Keçiören’de Arabeskin Ortasındaki Kültür Vahaları
Cuma ~ Eylül 09, 2010 by admin Posted in Cumhuriyet Yazıları
Yansımalar 322/ Şefik Kahramankaptan, 3 Eylül 2010 Keçiören’de Arabeskin Arabesk (Türkçede) : Estetikten yoksun, zevksiz, çirkin, yoz, düzeysiz. Kitsch(Almanca) BAĞEVLERİ, BİRER KÜLTÜREL VAHA BİR “MÜZE-EV”
Ortasındaki Kültür Vahaları
Büyük kentlerimiz artık “çok merkezli”… Eğer “boş gezenin kalfası” değilsek, oturduğumuz ve işlerimizin yoğun olduğu merkezler dışındakilere pek gidemiyoruz. Örneğin, yıllardır Keçiören’e gitmediğimi fark ettim. Beni Keçiören’e çeken neden ise bir “mahçubiyet”ti. Uzunca süredir Ankara’nın kültür yaşamına olumlu ve ciddi katkılarda bulunan VEKAM’ı ( Vehbi Koç ve Ankara Araştırmaları Merkezi – k.1994) ziyaret etmeyi planlıyordum ama hep “öncelikli” dediğimiz, iş, yazı, konser, gezi derken bu ziyareti bir türlü gerçekleştirememiştim. Sonunda yaz gevşekliğinden yararlanarak, Sayın Başbakanın da oturmak için tercih ettiği Keçiören’in yolunu tuttum. Ama âdeta gözlerime inanamadım.
Büyüme, genişleme ve “sözde” modernleşme, tamam! Ama gördüklerim karşısında Fazıl Say’ın kulaklarını çınlattım, içimden “İşte Fazıl’ın kastettiği bu” dedim. İnanılmaz kötü bir imar anlayışı, çirkin renk ve desenli bina cepheleri… İbadethane anlayışına yakışmayacak, apartmanlarla içiçe yapılmış camiler, ya da caminin dibine sokulmasına izin verilmiş apartmanlar!( Tabii, yalın, düzgün cepheli olanlar da var) Kimi kahvehanelerden(cafe) yükselen kötü müzik sesleri… Yâni “arabesk” bir durum. Fazıl’ın açtığı tartışmayla, son aylarda kültür gündeminde üzerinde konuşulmaya çalışılan kavram! Balede bir pozisyonun, mimarîde ince taş işlemeciliğine verilen addı bu. Ama günümüzdeki Türkçemizde kullanılışının bunlarla ilgilisi yok. Yoz ve kitleleri karamsarlığa sürükleyen müzik için kullanıldı önceleri ama bu kavram topyekûn bir durumu tanımlıyor artık! Ben de, Keçiören’deki gözlemim ile Fazıl’ın açtığı tartışmaya insanların yaklaşımındaki farklılıkları da gördükten sonra kafamda hemen “güncel bir sözlük maddesi” çiziktiriverdim:
Geçtiğim yollardaki gözlemlerden sonra, VEKAM’ın kullanımındaki iki eski Ankara evi birer “kültürel vaha” gibi geldi. Koç ailesinin bir süre “kışlık” olarak da kullandığı, 1923′de Mareşal Fevzi Çakmak’tan satın alınan, restorasyonu 1993′te tamamlanan bağ evi, günümüzde VEKAM’ın yönetsel ve arşiv binası. Merkezin çalışmaları, yüksek lisans çalışmalarını “karşılaştırmalı kültür” konusunda biçimde ABD’nde yapmış olan, deneyimli Zeynep Önen yönetiminde genç, hevesli ve küçük bir kadroyla sürdürülüyor. Amaçlardan birincisi Vakfın kurucusu Vehbi Koç’la ilgili görsel ve yazılı belgeleri bir araya getirip sınıflandırarak araştırmacıların hizmetine sunmak. Diğeriyse Ankara ve çevresinin tarihini ve kültürünü incelemek, bu konularla ilgili çalışmalara yönelik yazılı, görsel, işitsel belgeleri toplamak, derlemek ve yayımlamak yoluyla bilimsel araştırmalara katkıda bulunmak. VEKAM, Ankara üzerine araştırma yapan herkesin dünyada ilk başvuru kaynağı olmayı hedefliyor. Yayınlar, etkinlikler, bugüne kadar yapılanlarla ilgili bilgiye bilgisunarda www.vekam.org.tr adresinden ulaşabilirsiniz.
Üst katta, Vehbi Koç’a ait belge ve eşyaların sergilendiği salon, bir bakıma bu mütevazi iş adamının kendi iç gelişiminden de çizgiler taşıyor. Kitaplıkta Ankara ve çevresiyle ilgili beşbini aşkın kitap, dergi, ve tez gibi metinler yer alıyor. İçinde gene beşbin dolayında yayın bulunan Ali Esat Bozyiğit Koleksiyonu da bu katta… Arşiv odasında ise 3 bin 500 özgün fotoğraf ve kartpostal, yüz film, 155 plan ve harita, çeşitli tarihi belgeyle 450 Ankara türküsü ve oyun havasının kaydı var. Ankara Türküleri deyince, hemen Ankara Enstitüsü Vakfı’nın kurucu başkanı Murat Karayalçın’ın “sağlam Ankaralı” Güven Dinçer’in önerisiyle sipariş ettiği besteler ve çokseslendirilmiş Ankara türkülerinin CSO’da seslendirilişi usuma geldi, ikisinin de kulaklarını çınlatmak istiyorum.
Merkezin giriş katında birisi Sevgi Gönül’ün adını taşıyan iki sergi odası, Ankara’nın kültürel kalıtı ve tarihiyle ilgili sergilere evsahipliği yapıyor. Panel, söyleşi, konferans, atölye çalışması ve belgesel gösterimi gibi etkinlikler için 50 kişilik küçük bir salon var. Burada bir köşede evin maketi, diğer köşede ise Vehbi Koç’un büstü yer alıyor. Huyum kurusun, hemen büstün heykeltraşının kim olduğunu merak ederek yakından inceledim ve bulduğum imza pek hoşuma gitti. Büstü, balmumu heykel çalışmalarıyla da bilinen Eskişehir Büyükşehir Belediye Başkanı Yılmaz Büyükerşen yapmıştı. VEKAM yöneticilerine, heykeltraşın imzasını büstün kaidesinde küçük bir plaketle vurgulamalarını öneriyorum.
Bu binanın bahçesindeki meyvelerin, başta kayısı olmak üzere, eski usullere göre değerlendirilip, şurupların bile yapıldığını görmek de hoş bir duygu. Eskinin sadece belge niteliğinde korunması yeterli değil, eski usül doğal yöntemlerin de yaşatılması önemli.
Hemen sokağın öte yanındaki ikinci bağevi ise Vehbi Koç’un eniştesi Ali Gedikoğlu tarafından 1900′lerin başlarında yaptırılmış ve bina Koç’un kızlarından Semahat Arsel tarafından Vehbi Koç Vakfı’na bağışlanmış. Etnografik bir müze anlayışıyla düzenlenen binada, İstanbul’daki Sadberk Hanım Müzesi uzmanları, üst katı Osmanlı döneminden Cumhuriyet’e geçiş döneminin bağ evi yaşamını yansıtan bir anlayışla tasarlamışlar. Odalara “ farklı stillerdeki mobilya ve aksesuarların yerleştirilmesinde” geleneksel ve çağdaş yaşam tarzının birarada olabileceğini gösteren vurgu yapılmış. Eşyaların bir bölümünü Vehbi Koç’un kızları, sakladıkları kendi özel eski eşyaları arasından seçerek yollamışlar.
Bu binada gene küçük sergilerin açılabildiği, bağevinin öyküsünü anlatan belgesel filmin gösterildiği küçük bir salon da bulunuyor. Bahçede bir fırın yer alıyor. Burada, iş toplantıları ve özel davetlerde özel pide çeşitleri pişiriliyor. Önceden görüşülerek , Ankara konulu sunumlar burada düzenlenebiliyor. Bağevi, Salı günleri dışında, randevu alınarak hergün 10.00-17.00 saatleri arasında gezilebiliyor. Kıta Avrupasında çeşitli örneklerini gördüğüm müze-evlerden yöntem ve düzenleme açısından eksiği yok. VEKAM’ın bu iki bağevi, arabesk çağrışımlar yaptıran Keçiören’de birer “yüzük taşı” gibi parıldıyor. Siz de benim gibi “geç kalmışlar”dansanız, bir an önce yolunuzu düşürün ve bu müze-evi gezin mutlaka…
UGSO Berlin’de Alman Dinleyicinin Beğenisini Kazandı…
Cuma ~ Ağustos 08, 2010 by admin Posted in Cumhuriyet Yazıları
Yansımalar 321/ Şefik Kahramankaptan, 27 Ağustos 2010 UGSO Berlin’de Alman Gençlik Orkestraları Derneği tarafından her yaz oluşturulan Ulusal Gençlik Senfoni Orkestrası’nın Berlin Konzerthaus’da “Young Euro Classic” festivali çerçevesinde şef Cem Mansur (d. 1957) yönetiminde verdiği konseri, oradaki provası dâhil izledim. Magazin basını ağzıyla öyle “fethetti, salladı” gibi tanımlamalar kullanacak ya da elde edilen sonucu tek kişinin adına bağlayacak değilim. Ama kültürlü Alman dinleyicinin de beğendiği, izlencedeki yapıtlarının çoğunun iyi çalındığı, uzun alkışa değer bir konser yaptı UGSO… CETİZ’İN YÜRÜYÜŞÇÜSÜ İYİ BAŞKEMANCI KÜDEN
Dinleyicinin Beğenisini Kazandı…
Konserden önce, üst balkondan, Alman besteci Manfred Trojahn (d.1949) tarafından festival için bestelenmiş “Akşam caddeleri” başlıklı bir bakır üflemeli çalgılar parçasının seslendirilmesi sözkonusuydu. İki korno, iki trompet ve bir trombondan oluşan beşli bu parçayı o denli sallantılı, uyumsuz, entonasyona dikkat etmeden seslendirdi ki, Alman dinleyiciden gülüşmeler, homurtular yükseldi. Demek ki, bu parçanın seslendirilmesi bir “formalite” olarak görülmüş, yeterince çalışılmamıştı. Neyseki konser izlencesi başlayınca, dinleyicinin ilk andaki “eyvah” tepkisi, memnuniyete dönüşmeye başladı. M. De Falla’nın, “Üç Köşeli Şapka” süitinden üç dans, parlak biçimde icra edildi.
Ardından, hâlen Columbia Üniversitesi’nde doktora çalışmalarını sürdüren, önceki yapıtlarıyla yeni kuşağın iyi bestecisi olma yolunda gittiğini kanıtlayan Mahir Cetiz’in (d. 1977), dünya prömiyeri iki yıl önce Zürih’te David Zinman yönetiminde Tonhalle Orkestrası tarafından yapılan, daha sonra Londra’da BBC Orkestrası tarafından seslendirilen “Nightwalker/Gece Yürüyüşcüsü” adlı yapıtı Berlin’de ilk kez seslendirildi. Bu aynı zamanda festivalin her yıl düzenlediği yarışmada da değerlendirilecek parçaydı. Cetiz’in değişik müzik ögelerini birbiriyle içiçe kullandığı, anlatısındaki bölümleri kesintisiz olarak bağladığı bir tarzı var. Bu 12 dakikalık parçada da, grupları, orkestrayı “adı gibi” kullanan Mahir, yapıtı Oscar ödüllü Japon animasyon-manga ustası Hayao Miyazaki (d.1941) ile psikolog-düşünür-yazar Dr. Gündüz Vassaf’a (d.1946) bir “saygı” gösterisi olarak adamış. Yapıt, kayıttan dinlediğim Tonhalle icrasına göre biraz daha yüksek(forte) seslendirildi, daha ilk ölçüden itibaren yapıtın ruhunda yer alan hafif (piano) bölümler tam olarak yansıtılamadı. Ama yapıt, bütünlüğü ve kendi akışı içinde seslendirildi, bir öğrenci orkestrasından da zâten daha fazlası beklenemezdi.
