavının genel çerçevesinden çıkartılarak, bunun özel ve özerk bir eğitim alanı olduğu kabul edilmelidir. Bu kurumlarda daha nitelikli sanatçı yetiştirmek adına , baraj niteliğinde bir hazırlık sınıfı oluşturulmalı; tiyatro eğitimini özgül sorunları için ayrıca bir tiyatro eğitimi kurultayı toplanmalıdır. Yeterli fiziksel ve öğretim elemanı donanımı olmayan üniversitelerde tiyatro ya da sahne sanatları bölümleri açılmamalıdır.

11. Tiyatro sanatının tüm alt disiplinlerine meslek örgütlenmeleri oluşturularak bu örgütlenmelerin kendi alanlarındaki uluslar arası kurumlarla bilgi ve görgü alışverişinde bulunmaları ve bu kurumlara üye olmaları sağlanmalıdır.

İzmir 1. Müzik ve Sahne Sanatları Kongresi

Opera Çalışma Grubu

1. Alt Kurulumuz, “Uygar ve sanatla iç içe bir toplum? oluşturulması için toplumun her kesimiyle dayanışma ve işbirliği içinde kesintisiz çalışılması gerekliliğini öncelikle vurgulamak ister.

2. Devlet müzikli sahne sanatlarını topluma tanıtmak ve yaygınlaştırmak için mevcut alt yapı ve üstyapı düzenlemelerini yeniden gözden geçirmeli ve bunları çağdaş bir düzeye ulaştırmak için gerekli çalışmaları yapmalıdır.

3. Bu sanatların toplumla kaynaşması amacına yönelik olarak,ilgili kurumlar arasında işbirliği oluşturulması yoluyla eğitimin her aşamasında (ilgili) eğitim programlarında gerekli düzenlemeler ve çalışmalar yapılmalıdır.

4. Yerel yönetimler,kendi bölgelerinde kentteki sanat olaylarına ve mekanlarına katkıda üzerlerine düşen sorumluluğu almalı ve bu konuyla ilgili gerekli yasal düzenlemeler yapılmalıdır.

5. Bu sanat dallarında Sivil Toplum Örgütleriyle her alan ve konuda iletişim,koordinasyon ve organizasyon sağlanmalıdır.

6. Sanat üreten kurumlar “tam bir özerklikle? yönetilmelidir. Sanat kurumları siyasi iktidarların etkilerinden tümüyle arındırılmalı,bu kurumlarda “sanatın kendi dinamikleri ve gelenekleri? egemen olmalıdır.

7. Ankara Operası ayrı bir Müdürlük olarak yapılandırılmalı,Genel Müdürlük özerk yapısı ve tüzel kişiliği korunarak bir üst koordinasyon organı konumuna getirilmelidir.

8. Sanatsal üretimler ve kaynaklar -insan kaynakları da dahil- verimlilik açısından da kendine özgü bir denetleme mekanizmasına kavuşturulmalıdır.

9. Genel Müdürlüğün planladığı ulusal ve uluslar arası turne ve etkinliklere tüm il müdürlüklerin in katılımı yaptıkları prodüksiyonlar göz önüne alınarak sağlanmalıdır. Planlama dahilinde festivallere katılacak eserler belirlenmeli ve uygulamaları ilgili sahnelere göre hazırlamalı ve böylece kaynak israfı önlenmelidir.

10. Aktif sanat icra edemeyen sanatçılarımızın emeklilik hakkını kazanmış olanlarını mali yönden kalıcı ve iyileştirilmiş çözümler getirilmeli, aynı konumdaki diğer sanatçılardan ilgili alanlarda yararlanılma yoluna gidilmelidir.

11. Bu sanatın uygulamalarında müzik ve tiyatral öğelere eşit ölçüde ağırlık verilmeli bu amaçla rol dağılımlarında sanatçıların sesin yanı sıra fiziksel özelliklerinin de role uygunluğuna özen gösterilmelidir. Bu bağlamda çağdaş opera anlayışı titizlikle uygulanmalıdır.

12. Opera dramaturgisinin tam anlamıyla işlevini yerine getirebilmesi için, konservatuar ve ilgili sanat eğitimi veren kurumların lisans programlarında bu konuya özgü dersler konulmalı ayrıca lisansüstü programlarında verilecek eğitimle ihtisaslaşma sağlanmalıdır.

13. Ülkemizdeki belli branşlardaki açığın –rejisör ve koro şefliği gibi- kapatılması amacıyla ilgili eğitim kurumlarında lisans ve lisansüstü düzeyde bölümler açılmadır.

14. Repertuarlarda mevcut Türk eserlerine daha çok yer verilmedir. Yeni Türk eserleri oluşturulması için devlet, yerel yönetimler ve özel sektör kuruluşları da teşvik edeci önlemler almalı ve oluşan bu eserlerin kültür tüketimine sunulmasında da ilgili kuruluşlarca da gerekli finansal destek sağlanmalıdır.

15. Yeni açılacak opera binalarının bağımsız olması ve mevcut opera binalarının günümüz teknik olanaklarına kavuşturulması sağlanmadır.

16. Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü koordinasyonuyla Müdürlük sanatçılarının bağlı oldukları kurumları dışında sahnelenen eserlerde de performans sergilemeleri sağlanmalıdır.

17. Ülkemizde bu sanatın gelişimi ve yaygınlaştırılmasını arttırmak amacıyla Bakanlık bütçesi içerisinde operaya ayrılan payın çoğaltılması sağlanmalı; bunun için yeni kaynaklar yaratılması yönünde yasal düzenlemelere gidilmedir.

18. Konservatuar ve ilgili sanat kurumlarından mezun olup, Opera sahnelerinde kadrosuzluk nedeniyle görev alamayan sanatçıların yerel yönetimler bünyesinde oluşturulacak deneme sahnelerinde çalışma yapmalarına olanak sağlanmalıdır.

No Comments

Bildiriler II

Pazartesi ~ Mart 03, 2007 by admin Posted in Bildiriler

Bildiriler II

Uluslararası Sempozyum- Ekim 2000, ANKARA

DEVLET SANAT KURUMLARINDA YAPILACAK
YASAL DÜZENLEMELERE İLİŞKİN GÖRÜŞ VE ÖNERİLER

Şefik Kahramankaptan ( Gazeteci-Yazar)

Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana, sanat kurumlarımızın sayısında artış olmuştur. Ancak artan nüfusla kıyaslandığında “reel” olarak bir gerileme söz konusudur.

Atatürk’ün uygar, “sanata duyarlı” bir toplum inşa etme hedefine ulaşmak için çalışılırken, 1950′den itibaren eğitim sisteminde geriye gidişler ve giderek dinsel yaklaşımların ön plana çıkarılmasıyla, fiilen bir “karşı devrim” süreci başlatılmıştır. Ne yazık ki bu süreci başlatanlar önemli mesafe almayı da başarmışlardır.

Uygar ve sanata duyarlı bir toplum hedefinde devlete ait sanat kurumlarının önemli görevleri bulunmaktadır. Ama zaman içerisinde bu görevler unutulmuş, salt siyasal amaçlarla, oy hesaplarıyla yeni bazı kurumlar oluşturulmuştur. Siyasetin zaman zaman “seçmene iş bulma aracı” olarak kullanıldığı Türkiye’de ne yazık ki, Anadolu’nun çeşitli kentlerinde bu amaçla “sanatçı kadrolu” TSM ve THM koroları oluşturulmuştur. Başta Devlet Tiyatroları olmak üzere bazı sanat kurumlarında, esas gereksinim duyulan sanatçılar yerine idari kadrolar şişkinleştirilmiş, sanatçı kadrolarına bu unvanı hak etmeyen bazı kişiler atanarak, kurumlar yozlaştırılma tehlikesiyle karşı karşıya bırakılmışlardır.

Hep örnek alınan tüm Batı dünyasında ve bizden çok sonra çoksesli müzik serüvenine atılan ama gerek altyapı, gerekse üretimde bizi fersah fersah geçen Japonya’da, koristleri maaşlı yaygın devlet koroları bulunmamaktadır.

Buralarda devlet, dernekler çevresinde oluşmuş koroları özendirmek amacıyla bazı desteklerde bulunmaktadır o kadar… Tıpkı bu yıl Kültür Bakanlığı’nın bazı amatör koroları bu yıl yurtdışı yarışmalara gönderdiği gibi…

Batı’da, bizdeki gibi bazıları maaş almak dışında pek iş yapmayan oluşumlar söz konusu değildir.

BAKANLIKTA DÜZENLEME GEREKSİNİMİ

Kültür Bakanlığı öncelikle, yılların birikimiyle gelinen bu noktada radikal tedbirler alarak, iş üretenle yatanın aynı kefeye konulduğu bu haksızlığa bir son vermelidir.

Bakanlığın ayrıca kurumların bağlılıklarında temel disiplinleri göz önüne alarak süratle bir düzenleme yapması zorunluluktur.

Plastik sanatlar ile müzik eğitim ve icra itibariyle birbirinden tümüyle farklı birer disiplin olmalarına karşı, yıllardır orkestralar ve korolar israrla, Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü’ne bağlı tutulmaktadır. Ressamın eline keman verip “çal” demek, kemancının eline fırça-palet tutuşturup “resim yap” emrini vermek ne denli ters ve mantıksız ise, bakanlıktaki yönetim şemasında orkestra ve koroları plastik sanatlarla görevli Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü’ne bağlı tutmak o denli ters ve mantıksızdır.

CSO yasasında da bu yönde bir zorunluluk da bulunmamaktadır. Şu halde, konu hemen bir bakan oluruyla çözüme kavuşturulabilir, orkestralar kendileriyle ilgili bir üst oluşum yasayla belirleninceye kadar, müsteşar yardımcılarından birine bağlı olarak etkinliklerini sürdürebilirler.

GÖREV VE SORUMLULUKLAR

Sanat kurumlarına ilişkin yasal düzenlemeler yapılırken, “görev sorumluluğu” gözden kaçırılmamalı, bu kurumların sanatın yaygınlaştırılmasına ve toplumun eğitilmesine ilişkin çalışmaları yasayla verilmiş bir “görev” olarak tanımlanmalıdır. Yani yapılması “zorunlu” hale getirilmelidir.

