Anılardan Fışkıran Yadigârlar: Yıldız İbrahimova ve “Ezgili Yürekler”…
Pazartesi ~ Ağustos 08, 2010 by admin Posted in Kitaplar
Yansımalar 320/ Şefik Kahramankaptan, 20 Ağustos 2010 Anılardan Fışkıran Yadigârlar: Kuşaktan kuşağa aktarılması giderek zayıflasa da, kültürümüzde “yadigâr” kavramının önemli yeri vardır. Bize eski bir anıyı ya da yitirdiğimiz bir kişiyi anımsatan somut bir eşya, insan ya da algı yaratan her şeye bu gözle bakabiliriz. Caz ve şan sanatçısı Yıldız İbrahimova ve kızı Suna da duygusal bağlamda , erken yitirdiğimiz sevgili dost Ali Dinçer’den (1945-2007) yadigâr sayılır. DÜNYANIN HANIMEFENDİSİ…

Yıldız İbrahimova ve “Ezgili Yürekler”…
Yıldız İbrahimova’yı 1992 yılında TBMM tören salonunda verilen bir resepsiyonda tanımıştım. O yıllarda milletvekili olan Ali Dinçer, “Hemşehrim, suyun öte yakasından, TRT’ye bir program için geldi” diye tanıştırmıştı bize. Çaktırmadan “Hemen tavlamışsın kızı” diye takılınca “Ne tavlaması oğlum, ben de daha birkaç saat önce tanıştım” diye tepki vermişti. Ama sonraları Yıldız İbrahimova’yı Ankara’da daha sık görür olduk. Bu sık ziyaretler, Yıldız İbrahimova’nın Ali Dinçer’le evlenip Sofya’dan Ankara’ya taşınmasıyla sonuçlanınca, bizim şaka da gerçek oluvermişti! Yıldız kısa sürede konserleri ve çıkardığı albümlerle , Bulgaristan ve Avrupa’dan sonra Türkiye’de de tanındı.
Yıldız İbrahimova, şan ve piyano eğitimi aldığı Sofya Müzik Lisesi ve Bulgar Devlet Müzik Akademisi’ni birincilikle bitirip operadan caza geniş bir repertuara sahip olurken, dört oktavlık sesi ve özgür doğaçlamalarıyla dikkati çekiyordu. Yerel müziklerle ilgili araştırmaları, ona yeni ufuklar açıyor, ilerleyen her araştırma yeni bir albümle sonuçlanıyordu. İbrahimova’nın caz stilinde kitlelere tanıttığı pek çok halk türküsünün kaynağı annesi Nevriye Aliyeva’dır. Suna bebeği “hayırlamaya” gittiğimiz, şimdi yerinde yeller esen Meclis lojmanlarındaki evlerinde tanıdığımız bu sevecen “anneanne”, Yıldız’ın müzik alanında önemli destekçisiydi. Ali de, ışıklar içinde yatsın, Yıldız’ın her programını telefon eder haber verirdi.
Şimdi, Ağustos sıcağında anıların niye canlanıverdi diye sorarsanız, yanıtı “Yıldız’la ilgili kimi gelişmeler” diye verebilirim. O Türkiye’ye yerleşti ama doğup yetiştiği Bulgaristan’dan hiç kopmadı, bir “Bulgaristan Türkü” olarak, tüm bağlantılarını, ortak çalışmalarını sürdürdü. Nitekim müzik yazarı Toma Sprostranov, onunla ilgili “Dünyanın Hanımefendisi” başlıklı albüm kitapçığı yazısını “ Türkiye yıldızıyla iftihar ediyor. Biz Bulgaristan’da kızımızla mutluluk duyuyoruz. Ve dünya giderek daha fazla bu hanımefendiyi kabulleniyor” diyor.
Geçtiğimiz aylarda Bulgaristan, Yıldız’a teşekkürlerini “Altın Yüzyıl” adlı “altın madalya ve onur belgesi”ni sunarak gösterdi. Bir dönem Ankara’da açtığı sergilerden tanıdığımız heykeltraş, şimdi kültür bakanı olan Vejdi Raşidov bu önemli madalyayı, törenle sundu Yıldız’a…Raşidov, 8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın da değer verip dostluk kurduğu bir sanatçıydı. Fotoğraf elime ulaştığında gene anılarım canlandı. Kalbi by-passlı Özal, gut hastalığına yakalandığı için çıkmaması gerektiği uyarıldığı halde gidip, bol bol da et yediği 12 günlük Orta Asya gezisinden çok yorgun döndüğü günün akşamı (16 Nisan 1993, Cuma) söz verdiği için, Raşidov’un sergi açılışına katılmıştı. Yaklaşık 20 davetli arasında Yıldız-Ali Dinçer çifti de vardı ve Yıldız orada doğaçlamadan iki şarkı söylemişti. Özal “Tek başına orkestrasınız” diye iltifat etmişti Yıldız’a…Ertesi sabah da koşu bandında kalp atağı geçirerek ölmüştü.