Sırada Fransız izlenimci besteci C.Debussy’nin “ Bir perinin öğle sonrası” başlıklı parçası vardı. Bu yapıtta şef Mansur değişik bir yorumu yeğlemiş olmalıydı, çünkü özellikle flüt dışındaki tahta üflemelilerin hayli pes kaldığını, yapıtın iç dengesinin yer yer bozulduğunu hissettik. Ama ardından Ulvi Cemal Erkin’in, orkestralarımız için adeta ikinci bir ulusal marş haline gelen “Köçekçe”siyle konserin ilk yarısı parlak biçimde kapanmış oldu. Dünyanın değişik köşelerinde olduğu gibi yapıt, gene büyük ilgiyle karşılandı.
İkinci yarı ise Rimski-Korsakov’un “Şehrazad” başlıklı ünlü senfonik şiirine ayrılmıştı. Elde edilen sonuç mükemmele yakındı. Şef Mansur’un ve yüklü keman soloları seslendiren Başkemancı Hande Küden’in (d. 1992) özellikle bu yapıt için hayli hazırlandığı anlaşılıyordu. Çukurova Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’nda, ülkemizdeki iyi keman hocaları arasında yer alan Kazan Tatarı Dania Kainov’un öğrencisi olan Hande Küden, Şehrazad sololarında olgun bir solisti aratmayacak teknik yeterlilik ve düzgün tonlarla, Alman dinleyiciden uzun alkışlar aldı. Mansur, bunca alkışa yanıt olarak seslendirilecek “bis” parçasını da Alman besteci Wagner’den seçerek hazırlamıştı. Tipik bir Wagner müziği olan Lohengrin Operası’nın parlak üçüncü perde prelüdü, yapısına yakışır biçimde, Şehrazad’a gösterilen tezahüratın da verdiği itici güçle seslendirildi. Dinleyicinin bir bölümü ayakta alkışladı gençleri…
Konserin dinleyicileri arasında pek az Türk vardı. Yetkin piyanistimiz Emre Elivar, Almanya’da lisansüstü çalışmalara başlamak üzere dil öğrenmeye gelen genç harpçi Beste Toparlak, Hür Berlin Üniversitesi’nde de ders veren ODTÜ’den Prof. Hüseyin Bağcı rastladıklarım arasındaydı. Berlin Büyükelçiliği elçi-müsteşarı İskender Okyay da, yardımcılarıyla birlikte gayet “mutlu” bir biçimde ayrıldı salondan. Değerli müzikbilimci Dr. Erdoğan Okyay’ın oğlu olan, iyi derecede piyano çaldığını bildiğimiz İskender Okyay, konser günü prova öncesi orkestrayı büyükelçilik rezidansında ağırlayarak, gençlere bir “döner-ayran partisi” verdi.

KURUMSALLAŞMANIN ÖNEMİ
Ulusal ve uluslararası gençlik orkestralarının esas kaynağı konservatuvarlar, müzik akademileri ve okullarıdır. Değişik okullardan seçilerek gelen öğrenciler, okullarındaki orkestra dersinin hayli ötesinde bir deneyimi elde ederler. Bu deneyim sadece kendi alanlarında değil, toplumsal ilişkiler, yabancı dilin kullanımı, değişik ülke ve kültürlerin tanınmasında da katılımcıya esaslı tortular bırakabilir. Bizim müzik öğrencileri de bazen kendi okullarının , bazen değişik müzik kurumlarının organizasyonuyla kurulan bu tür orkestralara katılıyorlar. Bu yılki kadroda Mersin, Adana Çukurova, Hacettepe, Bursa Uludağ, Eskişehir Anadolu, İzmir 9 Eylül, Edirne Trakya, İstanbul, İstanbul Mimar Sinan Üniversiteleri Devlet Konservtuvarlarıyla, Bilkent Üniversitesi MSSF ve Yaşar Üniversitesi Konservatuvarı’ndan 17-21 yaş arası öğrenciler yeralıyordu orkestrada…
UGSO’nun ilk nüvesinin nasıl oluştuğunu gâyet iyi anımsıyorum. Bir müziksever ve toplum gönüllüsü olan Yelda Nehan Özmutlu Bursa’da küçük yerel destekçilerin finansmanıyla ilk “çocuk orkestrası”nı oluştururken, beklemediği engelleri kimi konservatuvar müdürlerinden görmüştü! Ama o deneyim başarılı olmuş, daha büyük ve sürekli sponsor arayışı içindeyken, herhalde “marka değeri” açısından kendi adını kullanmak isteyen Doğuş grubu, bu fikrin üzerine Doğuş Çocuk Senfoni Orkestrasını inşa etmişti.
Özmutlu’nun bu kez “kurumsallaşma” yolunda adımlar atarak “Gençlik Orkestraları Derneği”ni kurduğunu, derneği Avrupa Gençlik Orkestraları Dernekleri Federasyonu’na kabul ettirerek UGSO’nun müzikal yönetimi için Cem Mansur’u davet ettiğini, ilk kampın Uludağ Üniversitesi evsahipliğinde yapıldığını anımsıyorum. Kamp deyip geçmeyin, burada çalgı grupları, şeften önce kendi dallarında grup şefliği yapan usta müzisyenlerle çalışıyorlar. Bu yıl, keman-viyola gruplarını Ankara Opera Orkestrası başkemancısı Tayfun Bozok, viyolonsel ve kontrbas gruplarını İstanbul Opera Orkestrası viyolonsel grup şefi Şafak Erişkin, üflemeli sazlar gruplarını da Ankara Opera Orkestrası solo klarnetçisi Gültekin Ulutaş çalıştırdı. Bu yılki İstanbul ve Berlin konserleriyle ilgili projeye önemli katkıyı 2010 Avrupa Ajansı ile Sabancı Vakfı sağlamıştı. Sabancı Üniversitesi Gösteri Merkezi sorumlusu Nalan Aydın da, gidiş-dönüş dahil iki gün üç geceye sığdırılan bu turneyi gözlemci olarak izledi.
Bizde, basının da kolaycılık içinde, girişimleri tek kişiye bağlama alışkanlığı vardır. Kurumlar, kuruluşlar gözardı edilerek “falancanın vakfı, filancanın orkestrası” gibi tanımlamalara gitmek yaygınlaşıyor. Oysa bu tür çalışmalar, günahıyla-sevabıyla tam bir takım çalışması işidir. Bu nedenle Berlin’de sağlanan sonuç için, öğrencilerden dernek başkanı ve yöneticilerine, destekçilerden şefe, tüm emeği geçenleri kutluyorum.
Coburg’da Bir Türk Şancı: Neşe Demirdeş Pars
Cuma ~ Ağustos 08, 2010 by admin Posted in Cumhuriyet Yazıları
Yansımalar 319/ Şefik Kahramankaptan, 13 Ağustos 2010 Coburg’da Bir Türk Şancı: Neşe Demirdeş Pars BEŞ YILLIK MARATON
Coburg
Boşuna “Gözden ırak olan, gönülden de ırak olur” dememişler! Bu söz ne yazık ki, sanatçılarımız için de geçerli. Nice iyi çalgıcımız, şancımız yurtdışında çalışıyor, başarılı oluyor ama “olağanüstü” sayılabilecek bir gelişme olmazsa, kimsenin hiçbirini anımsadığı, merak ettiği pek yok! Herkes kendi âleminde yaşamını sürdürüyor. Gerek Cumhuriyet de, gerekse Andante dergisindeki yazılarımda zaman zaman “gözden ırak olanları” gönüllere düşürmeye çalışıyorum. Bu kez de, ailevî nedenlerle yurtdışına çıkınca, yolumu biraz değiştirerek Almanya’nın küçük fakat tarihsel önemi büyük kentlerinden Coburg’a uğradım. Değerli besteci, 50′li yılların “hârika çocuk”larından Ateş Pars ve eşi soprano, şan pedagogu Neşe Demirdeş Pars’ı ziyaret ettim.
Neşe Demirdeş Pars (d.1940), Ankara Devlet Konservatuvarı’nı Saadet İkesus Altan’ın öğrencisi olarak tamamladıktan sonra Alman Devlet Bursuyla Almanya’da başta ünlü pedagog-bariton Josef Metternich’le olmak üzere, ileri çalışmalar yapmış, Ankara Devlet Operası’nın solistlerinden biri olarak görev yaparken, bilgi-görgü arttırma programı çerçevesinde Avrupa’ya çıkmış bir soprano… 70′li yılların başlarından kimi opera izleyicisi onu özellikle Madam Butterflay’daki baş kadın rolü Co-Co-San’daki başarısıyla anımsayabilir.
WEISE’NİN BEĞENDİĞİ SOLİST
Bu dönemde konuk solist olarak Üsküp Operası’nda da başroller söyleyen Neşe Pars, önce İsviçre’nin Bern Operası’nda korist ve solist olarak, iki yıl süreyle çalışmış. Şimdi Bilkent Senfoni Orkestrası’nın genel müzik direktörü olan Klaus Weise, burada birlikte çalıştığı ve güvenini kazandığı şeflerden biri…Gene bir Butterflay yapımında başrol verilmesine karşın, prömiyer gecesi için bir Japon soprano getirtilip, kendisinden de sadece o gece için koroda yer alması istenince, o kurumdan ayrılmaya karar vermiş. Kısa süre içinde, bu kez Almanya’da şansını denemek üzere eşinin çalıştığı Coburg kentine gelmiş.
Coburg Bölge Operası’nda yönetsel ve sanatsal iki yöneticinin birkaç aday arasından kendisini beğenmeleri üzerine ilk yıl sözleşmeli olarak çalışmış. Bu arada Bern’den Klaus Weise’nin yöneticileri telefonla arayarak, “Burada kalbini kırdılar, iyi bir soprano, aman kıymetini bilin” sözleri de, zaten dinlemelerde beğenilen Neşe Pars’ın biraz sükse yapmasına yol açmış.

İlk yılın sonunda kadroya alınmasıyla birlikte, beş yıl süren bir maraton başlamış. Mozart, Verdi, Puccini,Weber, R. Strauss, Gounod, gibi önemli opera bestecilerinin çeşitli yapıtlarında başrollerde yer almış. Kolaratur özelliklere de sahip bir lirik soprano olarak, hem sağlam tekniği, hem de başarılı sahnesiyle, rol almadığı yapıtlar için bile bir “sigorta” gibi düşünülmüş. Hiç çalışmadığı rolleri bile temsile birkaç saat kala çalışıp, orkestra çukurundan elinde nota söylediği günler olmuş. Konuk solist olarak başka kent operalarına da davet edilmiş.
Ama Coburg’da tanınmasını sadece operadaki solistlik görevine borçlu değil Neşe Pars… Bir yandan
Prens Albert Müzik Lisesi’nde 25 yıl sürdürdüğü öğretmenlik, öte yandan genç şancılara verdiği özel derslerle, çok sayıda opera sanatçısının yetişmesine önemli katkı sağlamış. Bunlar arasında şu anda çeşitli kent operalarında çalışan tenor ve sopranolar var… Aralarından soprano Aleksandra von der Whet, başta Metropolitan olmak üzere dünyanın çeşitli büyük operalarında başrollere çıkmış.