Elbette sanatçıların, “vakıflardaki kâtip”ten farklı statüleri olacaktır. Ama “devlet memurluğu” devam edeceğine göre, sanat kurumunun ve sanatçının görev ve sorumlulukları da açıkça belirtilmeli, böylece kurumların “verimliliği” arttırılmalıdır.

Bu görev ve sorumluluk çerçevesi içinde, ulusal edebiyatımızın, müziğimizin en iyi biçimde değerlendirilmesi, tanıtılması yönünde etkinlikler de zikredilmelidir. Koskoca bir yıl boyunca göstermelik birkaç parça dışında Türk bestecilerinin eserlerinden adeta “kaçan” orkestraların yerini, bu eserleri seslendirmek için yarışan topluluklar almalıdır.

Türk eserlerinin nota yazımı ve telif sorununa da bakanlıkça bir çözüm getirilmeli, böylece orkestraların “telif ödeyemediğimiz için çalamıyoruz” mazeretinin veya “orkestra yazısı kötü, okunmuyor” gerekçesinin ardına sığınmalarının önüne de geçilmelidir.

EŞGÜDÜM ZORUNLULUĞU

Orkestralar arasında program, şef ve solistler açısından eşgüdümü sağlamak ve planlamada ortaklık yapabilmek için, orkestra müdürlerinin ve genel müzik direktörlerinin de katılacağı, bir üst kurul yararlı olabilir. Ayrıca, orkestra ve koroların özerk yönetimlerinin bağlı bulunacağı bir Müzik İşleri Genel Müdürlüğü düşünülebilir.

Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü’nde ise halen genel müdür, aynı zamanda Ankara müdürüdür. Yasal düzenlemeyle Ankara Müdürlüğü’nün kurulması, hem genel müdürlüğün tüm kent operaları arasında koordinasyon, denetim görevini daha iyi yapmasını sağlayacak, hem de Ankara Müdürlüğü’nün sanatsal verimi artacaktır. Bu düzenleme mutlaka kısa sürede yapılmalıdır.

Özetle; Orkestraların yıllık konser, turne, gösteri miktarlarına doyurucu bir “taban” getirilmelidir .

( Bir sezonda en az 4o hafta konser, 10 yurtiçi turne, 20 eğitim çalışması gibi)

Sanat kurumlarının repertuvar belirlemelerinde Türk yazar ve bestecilerinin eserlerine belirli oranda yer vermeleri zorunluluğu getirilmelidir.

ÖZERK YAPILANMA

Sanat kurumlarının genel statüsü “özerk yapılanma” olarak düşünülmeli, ancak iyi çizilmiş bir çerçeve ile, şef, solist, rejisör konumundaki sanatçıların sadece kadrolarının bulunduğu kurum değil, tüm kurumlar tarafından değerlendirilmeleri gereği yasa ile esaslara bağlanmalıdır.

Böylece yılda bir konserle yetinen solistler, yıllarca oyun koymayan rejisörler, yılda birkaç konser yapıp yıllarca tek bir rol almadan “solist” kadrosu işgal eden şancılar-dansçılar dönemi kapanmalıdır.

Sanat kurumlarının yönetsel ve sanatsal işleri, her kurumun özelliklerine göre ayrı düşünülmelidir. Orkestra için doğru olan tiyatro veya opera için doğru olmayabilir.

Orkestralarda yönetsel işlerden sorumlu yönetim kurulları için seçim yöntemi uygulanırken, günümüz koşullarında “profesyonel işletmecilik” yaklaşımının geçerlilik kazanması için uygun bir yol aranmalıdır.

Sanat kurumlarında çalışanların 657′e göre bir “temel maaş”ı olmalı, ancak bunun artıları yeteneklerine, gösterdikleri performansa, topluluğa katkılarına göre ayarlanmalıdır. 657′ye göre bir sözleşmeli statü geliştirilebilir. Böylece “yatan” ve “ciddiye almayan” ile “çalışan” ve “işini kaliteli yapan” şimdi olduğu gibi aynı kefeye konulmuş olmaz.

Halen sanat kurumları, özellikle de tiyatro ile eskimiş opera-bale müdürlükleri “Nuhun gemisi” gibidir. Çok sayıda hiçbir görev yapmadan sanatçı kadrosundan maaş alarak 65 yaşının dolmasını bekleyen insan vardır.

GÖNÜLLÜ VE RE’SEN EMEKLİLİK

Yeni bir düzene geçmeden önce, bu yararsız fazlalıkların kendileri de fazla zarar görmeden emekli olmalarını sağlayacak bir sistem uygulanmalıdır. Bu bir kereye mahsus uygulanacak “gönüllü ve re’sen” emeklilik sistemi olabilir. İsteyen kendi ayrılır, kurumların ayrılmasında yarar gördükleri de re’sen yasadan yararlandırılır. Böylece kadrolar açılmış olur.

Sonrası için de, çalışırken alınanla emeklilikteki maaş arasındaki fark azaltılarak, yorulanların emekliye ayrılmasını özendirecek bir sistem oluşturulmalıdır.