Yıldız İbrahimova, sahnelerde 30 yılı aşmasını bir albümle vurguladı. “Virgina” etiketiyle, İngilizce-Bulgarca kitapçıkla yayımlanan albümde 2 CD yer alıyor. Birincisi, içinde kızı ve annesinin de birer parçada kendisine eşlik ettiği “Classics-Jazz”, ikincisi de bizim kanunî Tahir Aydoğdu, vurmalıcı Okay Temiz, udî Yıldan Dirik’in de eşlikçiler arasında bulunduğu “Balkanatolia” . Bir yeni albüm daha var ki, beni esas duygulandıran, anılara döndüren de “Back To My Love” adını taşıyan bu CD oldu. Yıldız’ın Ankara’daki ilk yıllarında sıkça söylediği Ellington’dan Gerswin’e Amerikan cazının güzel örneklerinin yer aldığı bu CD’nin kitapçığında İbrahimova “Niçin aşkıma dönüş?” diye sorup yanıtını da şöyle veriyor: “Çünkü bu albümü harikulade koca, iyi dost, büyük bir baba ve nadir görülen türde bir politikacı olan Ali Dinçer’in anısına adadım” …Bu albümlerin önümüzdeki Eylül ayında Türkiye’de de raflarda yer alması bekleniyor.

YÜREKLİ EZGİLER…
Ağustos sıcağında sessiz-sedasız raflara yerleşen bir CD, başka anıları canlandırdı. Adı “Ezgili Yürekler” ama ben özellikle sözcüklerin yerini değiştirerek bu yürekli ezgileri dinledim. Bu ezgiler yürekli, çünkü birer “türkü”… Birinin acısı hâlâ burnumuzun direğini sızlatan iki opera sanatçısının, yürekten kopup gelen türküleri… Değerli tenorumuz Ömer Yılmaz (1953-2006) ile baritonumuz Tuncer Tercan (d. 1961), Ruhi Su’dan (1912-1985) sonra sahnelerde türkü söyleyen ilk opera sanatçıları olmuşlardı. Tercan hep “Biz zaten türkü söyleyerek tanıştık, ikimiz de bağlama çalıyorduk, yıllarca hep birlikte çalıp söyledik” diye anlatır. Hep bu çabalarını bir CD ile geniş kitlelere yaymak için plan yaptıklarının yakın tanıklarındanım.
Ömer’in zamansız yitirilmesinden sonra, eşinin de çabalarıyla Denizbank tarafından çok anlamlı bir CD ile DVD hazırlanmış ama sadece belirli çevreye dağıtılmış, piyasaya sürülmemişti. Meğer, iki kafadar stüdyoya girip yaptıkları bir deneme kaydıyla planlarını gerçekleştirme yolunda bir adım atmışlar. Tuncer Tercan bu kaydı, “Ömer Yılmaz anısına” altbaşlığı ve “Ezgili Yürekler” adıyla bir albüm haline getirdi. CD, “Yavuz Asöcal” etiketiyle raflarda yerini aldı.
Tuncer Tercan, “Ömer’le” başlıklı albüm yazısında, türkü söyleme konusundaki öncülükleriyle ilgili bakın ne diyor: “Geleneksel müziğimizi kaynak alan ulusal operamızın, büyüyüp, gelişip, uluslararası alanda yer alabilmesi için bu çabaların çok önemli olduğuna yürekten inandık. ‘Operacılar niye türkü söyler?’ sorusuna Ömer’in verdiği bir yanıtı çok severim: ‘Bizim doğduğumuz evin duvarlarında da bağlama ve kemençe asılıydı”.
Çünkü Ömer Ziganalı bir tulum çalıcısının torunu, Tuncer de Ordulu bir halk ozanının oğluydu. Albümü dinlerken, “Denemesi böyle ise, acaba esas çalışma nasıl olacaktı?” diye düşünmeden edemedim. Ömer’i vakitsiz yitirdik ama sesi kaldı yadigâr… Tuncer Tercan’a bu kazanım için teşekkürler…
Bir Başsağlığı, Solist İzlenimleri ve Çağımızın Müziğini Anlamak…
Cuma ~ Nisan 04, 2010 by admin Posted in Kitaplar
Yansımalar / Şefik Kahramankaptan, 16 Nisan 2010 Bir Başsağlığı,Solist İzlenimleri ve ALKIŞ YETERLİ ÖLÇÜ MÜ? “DEVLET SOLİSTİ”NİN KADERİ! 20. VE 21. YÜZYIL BESTELERİ PEŞPEŞE…
Çağımızın Müziğini Anlamak…
Başına kötü kaza gelen kişiyle eğer tanışmışsanız üzüntünüz artıyor, varsa anılarınız gözünüzün önünden geçip gidiyor. Polonya Cumhurbaşkanı Lech Kaczynski’nin uçak kazasında öldüğünü duyduğumda anılarım hemen beni 2007 yılı başlarına, Ankara’da ilk inşa edilen sefaret binası olan Polonya Büyükelçiliği’nin büyük salonuna götürdü.
Kadife kumaş üzerinde beş nişan hazırlanmıştı, Kaczynski’nin gelip törenin başlamasını bekliyorduk. Beşi arasındaki en üst derece nişan olan “Polonya Üstün Hizmet Nişanı” Chopin konusundaki çalışmaları ve CD külliyatıyla tanınan İdil Biret’e takılacaktı. Öteki nişanların sahipleri ise gene uluslararası piyanistimiz, değerli Chopin icracısı Gülsin Onay, eski Ankara Üniversitesi Rektörü Prof. Nusret Aras, Prof. İrfan Nasrattınoğlu ve İstanbul’daki Leh şair Adam Mickewicz Müzeevi’nin bağlı olduğu Türk-İslam Eserleri Müzesi Müdürü Seraceddin Şahin’di. Cumhurbaşkanı Kaczynski , eşiyle birlikte geldi, nişanları taktı, İdil Biret’in konuşmasını dikkatle dinledi. Kendisiyle ayaküstü tanışıp, kısa bir müzik sohbeti yaptık. Yemekte söz aldığında, “İdil Biret’in Chopin’i bizlerden daha iyi anlatmasından çok etkilendim” deyişini hiç unutmuyorum. Toprağı bol olsun, bir uçak kazasında büyük kayıp veren Polonya’nın başı sağ olsun…
Uluslararası Müzik Festivali’nin açılışında Fransız Kültür desteğiyle gelmiş, Laure Favre-Kahn’ı şef Erol Erdinç yönetimindeki Hacettepe SO eşliğinde dinledik. Çokça alkışlandı. Sonra solistle yapılmış bir röportajı okudum, “Türk dinleyicisini çok beğendiğini” söylüyordu. Doğaldır, çünkü Türk dinleyicinin büyük bölümü konseri ayrıntıya inmeden, bazı nüanslara dikkat etmeden dinler, solistin güzelliği, giysisi bazen onları daha çok etkiler! Bir solist için de “alkışlayan” dinleyici önemlidir! Fransız piyanist, Ravel sol majör konçertoyu teknik olarak yeterli biçimde seslendirdi ama yeterince duygu, müzikalite yansıtamadı. Bolca alkışlandı.