Şimdi Pars çifti, huzurlu bir emeklilik yaşamı sürdürmeye çalışıyor. Tabii, emeklilik lâfın gelişi… Ateş Pars şu sıralar 5. Senfonisi üzerinde çalışıyor. Neşe Pars ise sezonla birlikte derslere başlamak üzere çoktan randevu isteyen öğrencilerine şimdiden çalışma programları hazırlıyor.
Yazıyı kıza kesmekte yarar var, böylece fotoğraflar rahatça kullanılabilsin… Önümüzdeki dönemde, güncel gelişmelerden fırsat buldukça “gözden ırak olanlar”ı yeniden gönüllere düşürmeye çalışacağız.
Kazanan Fazıl Say Olmalıdır, Türkiye Olmalıdır…
Çarşamba ~ Ağustos 08, 2010 by admin Posted in Cumhuriyet Yazıları
Yansımalar 318/ Şefik Kahramankaptan, 6 Ağustos 2010 Kazanan Fazıl Say Olmalıdır,Türkiye Olmalıdır… Türk basının büyük çoğunluğu 12 Eylül’ün getirdiği yasakçı ortamda çığrından çıktı. Özal da, üzerine tuz biber ekti! Nasıl mı? Yasaklar ortamında gazeteler iyice magazine yöneldi, “günlük dergi”ye dönüştü. Özel yaşamlardan haber çıkarma gayretleri ve ısmarlama haber dönemi başladı. Ardından “konuşturma” modası çıktı. Her sabah “bugün kimi konuşturalım?” diye sorulur, ardından ona cevap yetiştirmek için birileri aranır oldu. Manşetler, sanki hazır ve rafta bekliyormuş gibi Ankara bürolarından isteniveriyordu! Artık “olay” değil, “laf” haberdi! Giderek cinsellik ve “kimin eli kimin cebinde” haberlerine ağırlık verilir oldu. Turgut Özal da, haberin esas kahramanları olması gereken “muhabir”leri saf dışı bırakıp, yayın yönetmenleriyle konuşmaya, onlara bazı düşüncelerini “fısss”layıp, kamuoyu tepkisi ölçmeye başladı. Böylece “genel yayın muhabirleri” dönemi başladı.
Sonunda günümüzdeki acınacak duruma geldik. Üstelik “yazılı-boyalı”sının üstüne, çok sayıda “görsel”i de eklenmişti. TV’ler İstanbul’daki 100 kişinin yaşamını sanki “tüm Türkiye’nin gerçeği”ymiş gibi göstere göstere, tutucu kitlenin bir bölümünü “ahlakçı görünen!” siyasal oluşumların kucağına itti. Artık, sırf “haber çıkartmak” için sokakta para vererek istedikleri hareketleri yaptırtıp çeken sözde
muhabir – kameramanlar bile türemişti! Tüm bunlara bilgisunardaki “portal”ler de eklendi. Herkes birbirinden “alıntı” yaparak günü kurtarıyordu.
ÂDETA BİR LİNÇ KAMPANYASI
Bu girizgâhı, geçen ay bu topraklardan yetişen önemli müzik insanı, besteci-piyanist Fazıl Say’a (d.14 Ocak 1970, Ankara) değişik düzey ve tarzlarda uygulanmak istenen “linç kampanyası”na değinmek için, 28 Temmuz günü yazıyorum, sizler 6 Ağustos’ta okuyacaksınız. Belki biraz geç, gündem çoktan değişmiş olabilir, ama olsun.
Fazıl, “ben bestemi yapar, piyanomu çalarım” anlayışında olmayan, elverişli altyapısı nedeniyle ülkesindeki gelişmelere duyarlı, yapılan haksızlıklara karşı çıkan, sesini çıkartan, duruşunu sergileyen, düşünen ve eli kalem tutan, uygar cesaret (cesaret-i medeniye) sahibi bir sanatçı. Hep “verici” olmuştur. Müzik camiasının sadece bir kısmını bildiği, nice yetenekli genç için olanaklarını seferber etmiş, onların daha iyi öğrenim görmesi için çabalamıştır. Dönem arkadaşları ve biraz küçükleri dahil, kimseyi kendine rakip olarak görmemiş, hepsinle iyi ilişkisini, dayanışmasını sürdürmüş, onları yeri geldiğinde içtenlikle övmeyi ihmal etmemiştir. Açıksözlü, alçakgönüllü kişiliği, mert yapısıyla bugüne kadar pek çok siyasi tartışmanın başlatıcısı olmuş, yurtsever siyasal çizgisi nedeniyle “medya düşmanları” edinmiş, gene de sözünü sakınmamıştır.
Son olarak “arabesk” değerlendirmesini Facebook paylaşım sitesinde yazınca, “magazinciler” ellerini ovuşturarak üstüne atladı! Ne dedi Fazıl: “Arabesk müzik, arabesk yaşam tarzının betimlemesidir. Aydınlığın, çağdaşlığın ve öncülüğün, sanatçılığın sırtına külfettir. Emek karşıtıdır, duyarsızlıktır ve yaratamamaktır! Etik dışı “yalan dolanla” doludur. Ortadoğu işi, 3. sınıf, acındırmaca, tembellik, yeteneksizlik, rant, çamur, muallaklıklar üzerinden yaşar. Arabesk müziği yapan yapsın! Bu sayfaya tek gık diyeni yukarıdaki sebeplerden hemen atacağım! Türk halkının arabesk yavşaklığından utanıyorum.”
Özünün altına imzamı atıyorum ama değerli pskiyatrist Prof. Dr. Engin Gençtan’ın bir sözü, mealen, usuma geliveriyor.. “Neyi söylediğiniz değil, nasıl söylediğiniz önemlidir”. Buradaki “değil” sözcüğünü “kadar”la değiştirmenin mesajı daha da güçlendirdiğini düşünüyorum. Fazıl’ın “yavşaklık” nitelendirmesi hâyli tepki aldı. Nedir yavşak, açın bakın sözlükleri, “bit yavrusuna verilen ad”dır. Hâttâ Anadolu’da tekerlemesi bile vardır, “Yavşak büyür bit olur, enik büyür it olur” diye!
Anında ortalık birbirine girdi. Düzeyli bir paylaşım ortamı olması için çalışılan Klasik Batı Müziği listesinde bir müziksever fen bilimcisi istihza ile “yorumsuz” diyerek bu görüşü duyurdu ve hemen magazinciler Hülya Avşar’ından bar arabeskçilerine kadar uzanan bir yelpazede insanları arayıp, onları Fazıl Say’a hakaret ettirdiler. Olay bilinçli veya bilinçsizce tam bir linç kampanyasına dönüştü.
KİM KAZANDI?
Fazıl’ın bu manzara karşısında kaleme aldığı “Siz Kazandınız” başlıklı yazı, bilgisunarda yayılmaya başladı. Bu yazıda bakın özetle isyânını nasıl dile getirdi Fazıl:
“ Siz kazandınız, lütfen siz kazanın, lütfen benimle uğraşmayın ve ebediyen siz kazanın… Tamam ben giderim uzak (gözden uzak) bir yere (uzaya gidemem kızımdan da ayrılamam ama siz beni görmezsiniz merak etmeyin),
tamam giderim.. Ben son 6 yıl içinde, 2 büyük oratoryo, 2 büyük senfonik eser, 1 keman konçertosu, 2 piyano konçertosu, 5 solo piyano eseri, 1 bale müziği,
2 Bach uyarlaması, 4 film müziği, 1 tiyatro müziği bestelemiş olsam da HİÇ MÜHİM DEĞİL SİZİN İÇİN…
Bu son 6 yılda dünya üzeri 42 memlekette 326 şehirde konserler verdim, yaklaşık 700 konser,
toplumumuza 10 CD, 2 DVD, 12 NOTA sundum, HİÇ MÜHİM DEĞİL SİZİN İÇİN… Anlıyorum
yaptıklarım mühim değil. Hiç bir zaman “her görüşüme katılmalısınız” demedim, tartışmaya hep açıktım,
hiç bir zaman hemfikir olmadığım insanlara saygısızlık yapmayı düşünmedim. Ama siz yaptınız,
adil değildiniz, bir fikirde ayrı düşünüyorduk, siz kökünü kazımaya kalktınız her seferinde… Ama hiç bir zaman kendi içsesimden vazgeçmedim,
doğru bulduğum doğruydu, yanlış bulduğum yanlıştı. Yanlışı ben yaptıysam da hatamı anladığım gün düzelttim
… Anladık değersiziz…Sizin değer anlayışınızı anlamadım ama ben değersizim o anlayışa göre, onu anladım
… İmkanı yoktur bazı kusurlarımı affetmenizin…Affedicilik de değil
” kabul ” etmenizin, “lütfetmenizin” imkanı yoktur:
-Falanca arabeskçiyi kültür olarak görmüyorumdur, asla affetmezsiniz..
-Aziz Nesin haklıdır derim, bütün hayatıma sataşırsınız…-”Din sömürüsü aldı başını gitti” deriz, ölüm fermanı vermediğiniz kalır…
-Konuşmayız, “Konuşmaz o korkak” dersiniz..-Konuşuruz, “Konuşmak senin ne haddine işine bak sen” dersiniz
…-Beethoven deriz, “Git Beethoven’ın ülkesinde yaşa” dersiniz. Hiç bir yolu yoktur… Sizler Facebook’da 130 grup kurdunuz (Fazıl Say gitsin vs)
Ekşi Sözlük’te yazılar yazdınız, Google’ı doldurdunuz, Yahoo’da gruplaştınız, gazete haberlerinin altına yorumlar yazdınız.
Almanya’da yılın müzisyeni seçildiğimin haberinin altına bile döşendiniz
hakaretlerinizle.. Her yerde sizler varsınız. Ve sizler ne yaptınız hayatta bilmiyorum, sormuyorum,
düşünmüyorum, nefret etmiyorum, saygısızlık yapmıyorum, ama siz bana yaptınız… Siz yarattınız bana en ağır haksızlıkları yapan bir kültür bakanını…Siz cesaretlendirdiniz marjinal köşe yazarlarını,
siz pislik attınız çamur attınız,hepsini siz yaptınız. İçinizde mesleki kıskananlar da oldu, aranızda piyano çalanlar da oldu
çalmayanlar da… Faşoları, dincileri, marjinalleri, 2.cumhuriyetçileri, avanak liberalleri…
Ben hiç birinize tek bir kelime kötü bir şey söylememişken, hepsini siz yaptınız…Artık kazanın
ve bitsin…Siz kazandınız… Kazandınız ve bitsin..Yeter .. Benim gerçek dostlarım bu yazıyı niye yazdığımı, kimlere yazdığımı anlamıştır.”
MÜZİĞİNİN ESİN KAYNAĞI
“ARAP” DEĞİL, TÜRKTÜR…
Haksız mı yâni bu isyanda? Yerden göğe haklı. Bir anımsatma yapmak isterim. Fazıl’ın bestelerinden çoğunda Türk halk müziği (folklör) ve geleneksel Türk müziği (makamsallık) kaynaklı yaklaşımlar bulunmaktadır. Yani çağdaş bir yaklaşımla “özümüzün” müziğini yapmaktadır.