Ayrıca sahne üstünde görev alamayanların mutlaka kurumlarda sanatsal bilgi isteyen yan işlerde ve okullarda eğitim sürecinde değerlendirilmeleri hususu da yasayla düzenlenmelidir.

Yetenekli ve çalışkan olan, kendini geliştiren “ün”, “para” ve “deplasman olanakları”nı bir arada kazanacaktır. Bu yöntem aynı zamanda sanatsal yarışı da kamçılar. Çalışan, kendini geliştiren hem statü, hem de parasal yönden kazançlı çıkacak, bu da genel verimi, dolayisiyle kurumun kendi bütçesine katkısını da olumlu yönde etkileyecektir.

Buradaki “deplasman” özellikle solist ve opera şarkıcıları için geçerlidir. Uluslararası alanda rahatlıkla her operada söyleyebilecek şancılarımız, her orkestrayla çalabilecek solistlerimiz mevcutken, bunların Türkiye’yle sınırlı kalmamaları için sanat kurumlarının uluslararası ajanslarla ve emprezaryolarla işbirliği yapabilmelerine olanak sağlanmalıdır.

ANA HEDEFLER

Sanat kurumlarının etkinlik programları kapsamında başlıca hedefler şunlar olmalıdır:

1-Mümkün olduğunca çok kişi yararlandırılmalı ve etkilenmeye çalışılmalıdır.

2-Yetişkin izleyici-dinleyicinin hazırlanabilmesi için eğitim kurumlarıyla işbirliği ve düzenli eğitim konserleri, temsilleri… Bu konser ve temsiller, o sırada “pas” geçen sanatçılarla oluşturulacak küçük gruplar halinde bizzat okullara gidilerek de düzenlenmeli, eğitim amacı tiyatro-konser salonlarıyla sınırlı tutulmamalıdır.

3- Kurumlar , “kent kurumu” biçiminde değil “bölge kurumu” biçiminde algılanmalı, etkinlik programları da yıl boyu çevreyi de kapsayacak kısa turneler göz önüne alınarak düzenlenmelidir. Pek çok sanat kurumumuzun kadroları, kendi salonunda konser veya temsil yaparken, dinlenenlerin başka mekanlarda dinleti veya temsil sunmasına fazlasıyla yetecek kadar kalabalıktır.

4-Programlar yeni eser verecek Türk yazar ve bestecilerini caydırıcı değil, özendirici nitelik taşımalıdır.

Orkestraların her yıl genel sistem içerisinde Kültür Bakanlığı çatısı altında aldıkları bütçenin yanı sıra bir döner sermayeye sahip olmaları yararlı olacaktır. Böylece şimdi dernek ve vakıflar aracılığıyla yürütülmeye çalışılan destekler, kurumlar tarafından kazanılıp kotarılabilecektir.

Özellikle dış turneler, CD yapımları, sponsorluklardan gelecek destekler bu döner sermaye yapısı içinde değerlendirilebilir. Sanat kurumları, kişisel olarak alınacak “kaşe”lerin ötesinde kurumsal olarak para kazanmanın ve bunu kendini geliştirmede değerlendirmenin hazzını yakalayabilirler.

Opera-bale ile orkestralarımız dış ilişkilerde, Türkiye’nin tanıtımında ve evrensel sanatların icrasında ulaşılan noktayı sergileme bakımından daha şanslı kurumlarımızdır. Bunların belirli eserlerle, ya da içlerinden süzülecek daha küçük topluluklarla daha sık dış turne yapmaları, uluslararası festivallere gönderilmeleri, festivallere davet alan solistlerin desteklenmesi, bu alanda Türk varlığının uluslararası alanda daha çok hissedilmesini ve algılanmasını sağlayacaktır.

BİRLEŞİK YAPILAR

Bir başka nokta da yeni yapılanma içindeki kentlerde “birleşik yapı”ların gündeme getirilmesi gereğidir. Diyelim ki Trabzon’a ayrı bir orkestra ve ayrı bir opera-bale kurmak yerine, bu ikisini tek çatı

altında kurarak verimlilik sağlanabilir. Aynı kentte konservatuvarın da kurulması söz konusu olmalıdır. Böylece öğretmen kaynağı kendiliğinden sağlanmış olacaktır.

Pek çok Avrupa ülkesinde bir kentte bir tek orkestra bulunmaktadır. Bu orkestra haftada bir -iki opera için çalmakta, haftalık senfonik konserini yapmakta, ayrıca içinden çıkan oda orkestrası da haftada bir konser vermektedir. Böylesine verimli yapılar söz konusuyken, ülkemizde de özellikle yeni yapılanmalarda birliktelik sağlanması yararlı olacaktır.

Örneğin halen Çukurova Senfoni de, Mersin Opera Orkestrası da ayrı ayrı takviye kadroya muhtaç durumdadır. Oysa bunlar tek çatı altında örgütlenmiş olsalardı, bu kadro açıkları çoktan kapanmış ve daha verimli bir çalışma sağlanmış olabilecekti.