Festivalde, “devlet solist sanatçıları”ndan biri olan, Ankaralıların çok sevdiği Şefika Kutluer de Fransız Barok Orkestrası adlı topluluk eşliğinde Vivaldi’nin flüt için altı küçük konçertosunu peşpeşe çaldı. Seslendirmeden önce , Japon bir bilim adamının, su kristallerinin iyi veya kötü seslerden etkilenerek şekillendiği yolundaki iddiasını bir görsel sunum olarak dinleyiciye iletti. Kutluer’den önce 12 yaylı ve bir çembalodan oluşan barok topluluğu başkemancı Pablo Valetti yönetiminde, C.Avison’un D.Scarlatti’den uyarladığı bir orkestra konçertosunu seslendirdi. Bu tür barok topluluklar genellikle yarım ay biçiminde konuçlanırlar, birlikteliği de başkemancı oturduğu yerden vücut ve yüz hareketleriyle sağlar, herkesin gözü onda olur, özellikle de girişlerde… Yani başkemancı topluluğun doğal şefidir. Zaten Vivaldi’nin konçertoları yazdığı dönemde de, uygulama böyleydi. Çembalonun tempoları ve başkemancının girişleri, birliktelik ihtiyacının karşılanmasında yeterli olurdu.
Eşinin kaleme aldığı program notlarında Şefika Kutluer, Vivaldi’nin altı konçertosu için “flüt-şef” olarak belirtilmiş, bununla yetinilmeyerek parantez içinde (Kutluer bu konçertolarda aynı zamanda orkestrayı da yönetmektedir) açıklaması verilmişti. Toplam 18 bölümün çoğunda yaylılarla flüt aynı anda giriş yaptığı için solist ile başkemancı ya da girişi yapan çellistin gözgöze gelip birlikte başlaması doğaldır.
Sadece yaylıların giriş yaptığı birkaç bölümde de, girişi, flütünü sallayarak ve 1-2-3-4 diye sayarak Şefika Kutluer verdi. Ama topluluk gene başkemancıyı izledi gözleriyle…Fransız çalgıcıların tebessümle izlediği bu tabloyu doğrusu yadırgadığımı söylemeliyim. Tanıtımı gayet iyi yapılan, “sihirli flüt” lakabıyla anılan, değişik CD projelerine imza atan Şefika Kutluer’in böyle bir girişime ihtiyaç duymaması gerektiğini düşünüyordum. Yoksa bazı yabancı müzisyenlerin yaptığı gibi solistlikten şeflik kariyerine atlamayı mı düşünüyor ve ilk denemeleri böyle mi yapmaya çalışıyor? Bu bir “aşama” mı, yoksa başka duyguların ifadesi mi, bunu Kutluer’in ileriki konserlerinde göreceğiz.
Bir başka “devlet solist sanatçısı”nı da, şef Burak Tüzün yönetimindeki CSO eşliğinde dinledik.
Bir dönemin gelecek vaadeden parlak kemancısı Çağıl Yücelen Akın (d.1962), son yıllarda kadrosunun bulunduğu CSO ile sezonda bir konser yapıyor. Düşünebiliyor musunuz, bir dönem festivallerde çalan, yılda en az 20 konser yapan bir solist, şimdi yılda sadece bir “görev” konseri veriyor, öteki devlet orkestraları da davet etmiyor.
“Bir kemancı nasıl körelir, köreltilir?” diye sorarsanız işte tipik bir örnek. Nitekim Mendelson’un 13 yaşındayken yazdığı, az bilinen, sadece yaylı eşlikli re minör keman konçertosunda solistin entonasyon bozuklukları, kirli notaları beni hüzünlendirdi. Bu iş, yılda bir konserde, iki üç provayla “sürdürülebilir” olmuyor, hem bu durumda olan “devlet solistleri”nin, hem de devlet orkestralarının “solisti kazanmak” adına çaba göstermeleri gerekiyor. Yönetmelikte yapılan değişiklik hakkıyla uygulanırsa, önümüzdeki sezon bu durum solistler lehine değişecek, senede en az 4 konseri devlet orkestralarıyla verecek ve toplamda en az 10 etkinlikte bulunmaları gerekecek.