Benim tanıdığım Fazıl öyle kolay havlu atmaz. Sanırım bir süreyi “kepenkleri kapalı” geçirmek istiyor Fazıl. Ama o “içsesi” susmaz, en azından bundan sonraki yapıtlarına yansıyacaktır, duyguları, düşünceleri… Fazıl’ın bu satırlarındaki serzenişleri, Nâzım’ın “Akrep gibisin kardeşim” diye başlayan dizelerini anımsattı bana…
Fazıl’ın duygularını yansıttığı bu ileti rastlantısal olarak elime geçtiğinde, gazetelerde Borusan’ın Salzburg zaferi bir futbol maçının anlatıldığı heyecan düzeyiyle anlatılıyor, Fazıl’ın elde ettiği başarı övülüyor, “milli hisler” yükseltiliyordu. Ama Fazıl’ın orada dünya prömiyeri yapılan son yapıtı hakkında, adı dışında tek satır bilgi yoktu! Birkaç günlük bekleyiş ve arayıştan sonra, Facebook’ta hukukçu bir müziksever hanımefendi olduğunu öğrendiğim Vedia Ergün Sirmen’in izlenimleri, ardından meslekdaşlarım Kemal Küçük ve Evin İlyasoğlu’nun yazılarından “Nirvana Burning”in nasıl bir yapıt olduğu hakkında bilgi sahibi olabildim. Kısmetse Kasım ayında Antalya Piyano Festivali’nde Türkiye prömiyerinde gider dinleriz. Kazanan Fazıl’dır, Türkiye’dir, öyle olmalıdır, günün birinde öyle olacağını da umut ediyorum.
Cinsiyet Tanımlamasında Kadınlara Düşen Görev: ‘Bayan’ Sözcüğüne HAYIR Kampanyası
Çarşamba ~ Ağustos 08, 2010 by admin Posted in Cumhuriyet Yazıları
Cinsiyet Tanımlamasında Kadınlara Düşen Görev: Avusturyalı akordeoncu Marko Kasll, bizde konuktu. Hollanda’da yaşayan değerli viyolacımız Esra Pehlivanlı’yla birlikte genç bestecilerimizin özel olarak hazırladıkları besteleri kaydediyorduk. Bir akşam sohbeti sırasında Marko, “ Etraftaki konuşmalarda, televizyonlarda benim akordeondan ne çok söz ediliyor, niye acaba?” diye sordu. İlk anda şaşırdım, ardından gülmeye başladım. İçime dert olan konulardan birine, bilmeden parmak basmıştı Marko! Çünkü akordeonunun cinsi “bayan”dı. Özellikle Rusya’da çok yaygın olan ve körüğün iki yanında da sadece butonlar bulunan, yâni tuşsuz, piyano tipi olmayan akordeonlara “bayan” deniliyordu!
‘Bayan’ Sözcüğüne HAYIR Kampanyası
“Bizde bazı sözcükler yanlış kullanılıyor, anlam değiştiriyor” deyip geçiştirdim. Oturup “galat-ı meşhur” kavramını anlatacak hâlim yoktu!
“Galat-ı meşhur”u “sözcük veya deyimlerin yanlış biçimde kullanılmasının yaygınlaşması ve doğrusunun yerini alması durumu” olarak tanımlayabiliriz. Yıllar öncesinde, Türkiye’nin tüm sanayi ürünlerini ithal ettiği dönemde, ülkemize gelen mallar, “marka”larıyla adlandırıldı! Örneğin yıllar yılı insanlar soğutucuya “frijder” dedi! Kağıt mendil “klineks”di, yerlisi yapıldığında da, ilk marka olan “selpak” yaygınlaştı.
DOĞRU GİRDİ, YANLIŞ YAYGINLAŞTI
Osmanlıcanın ayıklanıp, Türkçenin yalınlaşmasına çalışıldığı yıllarda, Batı dillerinde zarf üzerine veya tanıştırmalar sırasında kullanılan betim sözcüklerine Türkçe karşılık bulundu. “ Miss-Mrs./ Madmazel-Madam/Mösyö”, “Fraulein-Frau-Herr” yerine bizde de erkekler için “Bay”, kadınlar için de “Bayan” sözcükleri kullanılmaya başlandı. Toplumda, “Sayın Bay, Sayın Bayan” türü duyurular, zarfüstü yazıları yaygınlaştı. Buna hiç itirazımız yok, bir gereksinim karşılanmış oldu. Ama son yıllarda giderek, doğru cinsiyet betimlemeleri olan “erkek ve kadın”dan bir kopma yaşanmaya başlandı. “Kadın” yerine “bayan” sözcüğü yaygınlaştı. Bu gidişi öncelikle en işlevsel biçimde gazete, radyo ve televizyonlar engelleyebilirlerdi. Ama onların da çoğunluğu, ne yazık ki, bu konuda “duyarlılık” göstermek yerine yanlışın peşine takıldılar ve yaygınlaşmasını engellemek yerine katkıda bulundular! Bulunmaya da devam ediyorlar!
Yanlış kullanım, federasyonların uygulamalarına, tuvalet kapılarına, giyim sözlüklerine,
hızla yaygınlaştı, âdeta bir salgın gibi hızla dilimizi kasıp kavurdu! “Bayan sporcu, bayan sanatçı” gibi tanımlamalar, TV haber bültenlerinde, gazete sayfalarında “vukut-ı âdiye”den! Takımlar erkeklerden kuruluysa sorun yok, “erkek voleybol takımı” diye doğru bir kullanımda bulunuyorlar. Ama iş kadınlara gelince takım, “bayan takımı” oluyor!
Düşünüyorum, acaba “bayan” nitelendirmesini daha mı “kibar” buluyorlar? Yoksa bu galat kullanıma âlet olup yaygınlaşmasına yol açanlara “kadın” nitelendirmesi çok mu “kaba” geliyor?
Aslında başka seçenekler de var! Örneğin Ankara Büyükşehir Belediyesi, sadece kadınların kabul edildiği lokallerine “Hanımlar Lokali” adını verdi! “Bayan”la karşılaştırınca bu bile kabulümüz!
Öteki dillerde bu betimlemelerde kız-kadın ayrımı vardı. Evlenmemiş kadınlara Fransızlar “madmazel”, Anglosakson kökenliler “Miss”, Almanlar “Fraulein” diyorlar. Eskiden Almanlar, kadın servis elemanlarına da ‘Fraulein” diye hitap ederlerdi ama zamanla bundan vazgeçildi. Çünkü bir kadının evlenmiş veya evlenmemiş olması onun kişisel tercihi ve kimsenin bununla ilgili bir ayrımı hitap sözcüğüne yansıtmaya hakkı yok! Bizdeki “kız-kadın” ayrımı ise hem yaş, hem de “bekâret” kavramıyla ilgili yapılır genellikle… Eskiden sporda da, “kız takımı” denilirdi, sporcu kadınların gençliği gözönüne alınarak.
BASIN VE DİLCİLER DUYARLI DAVRANMALI
Bu “galat-ı meşhur” salgınına öncelikle kadınların ve kadın kuruluşlarının karşı çıkması gerekiyor. Ama uygulamada pek sesleri-sedaları çıkmıyor! En hazmedemediğim de, yüksek okul mezunu, hâttâ akademik unvanı bile bulunan kimi kadınların ekranlarda, “Ben bir bayan olarak!..” diye söze başlaması. Kadın köşe yazarları arasında bu konuyu “biçim sorunu” olarak algılayıp hafife alanlar da var. Kesiklerin arasında çıkardığım şu satırlara bakın: “Her türlü ayrımcılığı, pis şakayı yapan bir adam bize ‘kadın’ dese ne olur ‘bayan’ dese ne olur Allah aşkına?..Türkiye’de her durumu çözdük bitirdik “kelimeler” hassasiyetine mi kaldık?”
“Şeytan ayrıntılarda gizlidir” diye bir deyim vardır. Hiçbir bozulmanın, yozlaşmanın, geriliğin “esası” ile uğraşırken, bu tür “ayrıntı”lar asla atlanmamalıdır. Biçimsel diye küçümsenen
bozulmaların, esasa da etki ettiği unutulmamalıdır.
Özerk bir kurumken, 12 Eylül 1980′le birlikte “devletleştirilen”, son günlerde kimi yeni sözcük üretimleriyle gündeme gelen Türk Dil Kurumu’ndan bu ve benzeri konularda hiç ses çıktığına tanık olmadım!
Böyle bir yazıyı nicedir yazmak istiyordum ama güncel gelişmeler, etkinlikler hep ön aldı. Şu yaz gününde Başbakan çıkıp kadınların yüzüne karşı “kadın-erkek eşitliğine inanmıyorum” diye “mâlumu ilan edince” konu usuma geliverdi.
Kadın, sadece yasalar önünde, günlük yaşamda, aile yaşamında değil, dilimizde, sözcüklerde de erkekle eşit olmalı diye düşündüm. Buna da öncelikle bizzat kadınlar, ardından dilciler sahip çıkmalı, yazılı-görsel basın da duyarlılık göstermeli. Aklı başında herkes “bayan” sözcüğünün yanlış kullanımına “HAYIR” demeli…
AKM “Hayâli” ve Hoş Bir Soru: “Yaptırılmayan Ankara Operaevi Kopenhag’da Nasıl Kullanılıyor?”
Cumartesi ~ Temmuz 07, 2010 by admin Posted in Cumhuriyet Yazıları
Yansımalar 316/ Şefik Kahramankaptan, 23 Temmuz 2010 AKM “Hayâli” ve Hoş Bir Soru: Sakın, “Senin bu opera binası yazıların da ‘temcit pilavı’na döndü” demeyin! Yeni bilgi edindikçe, ilginç gelişme veya “gelişmeme”leri gözledikçe, bazı değiniler dikkatimizi çektikçe bu konuda yazmaya devam edeceğimiz kuşkusuz! “İKİ DUDAK” ARASINDA KENDİSİ YOK, MAKETİ KOPENHAG’DA KULLANIMDA!
“Yaptırılmayan Ankara Operaevi
Kopenhag’da Nasıl Kullanılıyor?”
Ankara’dan önce, İstanbul AKM’nin “buzluk”ta bekletilmesine değinmek istiyorum. 1. İstanbul Opera ve Bale Festivali’nin açılış konuşmasında Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürü Rengim Gökmen, AKM’yle ilgili gayet dikkatlice seçilmiş sözcüklerden oluşan iki cümle kullandı. Zaten konuşmada böyle bir değini için müzikseverler çevresinde bir beklenti oluşmuş, bilgisunardaki gruplarda bu beklenti dile getirilmişti. Gökmen bu konuya değinmese mutlaka tepki alacak, eleştirilecekti. Dinleyicinin özellikle alkışladığı bu bölümde, AKM’nin bir an önce açılmasıyla ilgili Gökmen’in kullandığı kilit sözcük “hayâl”di.
“ Biz sanatçılar olarak, İstanbul’un yeniden ve gerçek anlamda bir Opera Bale sahnesine kavuşmasını tüm yüreğimizle hayâl ederken…” diyen Gökmen bu sözcüğü kullanarak çok “gerçekçi” bir saptamada bulundu.
Ülkemizin mimarlık alanındaki önemli yayın organı “Yapı” dergisinin Temmuz sayısında “Büyüteç” bölümünde yer alan “2010 Avrupa Kültür Başkenti’nde mahzun bir Kültür Merkezi” başlıklı incelemenin bir bölümünde, herkesin bildiği hükümetin yıkım isteğine tepkiler ve hukuk sürecine değinildikten sonra şöyle deniliyor: “Sıra boşaltılmış Merkez’in, yapılacak bazı iyileştirmelerle yeniden devreye sokulmasına gelmişti. Ne var ki Başbakan’ın, yenileme işini emirle durdurduğu öğrenildi. Nedeni hâlâ bilinmiyor…. AKM, boynu bükük, kaderini bekliyor. Akla şöyle bir soru takılıyor: Acaba hedefte hâlâ yıkım mı var? Bunun için de ‘Kültür Başkenti’ döneminin bitmesi sessizce bekleniyor olmasın!”