KONSERVATUARLARA DİKKAT

Genel yapılanma üzerinde düşünülürken, eğitim ve sanat kurumları arasındaki ilişki üzerinde de dikkatle durulmalıdır. Konservatuarlarla sanat kurumları, birbirlerini besleyen kurumlardır.

Ancak gerek konservatuvarların müfredat konusundaki alışkanlık ve açmazları, gerek sanat kurumlarında sahnede yeterince başarılı olamayanların öğretmenlik yapmaya yönelmeleri tuhaf bir kısır döngü oluşturmaktadır.

Konservatuvarların “iyi çalgıcı”nın ötesinde muhakeme yeteneği gelişmiş, bir yabancı dili iyi konuşan, genel kültür edinmiş, dünya ve Türkiye koşullarının ayırdında gençler mezun etmesi sağlanmalıdır.

Ayrıca ülkede yeni açılacak devlet kurumlarıyla “piyasa”nın ihtiyacı göz önünde tutularak alacakları öğrenci sayısını ve dallara dağılımlarını ayarlamaları yararlı olacaktır. Mevcut yapıda yeni kurumlar kaliteli genç eleman bulmakta zorlanırken, dışarda da bir yığın işsiz konservatuar mezunu dolaşmaktadır.

Konservatuvarların 12 Eylül 1980 sonrası üniversitelere bağlanmış olmaları sebebiyle bu konularda önlem geliştirmenin ancak YÖK’le de işbirliği içinde mümkün olabileceği gözden kaçırılmamalıdır.

No Comments

Bildiriler I

Pazar ~ Mart 03, 2007 by admin Posted in Bildiriler

Bildiriler I

İzmir 1. Ulusal Müzik ve Sahne Sanatları Kongresi / 28-29-30 Mart 2001 / İzmirSanat/ Kültürpark

MÜZİK KURUMLARININ YAPILANMASINDA YENİ ARAYIŞLAR…

Şefik Kahramankaptan
(Gazeteci-Yazar)

