RSS

ESKİŞEHİR’DE, CUMHURİYET, ÇİFTE PRÖMİYER VE DALYA COŞKUSU

Perşembe ~ Ekim 10, 2008 by admin Posted in Andante Yazıları

ESKİŞEHİR’DE, CUMHURİYET, ÇİFTE PRÖMİYER VE DALYA COŞKUSU

esra-pehlivanli-marko-kasll.jpg selim-dogru-sahnede-kutlamada-tuzun-alkisliyor.jpg canselen-asoya-tesekkur-ediyor.jpg burak-tuzun-faik-canselen.jpg

*ASO, iki farklı kuşak besteci 37 yaşındaki Selim Doğru ile 100 yaşındaki Canselen’i şef Burak Tüzün yönetiminde buluşturdu…Cumhuriyet döneminin ilk besteci kuşağından “Türk Beşleri”ni doğumlarının 100. yıllarında üstüste andık…2004′te Cemal Reşit Rey, 2006′da Ulvi Cemal Erkin ve Ferit Alnar, 2007′de Adnan Saygun, bu yıl Necil Kazım Akses… Hiçbiri yaşamda değiller… Ama onlarla aynı kuşak olmasına karşın, onların öğrencisi olmuş bir bestecimiz bugün 100 yaşında. Ünlü “İleri” Marşı’nın bestecisi Faik Canselen…