Ankara kulislerinden hayli önceden edindiğim bilgiler, Sayın Başbakan’ın “yıkım ve yeniden yapım” konusunda israrlı olduğu ve 2020 Ajansı’nın bağlı bulunduğu Devlet Bakanı Hayati Yazıcı’ya “ iyileştirme projesi devreye alınmayacak” talimatını verdiği yönünde. Hâttâ, dikkâtli kulaklar, bir konuşmasında bu konuda Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ı kameralar önünde uyardığını anımsayacaktır. Demek ki, binanın özgün proje müellifi mimar Hayati Tabanlıoğlu’nun, iyileştirme için büyük emek harcayan ve masrafa giren oğlu mimar Murat Tabanlıoğlu ve ekibinin hazır durumdaki iyileştirme projesi “raf”ta bekletilecektir! Bu durum, politikacıların son dönemde pek sevdikleri tabirle “açık ve net”tir! Bu tablo karşısında DOBGM Rengim Gökmen’in de AKM’nin biran önce iyileştirilip yeniden opera, bale ve senfonik konserler için kullanıma açılmasını “sanatçıların hayâli” diye nitelendirmesi son derece “gerçekçi”dir. “Sağlıklı çözüm ne ola ki?” diye meraklananlara yanıt açıktır! Konu “iki dudağının arasında” bulunan Sayın Başbakan, eğer fikir değiştirmediyse, çıkıp “açık ve net” biçimde, kendisi o makamda bulundukça AKM’nin iyileştirilip açılmayacağını söylemeli, böylece sanatçılar da hayal kurmaktan vazgeçmeli, herkes hesabını kitabını, 2010-11 ve 2011-12 sezonlarında mevcut Kadıköy Belediyesi Süreyya Operası başta olmak üzere bölük-pörçük çeşitli küçük sahnelerde sürdüreceklerine göre yapmalıdır! AKM’nin kaderi biraz da 12 Eylüldeki referandumun sonucu ve yaratacağı gelişmelere bağlıdır.

Gelelim Ankara’ya… Hani “Güleriz ağlanacak hâlimize” diye bir deyimimiz vardır ya… Tam o hesap! Çünkü, ihaleye hazır projeleri tam dokuz yıldır Bayındırlık ve İskan Bakanlığı’nda “yukarının ilgisizliğiyle” bekletilen yeni Ankara Operaevi binası ortada yok ama Danimarka’da üniversiteye şıkır şıkır para kazandırıyor, akustik uzmanlarının yetişmesine evsahipliği yapıyor! Kendisi değil, maketi!
Öykü ilginçtir. Çok yazdık ama yinelemekte yarar var. Ulusal yarışma yoluyla elde edilen ve yarışma birincisi mimar Özgür Ecevit tarafından hazırlanan, Hipodrom alanında yapılacak olan Ankara Operaevi’nin uygulama projeleri 2001 yılında bir kamyonetle götürülerek Bayındırlık ve İskan Bakanlığı’na teslim edildi. Maliyet 80 milyon dolar civarındaydı. Şaka yollu, “Kredi kartıyla takside bağlasanız, borcu şimdiye bitmişti!” denilebilecek bir maliyet bu! Ama başta, “peluş hayvanlar müzesi” gibi “üst düzey!” projelere sahip bulunan Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı’nın çeşitli manevraları ve engelleme çabaları olmak üzere, belki de “opera binası istemeyen zihniyet” nedeniyle, bu proje bir türlü ihâle edilmedi. Bu süre içinde Kopenhag ve Oslo’da yeni opera binaları projelendirildi, ihâle edildi, yapıldı ve çoktan hizmete açıldı! Hâttâ İngiltere Kraliçesi’nin hazır bulunduğu Oslo’nun açılış törenine “bizimkiler” de davet edildi ama gitmediler.
Evet, ortada yeni operaevi yok ama olmayan bina Kopenhag’da on yıldır kullanılıyor! Çünkü uygulama maketi olarak orada inşa edildi! Bizim yaptırılmayan operaevinin akustik danışmanlığını, Sydney ve Newyork Metropolitan operalarının da danışmanlığını yapmış olan Jordan Akustik Firması üstlenmişti. 1300 seyirci kapasiteli salonun akustik açıdan incelenmesi ve ölçülmesi amacı ile 1/20 ölçeğinde, 200×200x180 cm. ölçülerinde maketinin yaptırılması sözleşme gereği Jordan Akustik Firması’nın yükümlülüğündeydi. Firma maketin ve ölçümlerinin yapılması için Kopenhag’daki Danimarka Teknik Üniversitesi Akustik Kürsüsü ile anlaşmış, Prof. Dr. Jens Holger Rindel yönetimindeki ekip maketi inşa ederek ölçümleri yapmış, akustik raporu hazırlamıştı. Çıkan sonuç, Ankara’nın fevkalade akustiğe sahip bir operaya kavuşacağını muştuluyordu! Üniversite tüm yükümlüklerini yerine getirdiğini ve maketi teslim etmeye hazır olduğunu bildirdi, ancak maketin sahibi olan Bayındırlık ve İskan Bakanlığı, “ödenek olmadığı” gerekçesiyle maketi Ankara’ya getirtmedi.
Ne yapsın üniversite? Maketi çöpe atmayıp uygulama laboratuvarı haline getirdi! On yıldır öğrenciler maket üzerinde çeşitli akustik değerleri ölçmeyi öğreniyor, ölçümlerini bilgisayarda yaptıkları simülasyonlarla karşılaştırıp çalışmalarında kullanıyorlar. Ankara Operası üzerinden sınav veriyorlar! Akustik simulasyon programlarıyla ünlü Odeon firmasının 08 sayılı kullanım kılavuzunun kapağında da
yeni Ankara Operaevi salonunun akustik simulasyon resmi bulunuyor!
Bu maket üzerinde yetişen öğrencilerden biri politikaya atılıp Danimarka Başbakanı olsa, Türkiye ziyaretinde bizim başbakana, “Öğrenciliğimde üzerinde proje yapıp sınav verdiğim şu Ankara Operaevi’ni bana bir göstersenize!” dese! Olmaz demeyin, Hırvatistan’da bir besteci Cumhurbaşkanı seçildi, Danimarka’da da akustikçi başbakan niye olmasın!
“Fatih Sultan” Kitapçıklarını “Hırsız Saksağan” mı Aşırdı?
Cuma ~ Temmuz 07, 2010 by admin Posted in Cumhuriyet Yazıları
Yansımalar 315/ Şefik Kahramankaptan, 16 Temmuz 2010 “Fatih Sultan” Kitapçıklarını BAŞARILI BİR MEHTER MONTAJI
“Hırsız Saksağan” mı Aşırdı?
Söz verdiğim üzere, bu hafta sırada 1. İstanbul Uluslararası Opera Festivali’nin açılış temsili var. Ama önce haylidir tartışılan “Opera şehre iniyor” kavramına değinmek istiyorum. Pek çok kişi, “Ne yâni, ilk defa mı opera izleyeceğiz, zaten kentte değil miyiz?” biçiminde tepki gösterdi. Oysa, kentte oturan her insan “kentli” değildir. Büyük kentlerimizde kırsal geleneklerini taşıyıp, yaşamı köydeymişcesine kentte sürdüren büyük kitleler var. Kimi sosyologlar, büyük kentlerimiz için “büyük köy” tanımlamasını yapıyorlar. O reklamın hedefi de, kentte zaten opera izleyen kısıtlı sayıdaki dinleyici kitlesi değil, operayla tanıştırılmak istenenlerdi herhalde. Bir “farkındalık” yaratılmak istenmiş olmalıydı, sanırım en azından “kavramsal” olarak bir ülke büyüklüğündeki İstanbul’da yaşayanların bir bölümü bu reklamlar sayesinde “opera”nın varlığından haberdar oldu… Bu festivalin başlatılmasının, İstanbul’un “lâfta” değil, gerçek anlamda bir “kültür kenti” olabilmesine çok önemli bir katkı olduğunu da vurgulamak gerek.
Gelelim prömiyer temsiline… Şef Antonello Allemandi atağını yapıp trampet ilk ölçüleri çalmaya başladığında irkildim. Tanrım, bu G. Rossini’nin “Hırsız Saksağan” operası uvertürünün girişi değil miydi? Birkaç saniye sonra emin oldum, hemen arkamda oturan bariton Mesut İktu’ya dönüp “Hırsız Saksağan” diye fısıldadım, başını sallayarak onayladı! Peki, başka bir uvertürün, Rossini’nin “II. Mehmet / Maometto Secondo” operasının girişinde işi neydi? En iyisi bekleyip izlemek, görmekti. Ele aldığı operalara farklı yorumlar getirmesiyle tanınan rejisör Yekta Kara, bakalım başka hangi sürprizler hazırlamıştı?
Hırsız Saksağan uvertürü seslendirilirken, sahnede de eflatunlar içinde temsilî Bizanslılar dolaşıyordu. Sonra esas opera geliştikçe, dük Cesare Della Valle’nin özgün librettosunda Osmanlının Venedik kuşatması ve Nagroponte’nin düşüşü (1476) içinde cereyan eden aşk öyküsünün, İstanbul’un fethine (1453) taşındığını anladık. Eh, öykü fetihte geçer de “Mehter” olmaz mı? Kentin düşüşünden sonra uzaklardan Mehter sesleri gelip, ardından orta kapı açılıp Genelkurmay Askeri Tarih Müzesi’nin “nizamî” Mehter Takımı, önlerinde komutanları “çorbacıbaşı” Bando Yarbay Mustafa Uğur Akten olduğu halde tüm görkemiyle sahneye yürümez mi? İstanbul Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu’nu dolduran izleyici alkışı bastı.
II. Mehmet operası, özgün Napoli versiyonuyla 80′li yıllarda İstanbul’da Gürçil Çeliktaş rejisiyle sahnelenmişti. Ama adı başta olmak üzere, Yekta Kara’nın yaptığı tümüyle farklı bir çalışmaydı, dolayısıyla buna rahatlıkla “dünya prömiyeri” denilebilirdi. Kara, uvertürü bulunmayan operanın başına aynı bestecinin bir başka operasının uvertürünü yerleştirmiş, bunu konuyu taşıdığı Bizans Konstantinopolis’indeki saray-kale atmosferini yansıtmak için kullanmıştı. Araya yerleştirdiği Mehter ise konunun hem görsel, hem müziksel olarak Türk bağlantısını güçlü biçimde vurgulamasını sağlamıştı. Mehter’in kullanıldığı bölme, Rossini’nin kendi müziğinde Türk askeri müziğinden etkilenerek yazdığı bölümün hemen önüne konulduğu için bağlantıda ve geçişte hiç müzikal sorun da yaşanmadı. Herhalde Kara’nın bu değişiklikleri cesaretle yapmasında, tam bir “Rossini uzmanı” olarak tanınan şef Allemandi’nin de olumlu bakışının etkisi olmalıydı. Fatih’i Mehter’in ardından kır bir at üzerinde sahneye alması, görkemi arttırdı, “fetih tablosu”nun görsel etkisini güçlendirdi.