Bizde ne yazık ki “Böyle gelmiş, böyle gider? inancı ve “idare-i maslahat? kolaycılığı bir hayli yaygın. Devletin müzik kurumları da bu anlayıştan nasibini yeterince almış durumdaydı.
Ama ne zaman ki, bazı orkestralarımızda gerçekten “böyle gelip böyle gitmeyeceğinin? bilincine varanlar çıktı… Ne zaman ki, kimilerinin eskiden açıklamaktan çekinerek sadece kendine sakladığı “arayışlar? resmi kayıtlara geçirilerek Ankara’da sempozyumlar düzenlendi, işin rengi değişti. Bugün artık aklı başında herkes, müzik kurumlarının yeniden yapılanması, çağdaş işletmecilik ve yönetim anlayışının egemen olması gereğine inanıyor.
REEL GERİLEME
Bu saptamayı yaptıktan sonra şöyle bir geriye dönüp bakalım.
Atatürk’ün, imparatorluğun Muzıka-yı Hümayun’ununu Ankara’ya taşıyıp , Riyaset-i Cumhur Filarmonu Orkestrası’na dönüştürmesiyle başlayan yolculukta, 78 yılda ulaşılan devlete ait orkestra, opera-bale sayısı kimilerince yeterli görülebilir. Gerçekten de Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana, sanat kurumlarımızın sayısında hatırı sayılır bir artış olmuştur. Ancak artan nüfusla kıyaslandığında “reel” olarak bir gerileme söz konusudur.
Atatürk’ün uygar, “sanata duyarlı” bir toplum inşa etme hedefine ulaşmak için çalışılırken, 1950′den itibaren eğitim sisteminde geriye gidişler ve giderek dinsel yaklaşımların ön plana çıkarılmasıyla, fiilen bir “karşı devrim” süreci başlatılmıştır. Ne yazık ki bu süreci başlatanlar önemli mesafe almayı da başarmışlardır.
BAKANLIKTA DÜZENLEME GEREKSİNİMİ
Uygar ve sanata duyarlı bir toplum hedefine ulaşma çabalarında, devlete ait müzik kurumlarının önemli görevleri bulunmaktadır. Ama zaman içerisinde bu görevler unutulmuş, salt siyasal amaçlarla, oy hesaplarıyla yeni bazı kurumlar oluşturulmuştur. Siyasetin zaman zaman “seçmene iş bulma aracı” olarak kullanıldığı Türkiye’de ne yazık ki, Anadolu’nun çeşitli kentlerinde bu amaçla “sanatçı kadrolu” TSM ve THM koroları oluşturulmuştur. Bazı sanat kurumlarında, esas gereksinim duyulan sanatçılar yerine idari kadrolar şişkinleştirilmiş, sanatçı kadrolarına bu unvanı hak etmeyen bazı kişiler atanarak, kurumlar yozlaştırılma tehlikesiyle karşı karşıya bırakılmışlardır.
Hep örnek alınan tüm Batı dünyasında ve bizden yıllar sonra çoksesli müzik serüvenine atılan ama gerek altyapı, gerekse üretimde bizi fersah fersah geçen Japonya’da, koristleri maaşlı yaygın devlet koroları bulunmamaktadır.
Buralarda devlet, dernekler çevresinde oluşmuş koroları özendirmek amacıyla bazı desteklerde bulunmaktadır. Tıpkı bu yıl Kültür Bakanlığı’nın bazı amatör koroları bu yıl yurtdışı yarışmalara gönderdiği, ve bugünlerde Anadolu’da kurulu bazı amatör koroları yaşatma ve yenilerinin kurulması için “destek? kararı aldığı gibi…
Batı’da, bizdeki gibi bazıları maaş almak dışında pek iş yapmayan oluşumlar söz konusu değildir. Kültür Bakanlığı öncelikle, yılların birikimiyle gelinen bu noktada radikal tedbirler alarak, iş üretenle yatanın aynı kefeye konulduğu bu haksızlığa bir son vermelidir.
Bakanlığın ayrıca kurumların bağlılıklarında temel disiplinleri göz önüne alarak süratle bir düzenleme yapması zorunluluktur.
Plastik sanatlar ile müzik eğitim ve icra itibariyle birbirinden tümüyle farklı birer disiplin olmalarına karşı, yıllardır orkestralar ve korolar israrla, Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü’ne bağlı tutulmaktadır. Ressamın eline keman verip “çal” demek, kemancının eline fırça-palet tutuşturup “resim yap” emrini vermek ne denli ters ve mantıksız ise, bakanlıktaki yönetim şemasında orkestra ve koroları plastik sanatlarla görevli Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü’ne bağlı tutmak o denli ters ve mantıksızdır.
Orkestralara uygulanan CSO yasasında da bu yönde bir zorunluluk da bulunmamaktadır. Şu halde, konu hemen bir bakan oluruyla çözüme kavuşturulabilir, orkestralar kendileriyle ilgili bir üst oluşum yasayla belirleninceye kadar, müsteşar yardımcılarından birine bağlı olarak etkinliklerini sürdürebilirler. Ancak bakanlık, bu terslikte israr etmektedir.
GÖREV VE SORUMLULUKLAR
Müzik kurumlarına ilişkin yasal düzenlemeler yapılırken, “görev sorumluluğu” gözden kaçırılmamalı, bu kurumların çoksesli müziğin yaygınlaştırılmasına ve toplumun eğitilmesine ilişkin çalışmaları yasayla verilmiş bir “görev” olarak tanımlanmalıdır. Yani yapılması “zorunlu” hale getirilmelidir.
Elbette sanatçıların, “vakıflardaki kâtip”ten farklı statüleri olacaktır. Ama “devlet memurluğu” devam edeceğine göre, sanat kurumunun ve sanatçının görev ve sorumlulukları da açıkça belirtilmeli, böylece kurumların “verimliliği” arttırılmalıdır.
Bu görev ve sorumluluk çerçevesi içinde, ulusal edebiyatımızın, müziğimizin en iyi biçimde değerlendirilmesi, tanıtılması yönünde etkinlikler de zikredilmelidir. Koskoca bir yıl boyunca göstermelik birkaç parça dışında Türk bestecilerinin eserlerinden adeta “kaçan” orkestraların yerini, bu eserleri seslendirmek için yarışan topluluklar almalıdır.