ŞEFİK KAHRAMANKAPTAN

Bazı girişimlerin sonunun nereye varacağı hiç belli olmaz! Umulanın ötesinde olumlu sonuçlar ortaya çıkabilir. Örneğin, şimdi anlatacağı öykünün başlangıçta , bugün 100 yaşını idrâk eden bestecimiz Faik Canselen’le hiç ilgisi yoktu!
Yurtdışında kendini geliştirme ve ayakta durma başarısı nedeniyle beğenerek desteklediğim viyola sanatçımız Esra Pehlivanlı, Avusturyalı akerdeoncu Marko Kassl’la dünyanın ilk viyola-akerdeon ikilisini kurmuştu. İki enstrümanın ses renkleri birbirine çok yakışıyordu ama ortada özgün repertuar yoktu. Çeşitli klasikleri uyarlayarak oluşturdukları program ilgiyle dinleniyordu. Esra Pehlivanlı gibi Hollanda’da yaşayan genç besteci Selim Doğru ile tanışmalarını sağladım ve Doğru’dan ikili için bir yapıt yazmasını istedim. Prömiyeri Uluslararası Ankara Müzik Festivali’nde yapılan bu çağdaş müzik parçası beğenilince, genç bestecilerimizden ikili için parça yazmalarını istemeye başladım. Bu bağlamda, Ankara’da bir sohbetimizde şef Erol Erdinç de vardı, ikiliyle ve genç bestecimizle tanışmaktan heyecan duydu. “Keşke bir orkestralı yapıt olsa da hep birlikte seslendirsek” dileğinde bulundu. Bunun üzerine Selim Doğru’dan bu kez viyola-akerdeon ve orkestra için senfoni konçertant tarzı bir yapıt hazırlamasını istedim, o da memnuniyetle kabul etti.
Geçtiğimiz yaz yapıt hazır duruma gelmişti ama Erdinç’in Hacettepe Senfoni Orkestrası programı konusunda bazı zorlukları öne çıkmıştı. Bunun üzerine bu kez Anadolu Senfoni Orkestrası’nın genel müzik direktörü Burak Tüzün’le görüştüm ve olumlu yanıt aldım. İş yoluna giriyordu ve Türk çoksesli repertuarı, “yeni müzik” türünde bir yapıtı daha kazanacaktı. Tarih konusunu kesinleştirmeye çalışırken, Burak Tüzün “Acaba bu yapıtın ilkseslendirmesinin, Faik Canselen’in son yapıtının ilkseslendirmesiyle aynı konserde yer almasında bir sakınca var mı?” diye sordu. Sevinçle karşıladım, çünkü biri erken Cumhuriyet kuşağından, diğeri yeni kuşaktan iki bestecimiz, eserleriyle aynı konserde buluşacaklardı.
Şimdi gelelim Eskişehir’de yaşadıklarımızın öyküsüne. Besteci Selim Doğru, Eskişehir’e gelerek Burak Tüzün’ün genç ASO ile titizlikle sürdürdüğü provalarda hazır bulundu. Orkestra ilk kez yeni müzik ça lacaktı. Sürekli klasik, romantık müzik çalmış, 20. Yüzyıl anlamında Şostakoviç’le sınırlı kalmış bir konservatuvar sistemi nedeniyle çalgıcılarımızın alışkanlıklarına ters bir orkestra yazısı sözkonusuydu. Bu koşullanmayı aşmada Selim Doğru’nun açıklamalarının olumlu etkisi oldu.