Yekta Kara’nın rejisi için sahne tasarımını hazırlayan Christian Floeren, zaten taş sahne sayesinde
oluşan doğal dekoru, trafik açısından rahatlatmak için alçak bir platformla takviye etmiş, Türk tekstilinin geleneksel desenler taşıyan zengin perdelik-döşemelik koleksiyonundan zevkli bir seçimle yararlanmıştı. harem sahnesi için de tül perde ve Wolfgang Zoubek’in ışık çalışmasıyla gerekli “gizem” yaratılmış oldu. Şanda Zıpçı’nın giysileri ilginçti, renk ve kumaş seçimleri çağımızın yaklaşımlarına gönderme yapıyordu. Ancak tasarımda, o dönemde Osmanlı’nın hiç kullanmadığı, ancak II. Mahmut’tan sonra yönelmeye başladığı “frenk işi” çizgiler ve başlıklardaki tüyler, Mehter ve Yeniçeri ile biraz zıtlık oluşturuyordu. Acaba stilistimiz “diyalektiği” sahneye taşımayı mı düşünmüştü? Ne düşünmüş olursa olsun, “tarihsel gerçeklere bağlı kalmak” diye bir koşul olmadığına göre, giysiler, sahnede özellikle kalabalık tabloların daha da görkemli görünmesine önemli katkıda bulunuyordu.

YAŞATILMASI GEREKLİ BİR YAPIM
Sahneüstüne gelince, Fatih Sultan Mehmet rolü için Macar bas Istvan Kovacs getirtilmişti. Fizik olarak sanki Bellini’nin “Fatih portresi” gibiydi. Ancak, sesi yeterli volümde değildi, biraz pes kaldı, sonuç olarak sahnesi sesinin önünde algılandı. Bizde, bu partileri söyleyebilecek pek çok değerli basso var. Anna’da Perihan Nayır Artan ses olarak “hârika”ydı, gerek “üçleme”lerde, gerek final sahnesindeki aryasında alkışı haketti. Ama yeniden verdiği kiloyu geri aldığını, rejinin gereği diz çöktüğü sahnelerde kalkmakta zorlandığını gördüm. Değerli sopranomuz dünya sahnelerinde aranır bir şancı olabilecek ses-yorum kapasitesine sahip. Umarım fiziksel durumu handikap oluşturmaz. Anna’nın babası Paolo’da Ankara’nın genç tenoru Murat Karahan, ilk kez başrollerden birinde prömiyer gecesi sahnedeydi. Gerek yorumu, gerek sahnesiyle başarılı oldu, hanesine yeni bir artı yazdırdı. Opera tarihinin “pantolonlu mezzo-alto”larından biri olarak düşünülerek karakterize edilmiş komutan Calbo’da, İstanbul’un genç mezzosu Nesrin Gönüldağ da başarılı bir performans gösterdi. Condulmiero’da ise bariton Serkan Bodur, entonasyon sorunu yaşayarak kısa rolünde ses olarak bekleneni veremedi.
Müzik, “Hırsız Saksağan” uvertürü hariç, güzel icra edildi. Uvertürde kornolar ve öteki bakır üflemeli çalgılarda sorunlar yaşandı. Belki de orkestra ağırlığı esas operaya vermiş ve uvertürü yeterince çalışma olanağı bulamamışlardı. Koro çok düzeyli, temiz bir performans gösterdi. Koroyu hazırlayan Gökçen Koray’ın ve koristlerin yapıta icra anlamında önemli bir katkı koyduğunu söyleyebiliriz.
“Rossini/Kara” yapımı Fatih Sultan Mehmet Operası, gelecek yıl 18. Aspendos Uluslararası Opera ve Bale Festivali’ne alınmalı, ardından 2. İstanbul Uluslararası Opera Festivali’nde yinelenmeli. Bu kez mekân Rumelihisarı da olabilir. Bu yıl saptadığım kimi eksikler de giderilir. Bunların başında “izleyicinin yeterince bilgilendirilmemesi” geliyor. Prömiyer akşamı, yâni “operanın şehre indiği gece”, izleyiciye yarımşar dosya kağıdına çoğaltılmış “konu” ve “kadro” kağıtları verildi. Bu iki kağıtta da, “yorum” ve “yeni tasarım” konusunda hiçbir bilgi yoktu! Müziği tanıyanlar, yapıtın başına “Hırsız Saksağan”ın konulduğunu anladı ama ya tanımayan, bilmeyen, ya da ilk kez opera izlemeye gelenler? Onlar radyoda bu müziği duyduklarında “Aaa, Fatih Sultan Mehmet operası bu” diyecekler! Öğrenmeye yanlışla başlamış olacaklar. Eğitim-tanıtım bağlamında yeni izleyicileri düşünerek, sadece bu yapım için değil, tüm opera ktapçıklarında ve kast listelerinde, seslerin niteliği de “Anna-Soprano”, “Fatih Sultan Mehmet-Bas” gibi yazılmalı…Gönül isterdi ki, izleyiciye Rossini’nin bu operası üzerinde yapılan değişiklikler, getirilen yeni yorumun da açıklandığı, dört yapraklık da olsa yeterli bir broşür hazırlanabilsin, orada rejisör Kara’nın da açıklayıcı bir yazısı olsun. Haydi işi şakaya vuralım: “ Yoksa kitapçıkları Hırsız Saksağan mı aşırdı?”
Barbaros’u Hangi Rüzgâr Sahneye Attı?
Cuma ~ Temmuz 07, 2010 by admin Posted in Cumhuriyet Yazıları
Yansımalar 314/ Şefik Kahramankaptan, 9 Temmuz 2010 Barbaros’u Hangi Rüzgâr Sahneye Attı? Son günlerde opera-bale alanında, bana “tuhaf” gelen “mırıltılar” duyuluyor! Niye Türk yapıtlarına, ya da konusunu Osmanlı ve Türk tarihinden alan yapıtlara ağırlık veriliyormuş? Sanat siyasete âlet mi ediliyormuş? Niye çok çalışılıyormuş? KADIRGANIN İŞLEVSEL KABURGASI
Bu üstü kapalı tepkisellik ve mırıltıyı yadırgıyor, hâttâ ayıplıyorum. Biraz “tarih bilinci” bulunan, “evrensel” sanat dallarında pek çok yaratıcının hep kendilerinin veya başka ulusların tarihlerine yönelerek konu seçtiğini bilenlerin kulak asmaması gerekiyor bu mırıltılara… Sadece “icracı” olarak Batı yapıtlarını iyi sahneleyen değil, konusunu kendi tarihinden, yazınından veya güncel yaşamından alan opera ve bale yapıtlarının ortaya çıkmasıyla esas imajımızın pekişeceğini, Batı’nın da, Doğu’nun da buna daha çok ilgi gösterdiğini anlayabilenlerin de, bu çizgiye destek vermesi gerekiyor.
Ama, yapılan işin yöntemi, düzeyi, kullanılan araçlar, müzik, sahneüstü gibi konularda doğaldır ki, “yapıcı” eleştiriler olmalıdır ve işin kademesindeki insanlar da bunlara kulak tıkamak yerine yararlanmaya çalışmalıdır.
Bu genel girizgâhı, iki gece üstüste önce Aspendos’ta “Barbaros” adlı çağdaş dans gösterisinin, ardından İstanbul Açıkhava Tiyatrosu’nda “Mehmet II” operasının prömiyerlerinde bulunduktan sonra yapmak gereğini hissettim. Bu hafta “Barbaros”u yazacağım. Çektiğim fotoğraflardan da birkaç kare kullanabilmek için, Mehmet II operasının değerlendirmesini de haftaya bırakıyorum.

ELEKTRONİK MÜZİKLE DANS
Aylarca süren çalışmalar sonunda Aspendos’ta günyüzüne çıkan “Barbaros” başlıklı gösteri, “sanat yönetimi, kurgu ve koreografi”yi gerçekleştiren Beyhan Murphy tarafından “çağdaş dans drama” olarak nitelendirilmiş. Daha anlaşılır biçimde, Murphy’nin pek çok işini daha iyi tanımlayan “dans tiyatrosu” da diyebiliriz. Öncelikle yeni kavramlar türeterek kafa karıştırmak yerine, belirli kavramlar ve sınırlarıyla ilgili bir fikir birliğine varmak gerek…
Video, son yıllarda alanında büyük gelişme gösteren, Mehmet Balkan ve Uğur Seyrek’in koreografilerine, onların genel çerçevesi içerisinde zenginlik ve anlam katan filmleri çeken Şafak Türkel’in… Bunlar suüstü ve altı, Barbarosu’un türbesinin bulunduğu Beşiktaş bölgesinden dansçılarla “sivil” giysili olarak yapılmış günlük çekimler. Akış metinleri ve bazı şiirler, illizyonist – oyuncu, çok yönlü insan Kubilay Tunçer tarafından, kurguya uygun olarak yazılmış. Tablo başlıkları, kimi eski fırtına adlarıyla destekleniyor.
Müzik, bir dönemin “DJ Allen Arkın”ı, günümüzün “Mercan Dede”sine ait. Buradan, romanlarını beğeniyle okuduğum ve “yenisi ne zaman?” diye merakla beklediğim Oktay İhsan Anar’a bir selam göndermek farz. Çünkü esas adını güçlükle hatırladığım Arkın Ilıcalı, Anar’ın romanlarından birindeki “Havaî Mercan Dede” tiplemesinden esinlenerek kendine Mercan Dede takma adını koymuştu. Tambur, ney, kanun, kabak kemane, bendir gibi Doğu sazlarının da kullanıldığı, çeşitli efektlerle konuyla bağlantı kurulmaya çalışıldığı, ritmik yapısıyla tümüyle koreografın isteklerine cevap vermek üzere hazırlanmış bir “elektronik müzik” hazırlamıştı.
Gösterinin başlaması öncesi akışı gözden geçirirken denizle, denizcilikle ilgili kimi müzikler geldi usuma… Fransız besteci Claude Debussy’nin “Deniz” başlıklı senfonik şiiri, İngiliz Ralph Vaughan Williams’ın “Bir Deniz Senfonisi” değişik bakış açılarıyla yaklaşır deryaya… Bizde bu konuda en önemli çalışmayı iyi besteci Turgay Erdener, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nın siparişi üzerine “Bir Deniz Senfonisi” başlığıyla yapmıştır. 2005′te Aksaz Deniz Üssü’nde, Rengim Gökmen yönetimindeki CSO ve Devlet Çoksesli Korosu’nca bu yapıtın dünyada ilk seslendirilişinde hazır bulunmuştum. Altı bölümlük, izleyicideki deniz beklentisini karşılayan bir örgüyle bütünlük gösteren, korolu “Hızır Reis” bölümünde, Barbaros Hayreddin Paşa’nın savaşçı ve fatih kişiliğinin temsil edildiği, koronun Barbaros ve kardeşlerinin isimlerini fısıldadığı, âdeta Türk denizcilik tarihinden kesitler işleyen senfoninin müziğini sevmiştim. Yolda Milliyet Sanat Dergisinde Beyhan Murphy’le yapılmış söyleşiden, Barbaros fikrinin Rengim Gökmen tarafından kendisine verildiğini öğrenmiştim. Demek ki Gökmen, Erdener’in müziğini hazırlarken, bestecinin yol haritasından etkilenmiş ve bundan gösterişli bir sahne yapıtı çıkarılabileceğini düşünmüş olmalıydı.
12 REİS, 12 RÜZGAR…
İki perde halinde iki saat süren, tabloların “12 Reis, 12 Rüzgâr” bağlamında ele alındığı gösteri, tipik Beyhan Murphy söylemini yansıtıyor. Dans fragmanları, aralardaki tiyatro parçacıklarıyla birbirine bağlanmaya çalışılmıştı. Murphy “Barbaros”u anlatırken “görsel lightmotive” olarak deniz ve denizle ilgili kimi simgeleri seçmiş, bunda da başarılı olmuştu. Örneğin denizcinin vazgeçilmez araçlarından biri olan “halat”, danslarla iyi kaynaştırılmış, kimi zaman silah, kimi zaman tuzak, bazen de anlatım güçlendirici olarak kullanılmıştı. Halatlar üzerindeki Oruç Reis’in cenaze sahnesi, buluşçu bir yaklaşımı yansıtıyordu. Hâttâ deniz kızlarının kızıl saçları bile örgü halat esprisinde eklentilerle uzatılmıştı.