Bu çerçevede Kültür Bakanlığı’nın 15 besteciye yapıt siparişinde bulunmasını takdirle karşılamak gerekir. Tarihe baktığımızda pek çok ünlü yapıtın, prenslerin, kralların, imparatorların , belediyelerin, bakanlıkların siparişi sonucu yaratıldığını görürüz. Sipariş doğru kişilere doğru biçimde yapıldığı taktirde, düzeyli yapıtlar kazanmanın en kestirme yoludur.
Türk eserlerinin nota yazımı ve telif sorununa da bakanlıkça bir çözüm getirilmeli, böylece orkestraların “telif ödeyemediğimiz için çalamıyoruz” mazeretinin veya “orkestra yazısı kötü, okunmuyor” gerekçesinin ardına sığınmalarının önüne de geçilmelidir.
EŞGÜDÜM ZORUNLULUĞU
Orkestralar arasında program, şef ve solistler açısından eşgüdümü sağlamak ve planlamada ortaklık yapabilmek için, orkestra müdürleri ve genel müzik direktörlerinin de katılacağı, bir üst kurul yararlı olabilir. Ayrıca, orkestra ve koroların özerk yönetimlerinin bağlı bulunacağı bir Müzik İşleri Genel Müdürlüğü düşünülmelidir.
Özetle; Orkestraların yıllık konser, turne, gösteri miktarlarına doyurucu bir “taban” konulmalıdır.
Müzik kurumlarının repertuvar belirlemelerinde Türk yazar ve bestecilerinin eserlerine belirli oranda yer vermeleri zorunluluğu getirilmelidir.
ÖZERK YAPILANMA
Müzik kurumlarının genel statüsü “özerk yapılanma” olarak düşünülmeli, ancak iyi çizilmiş bir çerçeve ile, şef, solist, rejisör konumundaki sanatçıların sadece kadrolarının bulunduğu kurum değil, tüm kurumlar tarafından değerlendirilmeleri gereği, yasa ile esaslara bağlanmalıdır.
Böylece yılda bir konserle yetinen solistler, yıllarca oyun koymayan rejisörler, yılda birkaç konser yapıp yıllarca tek bir rol almadan “solist” kadrosu işgal eden şancılar-dansçılar dönemi kapanmalıdır.
Orkestralarda yönetsel işlerden sorumlu yönetim kurulları için seçim yöntemi uygulanırken, günümüz koşullarında “profesyonel işletmecilik” yaklaşımının geçerlilik kazanması için uygun bir yol aranmalıdır.
Müzik kurumlarında çalışanların 657′e göre bir “temel maaş”ı olmalı, ancak bunun artıları yeteneklerine, gösterdikleri performansa, topluluğa katkılarına göre ayarlanmalıdır. 657′ye göre bir sözleşmeli statü geliştirilebilir. Böylece “yatan” ve “ciddiye almayan” ile “çalışan” ve “işini kaliteli yapan” şimdi olduğu gibi aynı kefeye konulmuş olmaz.
GÖNÜLLÜ VE RE’SEN EMEKLİLİK
Halen sanat kurumları, özellikle de tiyatro ve Ankara-İstanbul gibi eskimiş opera-bale müdürlükleri “Nuhun gemisi” gibidir. Hiçbir görev yapmadan sanatçı kadrosundan maaş alarak 65 yaşının dolmasını bekleyen çok sayıda insan vardır.
Yeni bir düzene geçmeden önce, bu yararsız fazlalıkların kendileri de fazla zarar görmeden emekli olmalarını sağlayacak bir sistem uygulanmalıdır. Bu bir kereye mahsus uygulanacak “gönüllü ve re’sen” emeklilik sistemi olabilir. İsteyen kendi ayrılır, kurumların ayrılmasında yarar gördükleri de re’sen yasadan yararlandırılır. Böylece kadrolar açılmış olur.
Sonrası için de, çalışırken alınanla emeklilikteki maaş arasındaki fark azaltılarak, yorulanların emekliye ayrılmasını özendirecek bir sistem oluşturulmalıdır.
Ayrıca fiilen görev alamayanların mutlaka kurumlarda sanatsal bilgi isteyen yan işlerde ve okullarda eğitim sürecinde değerlendirilmeleri hususu da yasayla düzenlenmelidir.
Yetenekli ve çalışkan olan, kendini geliştiren “ün”, “para” ve “deplasman olanakları”nı bir arada kazanacaktır. Bu yöntem aynı zamanda sanatsal yarışı da kamçılar. Çalışan, kendini geliştiren hem statü, hem de parasal yönden kazançlı çıkacak, bu da genel verimi, dolayisiyle kurumun kendi bütçesine katkısını da olumlu yönde etkileyecektir.
Buradaki “deplasman” özellikle solistler ve opera şarkıcıları için geçerlidir. Uluslararası alanda rahatlıkla her operada söyleyebilecek şancılarımız, her orkestrayla çalabilecek solistlerimiz mevcutken, bunların Türkiye’yle sınırlı kalmamaları için sanat kurumlarının uluslararası ajanslarla ve emprezaryolarla işbirliği yapabilmelerine olanak sağlanmalıdır.
ANA HEDEFLER
Müzik kurumlarının etkinlik programları kapsamında başlıca hedefler şunlar olmalıdır: 1-Mümkün olduğunca çok kişi yararlandırılmalı ve etkilenmeye çalışılmalıdır.
2-Yetişkin izleyici-dinleyicinin hazırlanabilmesi için eğitim kurumlarıyla işbirliği ve düzenli eğitim konserleri, temsilleri “göstermelik? olmaktan çıkarılmalı, sayısı arttırılmalıdır… Bu konser ve temsiller, o sırada “pas” geçen sanatçılarla oluşturulacak küçük gruplar halinde bizzat okullara gidilerek de düzenlenmeli, eğitim amacı konser salonlarıyla sınırlı tutulmamalıdır.