26 Ekim akşamı Anadolu Üniversitesi’ndeki Atatürk Kültür Merkezi’ni dolduran dinleyiciye önce Selim Doğru’nun Viyola, Akerdeon ve Orkestra İçin Şeytanın Günlüğü başlıklı yapıtı sunuldu. Doğru, seslendirme öncesi dinleyiciye “yeni müzik” ve yapıtı hakkında bilgi verdi. Günümüzde artık dünya o denli kötüleşmişti ki, şeytan bile bunalıma girip bir psikiyatriste gitmiş ve “sen en iyisi bir günlük tut, tekrar iş yapabileceğin günleri bekle” tavsiyesini almıştı! Selim Doğru, yapıtının Faik Canselen’in huzurunda ve onun bir yapıtıyla birlikte seslendirilmesinin kendisi için büyük bir onur olduğunu özellikle vurguladı.
Viyola solisti Esra Pehlivanlı ve akerdeoncu Marko Kasll’ın ASO eşliğinde seslendirdiği yapıt dinleyicinin büyük beğenisini kazandı. Çünkü yapılan açıklamanın da yardımıyla bilinçi bir “dinleme” sözkonusuydu.Uzun sesizliklere de sahip tek bölümlük, 15 dakika süreli yapıtta vurma çalgılar takımı, “örs” de dahil olmak üzere önemli rol oynuyordu. Viyolonsel ve kontrabas gruplarına da bakır üflemelilerle birlikte özel görevler yüklenmişti. Yapıtı Faik Canselen de çok beğendiğini, seslerin günümüzün dünyasını yansıttığını söyledi. Gerçekten de Doğru’nun bestesi, tipik bir “21.yüzyıl müziği”ydi. Yapıt kusursuz denilebilecek biçimde seslendirildi. Solistler öylesine alkışlandı ki, dinleyiciyi Astor Piazzola’nın büyük tangosunu seslendirerek ödüllendirdiler.
İkinci yapıt, nüfusa 1911 olarak kaydedilen ancak gerçekte 1908 doğumlu olan Canselen’in “Duyuşlar” adını verdiği dizinin 6 numarasıydı. Bu dizinin bir numarası ise Canselen’e bestecilik yolunu açan Cumhuriyet Gazetesi’nin 1934 ‘te açtığı Paul Hindemith ve Dimitri Şostakoviç’in de jüri üyeleri arasında bulunduğu yarışmayı kazanan “Köy Düğünü” adlı orkestra yapıtıydı. O sırada Çanakkale’nin bir köyünde öğretmenlik yapan Canselen, Cemal Reşit Rey’in de özendirmesiyle bu diziyi sürdürmüş ve 6 numaralı süiti 60′lı yıllarda tamamlayabilmişti.

sukran-ve-faik-canselen-genc-meslekdasi-selim-dogru-ve-solistlerle.jpg salon-coskuyla-alkisliyor.jpg