Müzikte ise simgesellik sualtı ve üstü sesleri, martı çığlıklarıyla veriliyordu ama bunun dozunun kaçtığını söyleyebilirim. Konunun doğası gereği erkek ağırlıklı grup danslarında, kimi zikir havasında yoğun vurma çalgıyla tamamen ritm gözetilerek yapılan ve çok yüksek volümle verilen müziğin tümüyle eşlik amaçlı düşünüldüğü anlaşılıyordu. Barbaros’un rüyaları ve aşk yaşamı işin içine girdiğinde, yerel sazların da kullanıldığı ezgisellikle, değişik renkler sağlanabilmişti. İki saatin sonunda müzikten akılda kalan martı çığlıklarıyla dalga sesleriydi!
Sahne tasarımı, İsmail Dede’ye (Mercan’la akrabalığı yoktur, gerçek soyadıdır) aitti. İki perdede de fonda kalan en gerideki yelkenlerle hemen önündeki işlevsel bir “kadırga kaburgası”ydı. Bu kaburga hem Aspendos sahnesine “güverte” olarak inşa edilmiş üst sahneyi maskeliyor, hem de kanatlar indirildiğinde esaret-forsalık sahnesinde etkileyici bir görüntü oluşturuyordu. Öz-biçim ilişkisi iyi sağlanmıştı. Sahnede aksesuar olarak birkaç fıçı, bir sahnede ise ayyıldızlı kırmızı döşemelikle kaplı bir divan kullanıldı. Divanın kumaşı keşke ayyıldızlı olmasaydı. Aspendos sahnesi, orkestranın yer aldığı sıfır kodunun da podyuma dönüştürülmesiyle üç katlı olarak tasarımlanmış, bu da yayılma ve hareket kolaylığı sağlamıştı. İki kod arasında kalan kaydırak bölümü, video yansıtılarak aynı zamanda perde işlevi görüyordu.
Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü ile İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı’nın işbirliğiyle gerçekleştirilen, Türkiye’de de etkinlik gösteren uluslararası bir firmanın yüklenici olarak gözüktüğü ve finansal olarak hiçbir özveriden kaçınılmadığı anlaşılan bu proje, aslında bir “ilk”… Çünkü altı devlet balesinin (İstanbul, Ankara, İzmir, Mersin, Antalya, Samsun) dansçıları “seçmece” olarak biraraya getirildi. Alanlarında, tek seçicisine göre en iyi oldukları düşünülen isimlerle çalışıldı. Barbaros’un aynı kadroyla sanat sezonunda da gösterime sokulması halinde, altı devlet balesindeki işlerin aksayacağını, hâttâ kimilerinde temsil verilemeyeceğini söylemek için kâhin olmaya gerek yok. Zaten uygun kapalı sahne de pek yok, ancak “çadır”lara yönelmek mümkün olabilir! Barbaros’un bu biçimiyle daha çok “yazlık” bir gösteri olarak yineleneceği söylenebilir.. 15-16 Temmuz’da İstanbul Muhsin Ertuğrul Tiyatrosu’nda kapalı mekânda iki temsil ve son olarak 14 Ağustos’ta Bodrum Bale Festivali’nin açılışında sergilenecek. Aspendos’un geniş açıklığından sonra, bu yapımı değişik sahnelere uyarlamak, tasarımcı ve koreograf için yeni mesailer gerektirecek kuşkusuz. Barbaros’un ticari anlamda uzun süreli ve soluklu olarak yinelenmesi düşünülecekse, yapıtın süre, kadro ve müziksel anlamda elden geçirilmesi, belki de özel sektör tarafından ele alınarak özel bir “kumpanya” oluşturulması daha akılcı olur.
‘Heykeli Dikilecek Adam’ ve Kapadokya’da Müzik Sesleri…
Cumartesi ~ Temmuz 07, 2010 by admin Posted in Cumhuriyet Yazıları
Yansımalar 313/ Şefik Kahramankaptan, 2 Temmuz 2010 ‘Heykeli Dikilecek Adam’ ve Anadolu’da bir deyim vardır: Güçlü, yararlı, bilge insan için “Heykeli dikilecek adam” derler. İlhan Selçuk da “heykeli dikilecek bir adam”dı. Aydınlanmacı kişiliğiyle “sevilen insan”dan “unutulmayacak simge”ye dönüştü. Birkaç heykelinin ve büstünün yapılacağına inanıyorum. Bu konuda Mehmet Aksoy, Metin Yurdanur, Filinta Önal, Anar Eyni ilk aklıma gelen heykeltraşlar. Bakalım hangi belediyeler elini çabuk tutacak? Kimler hangi anıtları, büstleri yapacak, yaptıracak? KLASİK KEYİFLER’DE ATÖLYE-KONSER İÇİÇE GÜMÜŞLÜK-EKLİSİA’DAKİ ÜNLÜLER… URLA’DA YAZ – KIŞ USTALIK ÇALIŞMASI
Kapadokya’da Müzik Sesleri…
Ardından yüzlerce yazı yazıldı, kadim dostum Özgen Acar, onun çoksesli müzik sevgisini anımsattı. Şimdi Hacıbektaş’taki aydınlanma fidanlığında filizlenirken, Kapadokya’dan bu yaz yükselecek müzik sesleri mutlaka ulaşacaktır Çilehane’ye… 12. yüzyıldan kalma Saruhan Kervansarayı ve Kemalpaşa’daki Saklı Vadi, Ürgüp’te çeşitli mekanlar, Temmuz ve Ağustos’ta Kapadokya’da ustalarla genç müzisyenlerin buluşmasına hem “sahne” hem de “dersane” olacak. Gençler çalgılarındaki becerilerini geliştirip bilgilerini arttıracaklar, hocalarıyla birlikte konserlerde yer alacaklar.
İyi kemancı Ellen Jewett’la eşi iyi rehber Hüsam Süleymangil’in gayretleriyle, her yaz tarihsel mekânlarda düzenlenen “Klasik Keyifler”, genç müzisyenlere değişik hocalarla birlikte çalma, yöre halkına ve turistlere de kaliteli oda müziği olanağı sunan bir proje. Bu yaratıcı çalışmayı Kapadokya bölgesi, kimi belediyeleri, turizmcileri ve esnafıyla iki yıldır âdeta bağrına bastı. Herkes elinden gelen katkıyı yapıyor.
Bu yıl 8-18 Temmuz ve 12- 22 Ağustos dönemleri kesinleşti, Eylül ise bugünlerde açıklanacak.
Katılmak isteyen genç müzisyenlerin www.klasikkeyifler.org üzerinden temas kurması gerekiyor, dinleyicilerin de konser günlerini not alması… Hergün ya bir açık prova, ya değişik mekânlarda konser, “jam session” türü etkinlik var. Saklı Vadi’deki “Hocalar-Gençler” konseri 10 Temmuz’da saat 19.30, Saruhan Kervansarayı’ndaki “Schumann’ın Dünyası” konseri ise 11 Temmuz’da 14.30′da… Hafta sonunda Kapadokya tatili yapmak isteyenleri özendirecek bir program.
“Kim bu hocalar?” diye sorarsanız Türkiye, Amerika, Kanada, İspanya, İran ve Yunanistan’dan gelen profesyonel müzisyenler, çoğu akademik anlamda da hoca olarak çalışıyor. Bir kısmı Temmuz’da, bazıları sadece Ağustos’ta burada olacak, kimileriyse her ikisinde yer alacak. Sayalım:
Özcan Ulucan, Ellen Jewett, Aslı Erdal, Akemi Takayama
(Keman), Çetin Aydar, Tuba Özkan, Burcu Tunca, Efdal Altun, Nesrin Bayramoğlu (Viyola),
Ozan Tunca, Ruth Phillips,
Greg Hesselink, Erman İmayhan
(Çello), Birsen Ulucan, Miri Yampolsky ( Piyano ),
Güç Gülle, Michael Ellison, Özkan Manav (Kompozisyon)
Klasik Keyifler’deki atölye çalışmaları için kaydolan aralarında yabancıların ve yurtdışında ustalık ve sanatta yeterlilik çalışması yapan Türklerin de bulunduğu genç müzisyen sayısı 70′i aşmış durumda. Klasik “jam session”ların da yer alacağı çalışmalarda bu yıl önemli yenilik genç besteciler için “kompozisyon atölyesi”nin de açılmış olması. Tümüyle sivil girişimle, küçük katkılarla düzenlenen bu tür çalışmalar, yığınla sorun ve karmaşanın yanında insana “Türkiye’de iyi şeyler de oluyor” dedirtiyor. Hele tarihsel mekânların sanat amaçlı kullanımına giderek bakanlık ve yerel yönetimlerin daha sıcak bakması, özel mülk durumundakilerin de yaygın kullanımı kişiyi umutlandırıyor.
Bakın bir örnek de Gümüşlük’ten, köy girişindeki eski Eklisia Kilisesi… Gümüşlük’te her yaz içiçe geçmiş bir müzik festivali ile yaz okulu yaşanıyor. Oluşumun kurucuları uluslararası piyanistimiz Gülsin Onay ile piyanist Eren Levendoğlu. Bu yıl 5 Temmuz’da
Christine Wolff’un “şan” atölyesiyle başlayacak olan okul, Ağustos sonuna kadar ünlü hocaları ağırlayarak devam edecek: Gitar’da Carlo Domeniconi / Dale Kavanagh, Piyano’da Valentin Surif, Gülsin Onay, Jean-Bernard Pommier,
Peter Cosse, Giselle Brodsky, Flüt’te Gülşen Tatü, Keman’da Cihat Aşkın, Viyolonsel’de Wolfgang Boettcher, bu yılın hocaları…
Geçen yaz ziyaret ettiğimde, Eklisia’yı bir “köy kilisesi” olarak çok şirin bir mekân olarak algıladım.
Akustik gayet elverişli, binanın dışında gelen müzikseverlerin içerde yapılan müziği dinleyebilecekleri yeterli alan var. Derslerin fevkalade verimli olduğunu da katılan gençlerden duyuyorum. Hepsi hem toplumsal ve uluslararası ilişki, hem müzik bazında çok yarar sağladıklarını düşünüyorlar. Ayrıntılara bilgisunarda www.gumuslukfestival.org adresinden ulaşmak mümkün.
Benzeri bir girişim de Urla’da kurumsallaşıyor. Bu kez eski bir Rum evinin restore edilerek müzik okulu olarak kullanıldığını görüyoruz. Paris Konservatuvarı mezunu piyanist İnci Çoşkuner’in ÇEKÜL Vakfı danışmanlığında restore ettirdiği binada sömestr ve sonrası dönemlerinde kış kursları da düzenleniyor. Buradaki hoca kalitesi de yüksek. Bu yıl Keman’da Ulla Schultz’la başlayan yaz dönemi,
Gitar’da Jean-Marc Zvellenreuther, Flüt’te Andreas Adorjan’la devam ediyor. Ünlü obuacı Hansjörg Schellenberger Ağustos’ta, Klarinet’te Guy Dangain ve Şan alanında bariton-pedagog Tom Krause sınıfları Eylülde açılacak. Ayrıntılı bilgileri alıp fotoğrafları görmek için www.urlamuzikakademisi.com sitesine girmek yeterli.