Bu konserin öteki iki yapıtı ise, “CSO hiç çağdaş yapıt seslendirmiyor” eleştirisinde bulunanlara yanıt niteliğindeydi. Fazıl Say’ın girişimiyle uluslararası ünlü yayıncı Shott’un ilgi alanı içine giren Ulvi Cemal Erkin’in (1906-1972) TRT’nin siparişi üzerine 1969′da tamamladığı ( O yıllarda TRT böyle siparişler veriyordu!!!) “Senfonik Bölüm” başlıklı yapıtında orkestra Burak Tüzün’ün özenli, dikkatli yönetiminde iyi bir icra çıkardı. Tipik 20. yüzyıl özellikleri taşıyan bu yapıtı ben de ilk bale projem olan “Uçarcasına”da (1998) kullanmıştım. Koreograf Uğur Seyrek bu bölümde 70′lerde yaşanan iç çalkantıları başarıyla canlandırmıştı.
Ardından bu kez tipik bir 21.yüzyıl müziği dinledik. Hollanda’da yaşayan Selim Doğru’dan (d.1971) değerli viyolacımız Esra Pehlivanlı ile akordionist Marko Kasll’ın “Duo Mares” adlı ikilisi için, orkestra eşlikli bir yapıt bestelemesini rica etmiştim. Bu yapıtın dünyada ilkseslendirmesi de, Burak Tüzün yönetiminde Eskişehir’de Anadolu Senfoni Orkestrası’nca 2008 sonbaharında gerçekleştirilmişti. CSO iki yıl sonra yapıtın Ankara prömiyerini gerçekleştiriyordu. Kulağı sürekli barok, romantik dönem müziklerine alışık dinleyiciye çağcıl yapıtlar bazen çok sempatik gelmeyebiliyor. Genellikle bir ana fikir veya öykü üzerine bestelenmiş yapıtları anlayabilmek için, program notlarını müziği dinlemeden önce okumak, konuyu anlamak gerekiyor. Selim Doğru bu bestesine “Şeytanın Günlüğü” adını vermişti, çünkü “İnsanın müthiş bir buluşla kötülük kavramını insan yaşamında yeni kimliklere kavuşturmasının Şeytan’ı emekliye sevkettiğini” düşünüyordu. Besteci, “Kötülük artık kahramanlıktır, demokrasi misyonerliğidir, yardımdır, ibadettir, vatan sevgisidir, yatırımdır, başarıdır, kalkınmadır, itibarlı bir meslektir, idealizmdir, geleceği güvence altına almaktır, ahlaktır, namustur, töredir, insan haklarıdır… Artık kötülük diye bir şey yoktur!” diyordu. Tek bölüm olan yapıtta, besteci aradaki duraksamaları Şeytanın Günlüğü’ndeki sayfaların çevrilişi olarak özenle hesaplamıştı. Yapıtı Eskişehir’de de dinlemiştim. CSO eşliğinde hem orkestranın büyüklüğü, hem daha iyi akustik koşullar nedeniyle, yer yer iki solo enstrümanın orkestranın baskısını yaşadıklarını gördük ama sonuç parlaktı. Dinleyicinin başlangıçta ısınamadığı izlenimi verdiği ama geliştikçe içine girdiği yapıtın icracısına getirdiği alkışa Pehlivanlı-Kasll ikilisi, “Buyurun size bir barok” dercesine İngiliz besteci J. Dowland’dan “Flow my tears” adlı bir eski şarkının uyarlamasıyla yanıt vererek, iki çalgının ses uyumunu farklı bir üslupla hissettirdi.
ATATÜRK, SAYGUN VE ÖZSOY OPERASI
Cuma ~ Kasım 11, 2007 by admin Posted in Kitaplar
S u n u ş Resmî tarihi okuduğumuz zaman, genellikle kısa ve kesin yargılarla karşılaşırız. Her alanda böyledir,bu. Siyasette, diplomaside, bilimde, sanatta, müzikte… Resmî tarihe dayanan metinlerde, A. Adnan Saygun’un “Atatürk’ün müzik öğrenimi için yurtdışına gönderdiği yetenekli gençlerden biri? olduğu, Atatürk’ün “emri? veya “siparişi? üzerine ilk Türk operası sayılan Özsoy’u bestelediği yazılıdır. Bu tür bir metni okuduğunuzda, Atatürk’ün Saygun’u şahsen tanıdığı, bizzat seçerek gönderdiği ve Özsoy’u da Çankaya Köşkü’ne yanına çağırarak sipariş ettiği sanısına kapılabilirsiniz. Oysa Saygun’un Yunan işgalini küçük bir çocuk olarak yaşadığı İzmir’de, kalbinde büyütüp geliştirdiği “sevgi ve hayranlık? ötesinde Atatürk’le doğrudan hiçbir ilişkisi olmamıştı. Ta ki, 1934 yılında Özsoy’un hazırlanması için bir besteci aranıncaya kadar… Saygun, Atatürk’e duygusunu, Özsoy hazırlıkları başlamadan bir yıl önceki ruh hâlini şöyle anlatır: Resmî tarihin kısa ve belirleyici yargılarından uzaklaşıp, biraz araştırmaya başladığınızda ayrıntıların başka gerçeklerle yüklü olduğunu görürsünüz. İnsanların ruhlarında hangi fırtınalar esmiştir? Gelinen makamlarda ilişkiler mi, yoksa bilek hakkıyla kazanılan sınavlar mı etkili olmuştur? Hangi endişeler yaşanmış, âdeta ölümüne çalışmalar nasıl yapılmıştır? İnsanlar tam zirvede sanıldıkları sırada nasıl tepetaklak oluvermişlerdir? Atatürk niçin Özsoy’un hazırlanışını “bir devrim hareketi? olarak nitelendirmiştir? Aslında Cumhuriyet dönemi müzik tarihimiz, Thomas Hobbes’in ünlü “Homo homini lupus – İnsan insanın kurdudur? deyişini doğrulayan ayrıntılarla doludur. Saygın kişiler olarak gönlümüzde yaşattığımız, yapıtlarını