SCAMV Onur Ödülü Altın Madalyası sahibi Canselen’in ve yapıtın tanıtımı, bu satırların yazarı tarafından yapıldı ve dinleyiciler Canselen’i dakikalarca ayakta alkışladılar.15 dakika süreli yapıt daha önce bazı orkestralar tarafından incelenmiş ancak “çalınması çok güç” gerekçesiyle seslendirilmemişti. Gerek bakır üflemeli çalgıların, gerekse yaylı sazların sürekli “forte” çaldığı yapıt üzerinde provalarda hayli ter döken Burak Tüzün’ün yönetimindeki genç orkestra, “parlak” bir sonuç aldı. Canselen’in isteği üzerine, yapıtı ASO ve Burak Tüzün’e armağan ettiğini dinleyicilere açıkladım. Konser tamamlandıktıktan sonra salon uzun süre boşalmadı, dinleyiciler, eski öğrencileri, genç öğrenciler, orkestra üyeleri, Canselen’le fotoğraf çektirmek, elini öpmek için sıraya girdiler. Musiki Muallim Mektebi’nde öğrenciyken sınıfa gelen Atatürk’ün anısını, onun verdiği doğrultuda Anadolu renklerini çağdaş dille işleyen iki ayrı kuşak bestecinin yapıtları, ASO’nun ve şef Burak Tüzün’ün kariyerine “iki dünya prömiyeri birden” artısını getirdi.

No Comments

CSO İSTİKRAR KAZANIYOR

Çarşamba ~ Mayıs 05, 2008 by admin Posted in Andante Yazıları

Değerli Okurlarım,
ANDANTE Dergisi’nin Nisan-Mayıs 2008 sayısı için hazırladığım yazılardan CSO’ya ilişkin bölümü, dergideki yer sıkıntısı nedeniyle kullanılamamış. Bu yazıları kendi portalime dileyenlerin erişebilmesi için yerleştirdim. ŞK.

CSO İSTİKRAR KAZANIYOR

Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası, sınavla alınan yeni üyelerle bir dinamizm kazandı. Değişik salonlarda çalmalarına karşın, orkestranın belirli bir düzeyin altına düşmediği ve istikrar kazandığı gözleniyor. Yıllık genel kurul, yönetim kurulu seçimini de yaptı. Müdür Çağatay Akyol ile yardımcısı Özgür Balkız yerlerini korurken, diğer üyeliklere Arif Ünal, Yaman İrun ve Altan Kalmukoğlu seçildi. CSO’da izlediklerime mümkün olduğunca kısaca değinmeye çalışacağım:

vanya-milenova-tugba-tamer-2.JPG
VANYA MİLENOVA/TUĞBA TAMER: CSO’yu Rus şef Mark Kadin ilk kez yönetti. Bağlantıyı Bilkent hocası Bulgar kemancı Vanya Milenova sağlamıştı. Geçen yıl Sibelius konçertoda eşlikteki sorunlar nedeniyle hayli güçlük çeken Milenova bu kez işini sağlam kazığa bağlamış olmalıydı. Milenova, Schnittke’nin “Moz-art a’la Haydn”ı için kendine partner olarak da, CSO birinci derece keman grubu üyelerinden, Bilkent’te de sanatta yeterlilik öğrencisi Tuğba Tamer’i seçmişti. Yapıtın Türkiye’de daha önce seslendirildiğini duymadık, kaynaklarda da rastlamadım. Zaten yazılış tarihi 1977, ilkseslendirmesi ise l983′te.. Schnittke’nin eskinin tamamlanmamış yapıtlarından yola çıkarak yeni yapıtlar yazdığı biliniyor. Dinlediğimiz eser de, Mozart’ın günümüze zadece keman partisi ulaşmış olan Pantolon und Columbine adlı gençlik çalışmasından yola çıkarak yazdığı 6 parçalık dizinin dördüncüsüydü. Bitişi, Haydn’ın Veda senfonisindeki gibi üyelerin tek tek sahneyi terketmesine gönderme yapıyor. Besteci “Mozart günümüzde yaşasaydı herhalde böyle yazardı” dedirtmek istemiş adeta. Çağdaş yaklaşımlar, işin özünü bozmuyor. Milenova-Tamer ikilisi bize yapıtı başarıyla tanıttılar. Ardından Milenova Max Bruch’un İskoç Fantazisi’nde, nasıl kaliteli bir kemancı olduğunu bir kez daha kanıtladı. CSO Kadin’in bagedi altında Rahmaninof’un “The Rock” adlı yapıtının da Türkiye prömiyerini yaptı. Konser Çaykovski’nin Kuğu Gölü Süiti ile noktalandı.
Mark Kadin, özellikle bale süitinde, Rus ekolünün tipik özelliklerini sergileyerek, süitin beş bölümünde orkestraya ustalıkla önderlik etti.(22 Şubat 2008)