Bu çalışmalar sonunda yapılan dinletilerde, hocalar çok beğendikleri öğrencilere Avrupa’da burs veya indirimli öğrenim olanakları da yaratıyorlar. Örneğin obuacı Bengü Aktan (d.1989) geçen yaz UMA’da Hansjörg Schellenberger’in beğenisi kazandı, daveti üzerine Madrid Reina Sofia Müzik Okulu’nun sınavına gitti, kazandı, burslu olarak master eğitimine bu dönem başlayacak. Aynı okulda “üstün başarı” ödülüne layık görülen 23 yaşındaki obuacı Özge İnci de, aynı hoca tarafından İzmir’de bir konserde beğenilerek davet edilmişti. UMA sayesinde Avusturyalı Heidi Litschauer ile tanışan çellist Deniz Ayşe Birdal (d. 1994) Salzburg Mozarteum, Fransız Guy Dangain’le tanışan klarnetist Çağdaş Engin (d.1988)
ile Selen Eylül Gülenç (d. 1988) de Paris’te L’Ecole Normale de Musique’ten davet aldılar.
“Vahşi” değil ama “katılımcı” ve “sosyal” piyasa ekonomisi koşulları içinde, sivil girişimler tarafından olumlu işler yapılabiliyor.
“Arabın İntikamı”, “Neşeye Övgü” ve Sanatsal Dolaşıma Politikaüstü Yaklaşım Gerekliliği…
Cuma ~ Haziran 06, 2010 by admin Posted in Cumhuriyet Yazıları
Yansımalar 312/ Şefik Kahramankaptan, 25 Haziran 2010 “Arabın İntikamı”, “Neşeye Övgü” ve Gündem o kadar hızlı değişiyor veya değiştiriliyor ki, bizim gibi haftada bir yazanlar, üstelik yazısını da hayli erken vermek zorunda olanlar için, genellikle yakalamak mümkün olmuyor. Ama gene de bazen değişen gündemden süzülüp, değinmeden geçemeyeceklerimiz oluyor. Tıpkı şu “Arap” benzetmesi gibi. Sayın Başbakan’ın camdan mı okuduğu, yoksa hazır konuşmanın arasına kendisinin mi sıkıştırdığını bilemediğim, kimilerinin köpeklerine “Arap” adı vererek Arapları aşağıladığı yolundaki görüşü, “Osmanlıcı” gibi görünenlerin aslında, Osmanlıyı da, halk dilini ve kültürünü de yeterince bilmediklerinin bir göstergesi gibi çıkıverdi ortaya… Ya da inanılmaz bir kasıt veya çarpıtma var! HER KÖKENDEN SANATÇI 4. MURAT BABASIZ KALDI
Sanatsal Dolaşıma Politikaüstü Yaklaşım Gerekliliği…
Osmanlı coğrafyasında, Kuzey Afrika, Habeşistan ve Arap Yarımadası’nda çok sayıda “koyu tenli” insan yaşıyordu, hâlâ da yaşıyor. Osmanlı döneminde bazıları çiftliklerde çalıştırılmak üzere Muğla yöresine, Dalaman’a getirilmişlerdi.
ZENCİ, SİYAHİ, NEGATİF, AK ARAP
İnsanımız teni koyu olanlara “Arap” yakıştırmasını yapmış, yâni “Zencî” veya “Siyahî” demek yerine Arap deyivermiş, gerçek Araplara ise “Ak Arap” yakıştırmasını uygun görmüştü. Çocukluğumda Kadıköy’de bizim mahallenin boş arsalarında dolaşan tüm siyah kedi ve köpeklerin adı “Arap”dı. Siyahî dadı kalfalara “Arap Bacı” denilirdi, bunların kimileri sarayda çalışmışların kızları, torunlarıydı. Nitekim değerli karükatürist Latif Demirci, hemen çiziktiriverdi. Kadıköy’de yaşayan Muğla’ya getirilenlerin ahfâdından Arap Selahattin ve Arap Necmi’yi hâlâ hatırlarım. Kimi fotoğrafhaneler de, çektikleri vesikalıkların “arabını” yâni siyahı beyaz, beyazı siyah görünen negatifini “Saklayın gene getirirseniz basarız” diye vesikalık sahibine verirlerdi!
Ama esas anımsatmak istediğim “Arabın İntikamı” yâni Otello! Shakespeare’in bu tiyatro ve bir bir Verdi operası olarak klasiklerin ön sıralarında yer alan trajedisinin başkahramanı Otello, Mağripli, yâni Kuzey Afrikalı bir siyahîdir.. “Osmanlı Dram Kumpanyası”nın sahibi Mardiros Mınakyan Efendi (1839-1920) eseri “Arabın İntikamı” adıyla Türkçeleştirmiş ve yıllar yılı bu oyun, bu isimle İstanbul’da oynamış, Anadolu turnelerine çıkmış ve pekçok oyuncunun özgeçmişlerine yansımıştır.
“Arap” nitelendirmesinin Türkçedeki kullanımı ve bu konuda yapılan talihsiz değerlendirme hatası, İsrail’le yaşanmaya devam eden kriz üzerine ortaya çıktı. Bu krizin önümüzdeki sezon ülkemizdeki sanat yaşamına etkileri olacak mı? Şu andaki gidişat sanat ortamının etkileneceği olasılığının daha fazla olduğunu gösteriyor. Bakanlar Kurulu’nun uygulamaya koymadığı ama olası yaptırımlar arasında bir kalem olarak yer alan “İsrail pasaportu taşıyanların Türkiye’ye sokulmaması”, bu ülkeden sanat festivallerine gelecek müzisyen, oyuncu, orkestra şefi, sergi açacak ressam-heykeltraşlarla ilgili yapılmış programların etkilenebileceğini gösteriyor. Ayrıca sanat kurumları da genellikle “Ne olur, ne olmaz” düşüncesiyle, herhangi bir yaptırım uygulama kararı açıklanmadan, yapılmış ön anlaşmaları iptal edebiliyorlar. Hâttâ, daha da ileri gidip, sadece İsrail pasaportu taşıyanlara değil, Yahudi kökenli öteki ülke pasaportu taşıyan olası konuk sanatçılara da şüpheyle bakanlar, “başımıza iş açmayalım” diye düşünenler çıkabiliyor. Her ne kadar, bir hükümet yetkilisi, “Yahudi başka, İsrailli başka” diye açıklama yaptıysa da, bu konuda yeterli algılamanın bulunup bulunmadığı kuşkulu. Bu krizde kişisel olarak en büyük sıkıntıyı çekenlerden birinin, doğduğu Bergama’da gittiği ilkokulda elinde Türk bayrağıyla çekilmiş fotoğrafını gördüğüm İsrail Büyükelçisi Gaby Levi olmalı!
Sanatın halklar arasında bir paylaşım, köprü olduğu, hâttâ bazen politik krizlerin aşılmasında bile rol oynayabildiği unutulmamalı. Sanatın kendi kanalları içindeki doğal iletişimine, politika, diplomasi ket vurmamalı. Hep “uzlaşma”dan söz edilip “insanlığın kardeşliği”nden dem vurulduğuna göre hükümetler, bürokrasi, diplomasi ve sanat kurumları, sanatçıların gösterdiği kişisel cesareti, kurumsal anlamda da göstermeli… Bakın, Bilkent Senfoni Orkestrası sezonu geçen hafta Odeon’da yaptığı “Barışa ve kardeşliğe çağrı” başlıklı Beethoven 9. Senfoni Konseriyle kapattı. BSO Genel sanat yönetmeni şef Işın Metin, gençlik orkestrasından seçtikleriyle orkestrayı takviye etmiş, gençleri de birinci rahleden itibaren deneyimlilerin, hocalarının yanına oturtmuştu. Arkada Kültür ve Turizm Bakanlığı Ankara Devlet Çoksesli Korosu vardı.
Beethoven’in ünlü şair Schiller’in “Neşeye Övgü” şiirinden alıntılarla insanlığı barış ve kardeşliğe çağırdığı korolu final bölümünde bakın solistler kimlerdi? Erivan’dan soprano Naire Abrahamyan, İstanbul’dan mezzosoprano Aylin Ateş, Ankara’dan tenor Ünüşan Kuloğlu, Varşova’dan bas Marek Wojciechowski. Değişik kökenlerden gelen uluslararası sanatçılar, kökenine bakılmaksızın tüm insanları yaşamın neşesinde birleşmeye çağırdılar… Hiç değilse sanatsal dolaşımda politik-diplomatik kavgalar nedeniyle dayanışma, işbirliği ve alışverişlerden vazgeçilmemeli.

Geçen hafta değerli besteci Okan Demiriş’i (1942-2010) yitirdik. Adı “4.Murat” operasıyla özdeşleşmişti. Kemancı olarak Ankara Devlet Konservatuvarı’ndan yetişmiş, başkemancılık, solistlik ve şeflik yapmış, bestecilikte başarılı olmuştu. Uzun uzun yaşam öyküsünü yazacak değilim, ama sohbetlerimizde bana kendisinin anlattığı, bilinmesi gereken bazı konuları paylaşmak isterim.
Yıllar önce İstanbul Operası’nda müzik direktörlüğü yapan Robert Wagner, Okan Demiriş’in piyano konçertosunun seslendirilişi sırasında orkestrayı yönetmiş, müziği beğenerek “Sizde dramatik aksiyonu yakalayabilecek sezgi var. Niye opera yazmıyorsunuz?” diye sormuştu. İstanbul’da yetersiz Türkçesine karşın, tiyatroları da izleyen şef Wagner, Turan Oflazoğlu’nun 4. Murat piyesini izledikten sonra gelip besteciye âdeta emir verircesine “İşte size konuyu da buldum, bu tiyatro oyununu siz opera olarak besteleyiniz!” demişti. 4. Murat operası böyle doğmuş, ardından Karyağdı Hatun, Yusuf ile Züleyha operaları gelmişti. 4. Murat’ın İstanbul temsillerinde rol alan tenorlar arasında Kevork Tavityan’ın da bulunduğunu, bu yazının çerçevesi nedeniyle hatırlatmak isterim.
İçindeki çokseslendirilmiş ilahileri, tekbir ve mehter esintileri, makamsal yaklaşımlarıyla halkın beğenisini kazanan bu operayı rahmetli Demiriş, tam 24 yıl boyunca İsrail’in Gazze ambargosu gibi Ankara’ya yasaklamıştı! Nedeni, “telif hesaplamasının davetliler düşüldükten sonra ucuz fiyatla satılmakta olan bilet üzerinden hesaplanarak besteci hakkının yeterince gözetilmemesi”ydi. Bu ambargoyu, operanın eski genel müdürlerinden Yalçın Davran’ın “Eserini insanlara yasaklama, bırak seni tanısınlar, bilsinler” uyarısı üzerine kaldırmış ve 4.Murat 2008-2009 sezonunda Ankara’da kapalı gişe oynamıştı. Gördüğü hücrebozan tedavisinden yarar görmüş ve Ankara’daki galaya eşiyle birlikte gelmişti. 4. Murat önümüzdeki sezon da sanırım Mersin’de sahnelenecek, Ankara’da ise “Yusuf ile Züleyha” yer alacak. Operalarında başkadın rollerini eşi değerli soprano Leyla Demiriş’i gözeterek yazmıştı. “Hançerli Düzü”, “Posof”, “Digor”, “Pasinler”, “Handere” adlı orkestra süitleri de, askerliğini yaptığı Doğu Anadolu’dan izlenimleriydi.
Erken yitirilmiş bu değerimiz, yapıtlarıyla kulaklarda, gönüllerde yaşayacak.