dinlediğimiz nice sanatçının, bu deyim çerçevesinde değerlendirilebilecek öykü ve davranışıyla karşılaşabilirsiniz. Ama sonunda kalan, korunan ve yaşatılanlar, sadece ve sadece “yapıt?lardır. İlk Türk operası sayılan “Özsoy?un hazırlanış öyküsünü, Saygun’un kendi sesinden dinlediğinizde, yüce bir amaç ve insanüstü çalışmanın arasında, çekişmelerin, gammazlamaların nasıl devam ettiğini hayretle göreceksiniz. Saygun’un ses kaydını yıllarca saklayan ve yayımlanmak üzere bize ulaştıran, değerli müzisyen Tuncer Olcay’a Sevda Cenap And Vakfı olarak şükran borçluyuz. A.Adnan Saygun’la ilgili çeşitli araştırmalar yapıldı, kitaplar, tezler yayımlandı. Özsoy’la ilgili kimi bilgiler de bu çalışmalar içinde yer aldı. Bu kitapçığın amacı ise, doğumunun 100. yılı nedeniyle “Saygun Yılı? olarak kutlanacak 2007 öncesinde Saygun’un rahat bir sohbet ortamında anlattığı ve kendi sesiyle kaydedilmiş olan “belge –öykü?yü, bestecinin kısa yaşam notları ve Prof. Dr. Metin And’ın Özsoy üzerine bir değerlendirmesiyle birlikte, müzikseverlerle paylaşıp müzikologların yararına sunmaktır. Şefik Kahramankaptan
ATATÜRK, SAYGUN VE ÖZSOY OPERASI
“1933 yılı idi. Atatürk’ü, Büyük Nutuk’u söylerken Ankara’da radyodan dinledim. Güzel sanatlardan bahsediyordu. Bu benim yolumdu. Bana yol gösteriyordu. Hem dinliyor, hem ağlıyordum. Türklük ve milli şuur zirveye çıkmıştı. Cumhuriyet olmasa, ‘Yunus Emre’yi, ‘Kerem’i, ‘Köroğlu’nu yazar mıydım? Belki yazardım. Ben, çoksesliliğe Cumhuriyetten önce yöneldim. Beni, bu yola getiren Türklük şuurunun uyanması ve kendi iç âlemimdir?.
Gazeteci-Yazar
SCAMV Destekleme Kurulu Başkanı
İSMET İNÖNÜ VE HÂRİKA ÇOCUKLAR
Cuma ~ Kasım 11, 2007 by admin Posted in Kitaplar
İSMET İNÖNÜ VE HÂRİKA ÇOCUKLAR Ö N S Ö Z “Hârika Çocuklar Yasası?nın çıkarılışının 50′nci, İsmet Paşa’nın vefatının 25′nci yılı, 1998′de çakışıyordu. Cumhuriyetin 75′nci yılı ise, bu rastlantıyı üçleyerek pekiştiriyordu. İnönü Vakfı nasıl bir anma-kutlama programı yapabilirdi? Her yıl düzenlenen İnönü’yü anma konseri acaba nasıl daha anlamlı hale getirilebilirdi? Yapılacak işlerin “kalıcı? olması gerektiği ilkesinden hareketle bazı önerilerde bulundum. Bunlardan biri de, İnönü ile Hârika Çocuklar’ın öyküsünü anlatacak bir kitaptı. Kitabın yazımını üstlendikten ve çalışmaya başladıktan sonra, önemli bir sorumluluk yüklendiğimi hissettim. Bugüne kadar Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk başbakanı ve ikinci cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün müzikle ilişkisi hakkında derli toplu bir kaynak yoktu. Oğlu Erdal İnönü’nün anıları ile torunu Gülsün Bilgehan’ın anneannesinin yaşamını konu alan kitaplarında bazı değiniler ve nakledilen anekdotlar, konuyu örgülemeye yetecek nicelikte değildi. Bu nedenle, arşiv taramaları ve halen yaşayan bazı tanıklarla görüşmeler gerekiyordu. Araştırmalarım ilerledikçe, işe başlarken kafama yerleşen kuşku giderek büyüdü. Konuyu işlemeye İsmet İnönü-Hârika Çocuklar ilişkisinden başlamak haksızlık olacaktı. Atatürk ve müzik devrimi olgusu anlatılmadan, Cumhuriyetin ilk yıllarına ilişkin genel hava bilinmeden konu yeterince anlaşılamayacaktı. Ama bu da yeterli değildi. Çünkü Atatürk, müzik devrimi için uygulamadaki hareket noktasını, Osmanlı’da bir geçmişi olan Muzıka-î Hümayun’u Ankara’ya taşıyarak elde etmişti. İsmet İnönü de Yemen çöllerinde bir Osmanlı subayı olarak rastlantı eseri tanıştığı klasik batı müziğine olan sevgisini, imparatorluğun sancılı günlerinde, evlendikten hemen sonra eşine bir piyano armağan ederek göstermemiş miydi? Bu nedenle kitap, Hârika Çocuklar İdil Biret ile Suna Kan’ın yetiştikleri dönem yerine, Donizetti Paşa’nın İstanbul’a ayak bastığı günden başlıyor. Sanıyorum, böylece “İsmet İnönü ve Hârika çocuklar? bağlamında, Türk çoksesli müzik tarihinin de kısa ve güleryüzlü bir öyküsü ortaya çıktı. Bu kitabın yazımında manevî desteğini hep arkamda hissettiğim İnönü Vakfı Başkanı Özden Toker Hanımefendi’ye, arşiv taramalarındaki değerli yardımları nedeniyle İnönü Vakfı Genel Sekreteri Savaş Sönmez’e, yüzyüze görüşmeler ve yazışmalarda içtenlikle bilgi-belge desteği sağlayan İdil Biret, eşi Şefik Büyükyüksel ve Suna Kan’a minnettârım. Kitabın basımını üstlenen sevgili meslekdaşım, değerli dost Ümit Gürtuna ile sahibi bulunduğu Ümit Yayıncılık’ın titiz personeline de sonsuz teşekkürler.