cem-sevgi-emre-elivar.JPG

EMRE ELİVAR / CEM SEVGİ: Orkestrayı bu kez, son yılların çalışkan şefi, daimi görevi olan operanın yanı sıra tüm devlet orkestralarıyla konser yapan Naci Özgüç yönetiyordu. Halen çalışmalarını Almanya’da sürdüren genç besteci Yiğit Aydın’ın, Eczacıbaşı yarışmasında birincilik kazanmış “Sahne” adlı orkestra konçertinosu seslendirildi önce. Yapıtın Ankara’daki ilkseslendirmesi de gerçekleşmiş oldu böylece…Yiğit Aydın’ın çağdaş ama kendi iç bütünlüğüyle dinlenebilir nitelikteki yapıtına dinleyicinin tepkisi de olumlu oldu. Aydın “çağdaş yazmak için çağdaş olan” değil, “gerçekten çağdaş olduğu, dünyayı iyi analiz edebildiği için kendi çağdaş müziğini oluşturabilen” bir besteci. Şostakoviç’in Türkiye’de en fazla seslendirilen eseri olan Piyano, Trompet ve yaylı çalgılar İçin Konçerto’da, müzik yaşamını solist ve hoca olarak Almanya’da sürdüren Emre Elivar dört dörtlüktü. Gereksiz hareket ve mimiklerle dinleyicinin dikkatini de dağıtmayan ağırbaşlı Elivar’la, son yıllarda bu konçertonun “demirbaş”ı haline gelen trompetçi Cem Sevgi hakettikleri alkışı aldılar. ( 29 Şubat 2008)

muhittin-durruoglu-cedric-tiberghien.JPG

MUHİTTİN DÜRRÜOĞLU/CEDRİC TİBERGHİEN: Şef platformunda orkestranın genel müzik direktörü Rengim Gökmen vardı.Ferit Tüzün’ün Çeşmebaşı bale süitinde bir dönemin değişmez solisti Müfide Özgüç’ün partisi artık soprano Esin Talınlı başarıyla seslendiriyor. Solistler, Belçika’daki besteci/piyanist/hoca temsilcimiz Muhittin Dürrüoğlu ile arkadaşı Cedric Tiberghien’in seçtikleri yapıt Türkiye için yeniydi ve büyük olasılıkla ilk kez seslendiriliyordu. Ünlü İngiliz besteci Sir Malcolm Arnold, piyano ve yaylı sazlar için konçertosunu, bir piyanoda iki solist için yazmıştı. İlk bölümü yedi çeşitlemeden oluşan passacaglia biçiminde olan yapıt, bestecinin hastanede ruhsal tedavi gördüğü bir dönem sonunda yazılmış olmasına karşın, sevimli, içinde tatlı şakalar barındıran, hayli canlı ve hareketli bir yapıt. Dürrüoğlu ve arkadaşı da yapıtı coşkuyla seslendirdiler. Böylece yeni bir yapıtla tanışmış olduk. İkinci yarıda orkestra Schumann’ın 4. Senfonisini bütünlük içinde seslendirdi. Rengim Gökmen, bir koltuğunda birkaç karpuz taşımasına karşın, önceliği şefliğine veriyor. Senfoniyi bellekten yönetti, sonuçtan memnun kaldık. (14 Mart 2008)