3- Kurumlar , “kent kurumu” biçiminde değil “bölge kurumu” biçiminde algılanmalı, etkinlik programları da yıl boyu çevreyi de kapsayacak kısa turneler göz önüne alınarak düzenlenmelidir. Bazı müzik kurumlarımızın kadroları, kendi salonunda konser veya temsil yaparken, dinlenenlerin başka mekanlarda dinleti veya temsil sunmasına fazlasıyla yetecek kadar kalabalıktır.
4-Programlar yeni eser verecek Türk yazar ve bestecilerini caydırıcı değil, özendirici nitelik taşımalıdır.
Orkestraların her yıl genel sistem içerisinde Kültür Bakanlığı çatısı altında aldıkları bütçenin yanı sıra bir döner sermayeye sahip olmaları yararlı olacaktır. Böylece şimdi dernek ve vakıflar aracılığıyla yürütülmeye çalışılan destekler, kurumlar tarafından kazanılıp kotarılabilecektir.
Özellikle dış turneler, CD yapımları, sponsorluklardan gelecek destekler bu döner sermaye yapısı içinde değerlendirilebilir. Sanat kurumları, kişisel olarak alınacak “kaşe”lerin ötesinde kurumsal olarak para kazanmanın ve bunu kendini geliştirmede değerlendirmenin hazzını yakalayabilirler.
Opera-bale ile orkestralarımız dış ilişkilerde, Türkiye’nin tanıtımında ve evrensel sanatların icrasında ulaşılan noktayı sergileme bakımından daha şanslı kurumlarımızdır. Bunların belirli eserlerle, ya da içlerinden süzülecek daha küçük topluluklarla daha sık dış turne yapmaları, uluslararası festivallere gönderilmeleri, festivallere davet alan solistlerin desteklenmesi, bu alanda Türk varlığının uluslararası alanda daha çok hissedilmesini ve algılanmasını sağlayacaktır.
BİRLEŞİK YAPILAR
Yeniden yapılanma arayışları içerisinde bir önemli nokta da, kentlerde “birleşik yapı”ların gündeme getirilmesi gereğidir.
Diyelim ki Trabzon’a ayrı bir orkestra ve ayrı bir opera-bale kurmak yerine, bu ikisini tek çatı altında kurarak verimlilik sağlanabilir. Aynı kentte konservatuvarın da kurulması söz konusu olmalıdır. Böylece öğretmen kaynağı kendiliğinden sağlanmış olacaktır.
Pek çok Avrupa ülkesinde bir kentte bir tek orkestra bulunmaktadır. Bu orkestra haftada bir -iki opera için çalmakta, haftalık senfonik konserini yapmakta, ayrıca içinden çıkan oda orkestrası da haftada bir konser vermektedir.
LEIPZIG GEWANDHAUS
Gösterilebilecek en güçlü örnek Leipzig Gewandhaus Orkestrası’dır. 1743’de 60 tüccarın desteğiyle 16 müzisyen tarafından oluşturulan bu orkestra, ünlü düşünür Seneca’nın “İyi eğlenmek için ciddi yaklaşım gerekir? ilkesini hayata geçiriyor.
Kurt Masur’un ayrılmasından sonra genel müzik direktörlüğünü ve daimi şefliğini Prof. Herbert Blomstedt’in yaptığı orkestranın müzikci kadrosu 185 kişidir. Orkestradan bir grup kendi salonunda konser yaparken, bir diğer grup opera-bale için çalmakta, bir başka grup turnede olabilmektedir. Avrupa’nın en çok turne yapan orkestrasıdır. Bach’ın 27 yıl kantorluk yaptığı St.Thomas Kilisesi’nde düzenlenen konserlerde de bu orkestradan bir grup çalmaktadır.
Genel Müzik Direktörü, 2000-2001 sezonunda gerçekleştirilmekte olan “63 Büyük Konser?den 33’ünü bizzat kendisi yönetmektedir. Bu yapılarda, Türkiye’de görüldüğü gibi genel müzik direktörü ve daimi şef kadrosunu işgal eden kişinin, yılda 6-7 hafta orkestrayı yönetmekle yetinmesi ve öteki çalışmaları, provaları izlememesi sözkonusu değildir. Son sözü de genel müzik direktörü söylemektedir.
Geçtiğimiz sonbaharda yaptığım ziyaret sırasında orkestranın pazarlama ve haberleşme koordinatörü Patrick Scheming’den aldığım bilgiye göre, Leipzig Gewandhaus, bu sistem içerisinde 43 milyon mark gelir elde etmektedir. Bunun sadece 4-5 milyon markı opera-baleye verilen orkestra servisi karşılığıdır.
DEUTSCHE STAATOPER BERLİN
Bir ilginç örnek de Berlin’de ünlü Deutsche Staatoper Berlin’de yaşanıyor. Doğu-Batı birleşmesinden sonra, toplam kadro 1300’den 800’e inmiş. İntendant Georg Quander, görüşmemizde bu azalmayı kademeli olarak sağladıklarını, 15 yıldan fazla çalışmış olanlara bazı garantiler sağlayabildiklerini, balecileri farklı görevlerde değerlendirmeye çalıştıklarını, kurumu yaşatmak için önlem almaya zorunlu olduklarını söyledi.
Deutsche Staatsoper Berlin’in genel müzik direktörü de, 2002 sonunda ayrılması beklenen Daniel Barenboim…. Repertuarın hangi kurulda görüşülerek kararlaştırıldığını sorduğumda Her Quander, “Kararı Barenboim’la ben veririz, repertuarı ikimiz saptarız? dedi.
Repertuarlarında 5’i yeni 9 opera, ikisi yeni 9 bale var. Her gece temsil yapıyorlar.
Böylesine verimli yapılar söz konusuyken, ülkemizde de özellikle yeni yapılanmalarda birliktelik sağlanması, mevcut potansiyelin gözden geçirilerek yeni örgütlenme modellerinin geliştirilmesi yararlı olacaktır.
Örneğin halen Çukurova Senfoni de, Mersin Opera Orkestrası da ayrı ayrı takviye kadroya muhtaç durumdadır. Oysa bunlar tek çatı altında örgütlenmiş olsalardı, bu kadro açıkları çoktan kapanmış ve daha verimli bir çalışma sağlanmış olabilecekti.
( 30 Mart 2001 tarihinde İzmir 1.Ulusal Müzik ve Sahne sanatları Kongresi’nde sunulan bildiri metni)

No Comments

524