(İDİL BİRET-SUNA KAN)
Ümit Yayıncılık
İnönü Vakfı Başkanı Özden Toker Hanımefendi, bu satırların yazarını değerli dost Selim İlkin’le birlikte Pembe Köşk’e bir sabah kahvesi için davet etmeseydi, bu kitabı elinizde tutuyor olamayacaktınız.
Şefik Kahramankaptan
Ankara, 6 Aralık 1998
BEL CANTO’NUN EFSÂNE USTASI
Perşembe ~ Eylül 09, 2007 by admin Posted in Kitaplar
AYHAN BARAN 2001’de Baran’ı 50. Sanat Yılı Konseri’nde dinlerken, dört yıl sonra kitabını yazmaya çalışacağım aklımın ucundan bile geçmiyordu. O yıl besteci Ferit Tüzün’ün kitabını yazmıştım. 6 Aralık 2004’te Baran’ı bu kez SCAMV Onur Ödülü Altın Madalyası töreninde sunduğu resitalde dinlerken, madalya kitabını da kendisini yakından tanıyan eli kalem tutan eski dostlarından birinin yazacağını düşünüyordum. Şefik Kahramankaptan
BEL CANTO’NUNEFSÂNE USTASI
SEVDA CENAP AND MÜZİK VAKFI YAYINLARI
S u n u ş
Ayhan Baran’ı ilk kez, müzik ve sahne sanatlarına merak sardığım ortaokul öğrenciliği yıllarında, sonradan yanan Tepebaşı’ndaki İstanbul Şehir Operası’nda Sevil Berberi’nde izlediğimi hayal-meyal anımsıyorum.
Bende derin iz bırakacak olayı ise yıllar sonra Ankara’da, o zaman İzmir Caddesi’nde bulunan Alman Kütüphanesi’ndeki bir dinletide yaşadım. Operalardaki performansıyla hayranları arasına katıldığım Baran’ın olağanüstü tekniğiyle sunduğu, hârika ses rengiyle duygu yüklediği, Saygun düzenlemesi “Mavilim? türküsüyle âdeta büyülenmiştim.
Bu derin iz, Cumhuriyetin 75. yılı dolayısıyla, 1998’de öyküsünü yazıp müziklerini derlediğim “Uçarcasına? balesinde Mavilim türküsüne de yer vermeme yol açacaktı.
Ama, SCAMV Başkanı sevgili dostum Mehmet Başman’la Vakıf koordinatörü Elif Başman, gene bir “sürpriz? yapıp “Ayhan Baran’a Armağan? kitabını kucağıma bırakıverdiler.
Üstelik bu kez karşımda, büyük sanatına karşın son derece alçakgönüllü bir “basso? vardı. Başkent Üniversitesi Müzik Bölümü’ne alınacak şan öğrencilerinin seçimi için davet edildiği jüri nedeniyle Ankara’ya geldiğinde, elyazısıyla hazırladığı iki sayfalık kısa özgeçmişin fotoğraflarla süslenerek hazırlanacak bir “kitapçığın? yeterli olacağını söyleyecek kadar tevazu içindeydi. Baran’ı zorlukla ikna edebildim, Erdoğan Okyay tanığımdır.
Kitabın içerik zenginliği anlamında içime sindiğini söyleyemem. Çünkü belgelerin toparlanması, tanıklarla görüşülmesi ve yazım dahil, herşey sadece ikibuçuk aylık bir süreye sığmak zorundaydı.
Ayrıca Ayhan Baran’ın unutkanlığı ve hafızasının zayıflığına, arşivcilikten hiç nasibini almamış olması da eklenince, işim daha da zorlaştı. O çok önemli yarışmalar, yurtdışı konser ve opera performanslarına ait bir tek program kitapçığı bile yoktu. Neyse ki tarih ve yer kayıtları düşülmemiş olsa da, bir miktar fotoğrafı saklamıştı.
Ayhan Bey, görüşmelerimizde, “Ah, düzenli biriktiren, not alan bir insan olsaymışım keşke? diye hayıflanıp durdu. Gene de, çeşitli arşivlerdeki taramalar ve tanık görüşmeleriyle Baran’ı ?her yönüyle? anlatan bir kitabın ortaya çıktığına inanıyorum.
Bu çalışma sırasında belleklerini zorlayıp anılarını aktaran herkese, taramalarıma yardımcı olan gençlere, kitaba ek olarak sizlere sunduğumuz 50. Yıl Konseri kaydının kullanılmasını sağlayan DOBGM yöneticileri Genel Müdür Meriç Sümen Kanan ve Genel Müdür Yardımcısı Şadi Erdoğan’a ve haftasonlarıyla geceleri de çalışmama hoşgörüyle gözyuman sevgili eşim Leyla’ya içten teşekkürlerimi sunuyorum.