idil-biret-bfromanger.JPG
İDİL BİRET-BENOİT FROMANGE: CSO, bu kez ODTÜ Kültür merkezi büyük salonundaydı. Daha önce iyi bir flüt solisti olduğuna tanıklık ettiğimiz Benoit Fromanger bu kez şef olarak gelmişti. İdil Biret, Schumann’ın eşi Clara için yazmış olduğu ezgisel, lirik konçertosunu her zamanki yüksek düzeyi, disiplini içinde seslendirdi ve olağanüstü alkış topladı. Eşlik orta karardı. ODTÜ hocalarından biri, sanki rock konserindeymiş gibi çığlık bile attı. İdil Biret çoşkulu dinleyicileri önce gene Schumann’ın “Uçuşan Hayaller” adlı parçası, ardından çok yaman bir tempoyla Brahms’ın 1. Macar Dansı ile ödüllendirdi.
İkinci yarıda artık şeflik kariyerinde ilerlemek istediği belli olan Fromanger, M. de Falla’nın Üç Köşeli Şapka Balesi 2. Süiti, orkestranın yaylı çalgı üyelerine gülücükler saçarak ama bir İspanyol matador edasıyla yönetti. Sonuç başarılıydı. Ama ardından Ravel’in Bolero’sunda sanki az önceki orkestra gitmiş, yerine hiç çalışmamış bir orkestra gelmişti.Trampetin verdiği ritm üzerine, üflemeli çalgıların giderek yükselen sololarıyla her zaman sevilen bu yapıtta, daha ilk ölçülerden itibaren falsolar başladı. Üflemeli soloların çoğunda hatalar, ton bozuklukları birbirini kovaladı. Ama dinleyici sevdiği eseri gene çoşkunca alkışladı. Şef Fromanger de, gerekli “gösteri”yi yaparak, sololarını kötü çalanları da ayağa kaldırıp tek tek alkışlattı. Sonuç itibariyle dinleyici salondan “memnun” ayrıldı. ( 3 Nisan 2008)

No Comments

İzlediklerim

Cumartesi ~ Ocak 01, 2008 by admin Posted in Andante Yazıları

a31-kapak.jpgAndante/ Aralık 2007 -Ocak 2008 Sayı:31

Saygun’a ve tarihe saygı…
ÖZSOY

ozsoy-oyuncu-kadrosu-selamda.JPG ulu-hatun-tur-ve-irac.JPG saman-dansi.JPG yedi-felekler-ve-hatunun-yakarisi.JPG
Ahmet Adnan Saygun’un Özsoy operası ilk kez 1934′te İran Şahı Rıza’nın onuruna sergilenmişti. Cumhuriyet döneminin ilk müzikli sahne yapıtıdır. Saygun’un 100. doğum yılı nedeniyle Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü yapıtı, 1982′de bestecinin yeniden düzenlediği biçimiyle yeniden sahneledi.
Günümüzün siyasal ortamında, erken Cumhuriyet dönemindeki yaklaşımı, duyarlılıkları anlamak açısından Özsoy, mutlaka izlenmesi gerekli bir yapıt. Çünkü librettosu Münir Hayri Egeli’ye ait gözükse de, ilk eskizler ve sonra da düzetmeler Atatürk tarafından yapıldığı için, yapıtın tarihsel değeri yükseliyor.
Özsoy’u, özellikle bir “ilk” olduğu için, uluslaşma sürecindeki topluma hangi tarih bilincinin aşılanmaya çalışıldığını görmek için, 27 gün gibi kısa bir sürede “emirle” yazılmış ve türlü sabotaja, engelleme çabasına karşın nasıl biçimlendiğini anlayabilmek için mutlaka izlemek gerek. Hayli doyurucu biçimde hazırlanmış Özsoy kitapçığındaki yazılar, meraklı gençlere yeterli bilgiyi sunar nitelikte.
Sahneüstünü Nihat Kahraman, menhirler, dolmenler, yazıtlar, taş ocak ve çadırla, Orta Asya’da bir Türk obası biçiminde tasarlamış… Nursel Ünlü’nün giysi ve aksesuar tasarımlarının, başta “şaman” tiplemesi olmak üzere iyi bir araştırma dayandığı anlaşılıyor. Giysiler, hem görsellik bakımından etkileyici, hem de işlevsel.
Saygun’un henüz 27 yaşındayken yazıp, 74 yaşında yeniden topladığı sahne müziğini, Bujor Hoinic şefliğindeki orkestra, sahneüstüyle eşgüdüm içinde seslendirdi. Koro, özellikle kadın sesleri yanıt verdikleri erkek repliklerinin etkisini arttıcı işlevi yerine getirdi. Operatik anlamda zaten Hatun, Feridun ve Ahriman dışında rolün bulunmadığı yapıtta, 1934′te Nimet Vahit hanımın rolünde bu kez Sayra Seyhan Geçim oynuyordu. Partneri Feridun’da Kemal Yaşar’la birlikte ses olarak yadırganmadılar. Ahriman’da Berkant Coşkun sahne olarak başarılıydı. Ahriman’ın giysi tasarımı ve makyajında da öz-biçim ilişkisi iyi yakalanmıştı. Metindeki “epik öge” olarak “anlatıcı” konumundaki “Ozan”ı yönetmen Evin Atik Yerli, günümüz giysileri ve tipiyle sahneye sürmüştü. librettodaki, hâlâ geçerliliğini koruyan kimi önermelerin vurgulanmasını sağlıyordu.
Saygun,yapıtı 1982′de tek perde olarak düzenlemiş ve 1983-84 sezonunda böyle sahnelenmişti. Bu kez sahneleminin iki perdeye bölündüğünü gördük. Gene tek perde olarak düşünülseydi, izleyici yoğunlaşmasının daha yüksek olması sağlanabilirdi, çünkü zaten kısadır yapıt.
Oyunun genelinde, bu tür müzikli sahne yapıtlarında daha güçlü olması gerektiğini düşündüğüm teatral yanı biraz yetersiz buldum. Ama sahnedeki görsellikle bu açık kısmen kapanıyordu. Oyunun “tarihsel örnek” olarak düşünülüp operanın öteki kentlerdeki sahnelere de taşınarak temsil yapması düşünülmelidir.
Şefik Kahramankaptan