19 Kasım 2005, Ankara
ÇEŞMEBAŞINDAN ESİNTİLERLE
Perşembe ~ Eylül 09, 2007 by admin Posted in Kitaplar
SUNUŞ 2001 yılı temmuz ayının son günleriydi. Sevda Cenap And Müzik Vakfı Başkanı, sevgili dostum Mehmet Başman, telefonda “Bir uğrar mısın, görüşeceklerimiz var? diyordu. Kuğulu Park’ın yanıbaşında, Ankara’nın tarihsel binaları arasında özenle korunarak yüzüktaşı gibi parıldayan And Evi’ne girerken, “Herhalde Ankara Festivaliyle ilgili bir konudur? diye düşünüyordum. Ama Mehmet Başman, “Ferit Tüzün’ün kitabını sen yazacaksın. Hayır deme şansın yok, ona göre? diyerek kucağıma kitap siparişini bırakıveriyordu. Kitabın 6 Aralık 2001 günü, Vakfın Onur Ödülü Altın Madalya töreninde çıkmış olması gerekiyordu. Demek ki, baskı sürecini de hesapladığımda önümde sadece ve sadece üç buçuk ay vardı. İlk araştırmalarım, Tüzün hakkında çok az belge kaldığını gösteriyordu. Kitabın oluşabilmesi için yaşayanların tanıklıklarına başvurmak gerekti. Üç haftalık yaz tatilimi birkaç kez İstanbul’a giderek, Bodrum’dan, Türkiye’nin Ege-Akdeniz ayrımındaki en uç noktası olan Palamutbükü köyüne kadar yaklaşık dörtbin kilometre yaparak, tanıklara ulaşmakla geçirdim. Ankara’da da çok sayıda görüşme yaptım. Görüşme ve araştırmalarım ilerledikçe başlangıçtaki umutsuzluğum dağılmaya, yerini dengeli bir iyimserlik almaya başladı. Artık yazmaya başlayabileceğimi düşündüğümde, ortaya 100 sayfalık bir kitap çıkacağını umuyordum. Ama yazım sürecinde görüşme ve araştırmaları sürdürünce malzeme de giderek zenginleşti ve ortaya şu anda elinizde tutmakta olduğunuz bu kitap çıktı. Keşke, süre biraz daha uzun olsaydı…Keşke Tüzün’ün Almanya yıllarını Münih’te Akademi ve Filarmoni’nin arşivlerinde de araştırabilsem, yaşayan canlı tanıklarla görüşebilseydim… Keşke, listemde olduğu halde görüşemediğim tüm kişilere ulaşmaya vaktim olabilseydi… Ve en önemlisi, keşke zamanında Tüzün’le tanışabilmiş, dostluk kurabilmiş olsaydım. Ama tüm kısıtlılıklara karşın, ilk Türk balesi Çeşmebaşı’nın bestecisi, orkestrasyon ustası Ferit Tüzün’ün yaşamı, duygu âlemi ve çalışma ortamlarıyla ilgili yeterli düzeyde fikir verebilecek bir çerçeveyi ortaya koyabildiğimi sanıyorum. Kitabın araştırma, görüşme ve yazım evrelerinde yaz tatilimizi, hafta sonlarını ve gecelerimi kullanmama hoşgörüyle destek veren sevgili eşim Leyla’ya, Tüzün’den kalan sınırlı dokümanı incelememe açan yeğeni Can Arık’a, elinde kalan küçük albümü yararlanmama sunan diğer yeğeni Hülya Tüzün Özer’e, hâlâ dünmüşcesine canlı tuttuğu anılarını büyük bir cömertlikle benimle paylaşan eski eşi Ayten Yüksel’e, saatler süren görüşme bantlarını özenle çözen, eski gazete koleksiyonlarını taramama yardımcı olan İletişim Fakültesi öğrencisi Elif Çetin’e, Almanca dokümanların içinden çıkmamı sağlayan Dr. Erdoğan Okyay’a, Tüzün için belleklerini zorlayan tüm eski dostlarına teşekkürü bir borç biliyorum. Bu kitap, Tüzün’ün besteciliğinin, yaratılarının ve şefliğinin analizine yönelik bir çalışma değildir. Aksine , bestecinin yaşamını doğumundan itibaren Türkiye’nin toplumsal, ekonomik ve siyasal koşullarıyla gerekli bağlantıları da kurarak, öyküsel bir üslupla anlatmaya çalıştım. Başarılı olabildiysem, ne mutlu bana… Şefik Kahramankaptan
FERİT TÜZÜN
ÇEŞMEBAŞINDAN ESİNTİLERLE
Sevda Cenap And Müzik Vakfı Yayınları
Bu kitap benim için tam bir “sürpriz? oldu. Kendi programımda yer almayan bir çalışma olarak, aniden önüme çıkıverdi.
Ferit Tüzün, henüz 48 yaşındayken kaybettiğimiz bir değerdi. Kendisini orkestra şefi olarak izlemiştim. Ama o yıllarda daha politika ağırlıklı çalıştığım ve yöneticilik görevlerim nedeniyle hayli yoğun olduğum için kendisiyle tanışma, görüşme fırsatım olmamıştı.
11 Kasım 2001, Ankara
RESMİGEÇİT
Perşembe ~ Eylül 09, 2007 by admin Posted in Kitaplar
RESMİGEÇİT “Resmigeçit?in Öyküsü Bu nedenle, başlangıçta ressam söyleşilerini bir kitapta toplamayı düşünmemiştim. Ama söyleşilerin sayısı arttıkça, resim çevrelerinden hep aynı istek gelmeye başladı. Genel kanı, bu söyleşilerin çok anlaşılır, yararlı, öğretici olduğu yolundaydı. Bu özendirici değerlendirmeler, beni konuyu yeniden düşünmeye yönlendirdi. Gerçekten de, söyleşileri okuyanlar, ressamın yaşamı, çalışmaları ve dünyaya bakışıyla ilgili önyargısız, açık, rahat okunur bilgilere erişebiliyordu. Bazı ressamların bile, kendileri hakkında yayınlanan eleştiri yazılarını dili ve tarzı nedeniyle anlayamadıklarından yakındıkları bir ortamda, bu söyleşiler demeti, hem meraklılar, hem öğrenciler için yararlanabilecekleri bir kaynak da olacaktı. Kitabın adı hemen kafamda oluşuvermişti. Bu bir nevi “ressamlar resm-i geçidi? idi. Bugünkü yazım biçimiyle “Resmigeçit?, amacı kucaklayacak bir ad olacaktı. “Resmigeçit?te biraya getirdiğim bu ressam söyleşilerinin nasıl başlayıp, nasıl geliştiğini de anlatmalıyım. Hürriyet Dergi Grubu’nun Ankara Temsilcisi olarak görev yaptığım yıllarda, sayıları giderek artan dergilerimiz içinde en beğendiklerimden biri Art Decor’du. Esas itibariyle bir dekorasyon dergisi olmakla birlikte, plastik sanatlara da değer veren bir anlayışla yönetilen derginin ilk tasarımcısı ve sürdürümcüsü, DGSA mezunu bir mimar olan Akadur Tölegen’di. Aynı zamanda usta bir fotoğraf sanatçısı olan Akadur, dergiyi hazırlarken resim sanatına, geçmişi ve bugünüyle özellikle yer veriyordu. Bununla da yetinmiyor, adeta İstanbul’daki galerilerin aylık bir rehberini sunuyordu. Zaman zaman da o ay sergisi açılacak ressamlarla söyleşiler yayınlıyordu. Bilirsiniz, “suyun başında olmak?, pek çok alanda geçerliliği olan bir halk saptamasıdır. Merkezde çalışanlar, merkeze yakın olanlar hep daha avantajlıdır. Akadur’un da bu olumlu yaklaşımından aslan payını hep İstanbullu sanatçılar ve galeriler alıyordu. Oysa Ankara’da da çok değerli ressamlar yaşıyordu. Çalışmalarını buradaki atölyelerinde sürdürüyor, buradaki eğitim kurumlarında ders veriyor ve ürünlerini genellikle buradaki galerilerde sergiliyorlardı . Ancak, büyük nüfusuyla Türkiye’nin en büyük metropolü olan İstanbul’da bu çalışmalar yeterince yankılanmıyor, sanatçılar pek tanınmıyordu. Acaba her ay Ankara’da yaşayan sanaçılardan biriyle söyleşi yapsam, AD’de yayınlar mıydı? Değerli dostum Akadur Tölegen’in “Memnuniyetle? yanıtı, bir bakıma elinizde tuttuğunuz bu kitabın temeline konulan ilk harçlardan biri oldu. Giderek yelpaze genişledi, Ankara’da sergi açan İstanbul ve İzmir’de yerleşik birkaç ressam da, bizim “Resmigeçit?e katıldı. Başlangıçta arkadaşlarımdan rica ettiğim, ressamın portre fotoğrafını da da kendim çekmeye başladım. Seçtiğim ressamlar incelendiğinde, kimilerinin “Filanca isim niye yok?? ya da “Bu ressam böyle bir kitapta yer almalı mıydı?? türünden getirecekleri eleştirileri şimdiden duyar gibi oluyorum. Öncelikle belirtmek isterim ki, yayının serginin açılacağı ay yapılması ve her ay en fazla iki sanatçıyla konuşulabileceği kriterleri nedeniyle, istediğim halde söyleşemediğim pek çok sanatçı var. Kitapta yer alanların büyük çoğunluğu Köy Enstitüsü veya bu kurumun devamı olan Öğretmen Okulu çıkışlı, yüksek öğretimini Gazi Eğitim Enstitüsü’nde tamamlamış ressamlar. Bir bakıma, başlangıcı Osmanlı’ya dayanan İstanbul’un “Akademi?sinden sonra, bu alanda Cumhuriyet’in eğitim kurumu olan Gazi Eğitim Enstitüsü mezunlarının ilginç öyküsüdür bu söyleşiler. Yokluklar içinde yaşadıkları köylerinden çıkıp geldikleri Köy Enstitüleri’nde yetenekleri keşfedilip resme özendirilen, seminerlere gönderilerek gelişmeleri sağlanan Anadolu çocuklarının eğitmenlik ve ressamlık serüvenleri, günümüzün eğitim karmaşası içinde alınacak derslerle doludur. Şefik Kahramankaptan
Kültür Bakanlığı Yayınları
Oldum olası, köşe yazıları veya söyleşilerimin derlenip kitap haline getirilmesine sıcak bakmamıştım. Özgün, el değmemiş konuların açığa çıkartıldığı bir taze ürün olmalıydı kitap… Ya da bir olayın, konunun veya kişinin değişik, yeni boyutlarını ortaya koymalıydı.
Birkaç ressam arkadaş “Renkli fotokopi çektirdik.Bilgi isteyenlere bu söyleşileri veriyoruz? deyince, kararımı verdim: Demek ki, bu söyleşileri elden geçirerek bir kitapta toplamalıydım.
1996-1999 arasındaki üç yıllık sürede 53’ü AD’de yayımlanan toplam 57 söyleşi ve bir makaleden oluşan bu kitap, resim meraklıları ve öğrencilerine yarar sağlar, konuya yabancı olanların da ilgili ve meraklı hale dönüşmesine katkıda bulunabilirse, ne mutlu bana…
Ankara, 2 Eylül 2001