solen-dikener-rey-caliyor.JPG solen-dikener-bsoda-selamda.JPG p1010038.JPG isin-metin-yeni5.jpg
Başarılı bir kazı ve sergileme örneği:
CRR’den Konçertant Parçalar…
ŞÖLEN DİKENER / IŞIN METİN

Müzik alanında kimi yapılanları, başka bilim ve meslek alanlarındaki işlemlere benzetirsek, Şölen Dikener bir arkeolog gibi arşivlerde yaptığı kazı çalışması sonucu Cemal Reşit Rey’in “Viyolonsel ve Orkestra İçin Konçertant Parçalar”ını gömülü olduğu yerden çıkardı. Işın Metin de bir restoratör gibi o el yazılarını elden geçirip bilgisayara aktarttı, eksik partileri hazırlattı. Böylece Rey’in bir yapıtı daha, ilk seslendirmesinden yıllar sonra canlandırılmış oldu.
Osmanlıyı Cumhuriyete bağlayan dönemde çocukluk-gençlik çağını yaşamış, Cumhuriyetin ilk bestecisi diyebileceğimiz Cemal Reşit Rey ( 1904-1985) Viyolonsel ve Orkestra için Konçertant Parçalar adlı yapıtı 1955 yılında yazmış, 1959′da son düzeltmelerini yapıp üzerine tarih de atarak ünlü Fransız çellocu Pierre Fournier’e (1906 – 1986) sunulamış. Yapıtın ilk seslendirmesi 1959 yılında besteci yönetimindeki İstanbul Şehir Orkestrası eşliğinde Pierre Fournier tarafından yapılmış.
Rey’in bu dört bölümlük yapıtıyla 10 Kasım’da sanat yaşamını solist, orkestra şefi ve hoca olarak ABD’de sürdüren çellocumuz Dr. Şölen Dikener’den, Işın Metin yönetimindeki Bilkent Senfoni Orkestrası eşliğinde dinledik.
Yaklaşık 24 dakika süren ve dört bölümden oluşan yapıtın, 1940′lar Avrupasında geçerli akımların, Rey’in aldığı Fransız eğitiminin, Türk halk ve Osmanlı sanat müziklerinden izler taşıdığını söyleyebiliriz. Rey yapıtının orkestra bölümlerini özellikle zengin senfonik özellikler taşıyacak biçimde yazmış. Tahta ve bakır üflemeli çalgılara özel önem vermiş, ezgisel ve armonik zenginlik yaratmış. Viyolonsel soloları ise konçerto üslubunda ve çalgının tınısal zenginliğini ortaya koyacak biçimde tasarlamış.
Şölen Dikener, zamanında rahmetli viyolonsel sanatçısı-şef Muhittin Sadak’ın (1900-1982) kullandığı çellosuyla, yapıttaki ton zenginliğini ve teknik atraksiyonları başarıyla yansıttı. Çellonun solo çaldığı bölümlerde, solist ustalığını sergilerken, orkestranın birlikte çaldığı bazı bölümlerde, yapıtın yazılışından kaynaklanan bir perdeleme ortaya çıktı. Buna karşın Işın Metin, bu bölümlerde orkestrayı mümkün olduğunca alçakta tutmaya çalışarak, dengeyi kolladı. Işın Metin’in son iki yıl içinde şeflik serüveninde büyük ilerleme kaydettiğini, bestecilik birikimini, yapıtları anlamak ve çözmekte başarıyla kullandığını, ulaştığı yorumu da orkestralara rahatlıkla uygulattığını görüyoruz.
Yapıt ve seslendirme çoşkuyla alkışlandı. Şölen Dikener, alkışlara hoş bir sürprizle yanıt verdi. Çağdaş bestecimiz İlhan Usmanbaş’ın (d.1921) Solo Çello İçin Partita’sını “halk önünde ilk kez” seslendirdi, yani bir dünya prömiyeri yaptı. Bu yapıt Şölen Dikener’in A.K. Müzik’ten çıkması beklenen “Viyolonsel İçin Türk Partitaları” başlıklı yeni klasik albümünde de yer alıyor.
BSO’nun Atatürk anısına konserinin ikinci bölümü ise çağdaş bestecilerimizden Muammer Sun’un (d.1932) Kurtuluş ve Cumhuriyet film müzikleri süitlerinden 14 parçalık bir derlemeden oluşuyordu. Kamuoyunda tanınırlığını büyük ölçüde bu film müzikleriyle sağlayan, değişik formlarda yüzlerce yapıtı bulunan Muammer Sun’un özgün ezgilerin yanısıra, bilinen kimi marş ve türküleri yeniden ve çoksesli olarak bestelemede gösterdiği ustalık karşısında şapka çıkartmayan yok gibidir. Ankara Operası’ndan soprano Hülya Kazan’ın, yazıldığı günden bu yana pürüzsüz okuduğu sözsüz şarkı, Devlet Çoksesli Korosu’nun elde ettiği tınısal bütünlük ve BSO’nun yapıttaki renkleri parlak biçimde ortaya koyan seslendirmesiyle adeta CD’den dinlercesine tamamlandı konser. Şef Işın Metin , Muammer Sun’u sahneye çıkardığında coşku doruğa varmıştı. Sun’un bu iki süitinin Işın Metin yönetimindeki BSO tarafından gerçekleştirilen en yeni kaydını Sun Yayınevi CD olarak yayımlayacak.
Şefik Kahramankaptan

kirmizi-ev-final.JPG nilgun-bilsel-demireller-hakan-aysev.JPG leyla-colakoglu.JPG cigdem-onol-murat-karahan-web.jpg

Adama göre rol ve şarkı!
KIRMIZI EV

Ödenekli bir opera topluluğunun, zorunlu kadrosunda yer alanların tümünü canlı tutabilmek, yaş ve yeterince çalışmama gibi nedenlerle gerileyen ama sahne tutkusu azalmayanları tatmin edebilmek için, değişik arayışlar içinde olması, zaman zaman konserler, değişik etkinlikler düzenlemesi olumlu bir yaklaşım. Yapılanı izleyici beğeniyor ve alkışlıyor da olabilir. Ama, bu her yapılanın tutarlı, kaliteli bir iş olduğu anlamına gelmez.
Ankara Operası, ODTÜ Sanat Festivali kapsamında, üniversite bünyesindeki kulüplerin de katkısıyla Kırmızı Ev başlıklı bir “müzikal” hazırladı ve bunu ODTÜ’de üç temsil yaparak sahneledi. Müzikal, “adama göre rol” mantığıyla hazırlanmıştı, yani kim neyi, hangi dilde iyi söylüyorsa, buna göre şarkılar seçilmişti! Hakan Aysev’e tipine uygun “Mafia babası” rolü ile birlikte Napoliten şarkıların verilmesi gibi…
Fikir ve uygulama soprano Leyla Çolakoğlu’na aitti. Amacını “gençlere çoksesli müziği sevdirmek” olarak belirleyen Çolakoğlu’nun yol haritası üzerinden genç Eda Alanson, şarkıların birbirine bağlanabilmesi ve ortaya çıkana “konser” değil, “müzikal” denilebilmesi için gerekli ama bir “laf” karışımından oluşan metni yazmış, Başrejisör Gürçil Çeliktaş da sahneye koymuştu. CSO’nun birinci keman grubu üyelerinden yetenekli müzisyen Bilgehan Erten hem müzik düzenlemelerini yapıp ekibini kurmuş, hem de başarılı olduğu klavyenin başına oturmuştu. ODTÜ eşli danslar topluluğuna Ankara Balesi’nden Armağan Davran sahnede önderilik ederken, koreografiyi yapan Nilgün Bilsel Demireller, estetik bir öge olarak sahneye de çıkıyordu.
Sonuçta, kimi iyi sesler “Bak operacı pop söyleyince ne güzel oluyormuş” dedirterek dengeyi kurmuş oldular. Tenor Murat Karahan, soprano Çiğdem Önol, tenor Hakan Aysev ses ve sahne olarak izleyicinin alkışını hak ettiler. Çoğunluğunu ODTÜ öğrencilerinin oluşturduğu izleyici, salonu “eğlenmişlik” duygusuyla terketti.
“Kırmızı Ev”in ardında yaşanan acıyı ise herkes bilemez. Oyunun fikir babası, uygulayıcısı ve ana karakteri Leyla Çolakoğlu ile oyunda koca rolünü oynayan eşi Deva Çolakoğlu, henüz Ağustos’ta yitirdikleri yetişkin biricik kızları Ceyda’nın acısını içlerine gömerek hazırladılar herşeyi…Şöyle veya böyle, perdenin kapanmaması, sürekli açılıyor olmasına inançlarını ortaya koydular.
Şefik Kahramankaptan

deniz-toygur-pierre-amoyal-2.JPG feruza-abdullayeva-deniz-toygur.JPG
Ders çıkarılması gereken bir öykü
PIERRE AMOYAL / DENİZ TOYGÜR :

İnternetteki klasikbatımüziği yazışma grubunda geçtiğimiz ay güzel bir öykü üzerine yazışıldı. 20 yaşındaki kemancımız Deniz Toygür’ün iyi bir kemana kavuşmasının öyküsüydü bu. Hâttâ Deniz de yazışmalara katılıp, Ankara’da Başar Can Kıvrak’la verdikleri dinleti sonrası, enstüman konusunda yazdıklarımı hatırlattı. Yazışmalarda muştulanan konser verildi ve Deniz yeni çalgısına kavuştu, şu anda elinde 1936 yapımı bir “ Emanuele Egildo” bulunuyor.
Bu öyküyü ve kemanın teslim dinletisini sizlerle paylaşmak isterim.
Deniz Toygür, Bilkent’te Feruza Abdullayeva’nın öğrencisi olarak lisans öğrenimini tamamlama çabası içinde, Gülden Turalı Keman Yarışması’nda ikincilik almış, yetenekli bir genç kemancı. Deniz’in elinde ilk eğitime başladığında yeterli olabilecek ama iş dinleti vermeye geldiğinde, yeteneğini, çaldığıyla ilgili yorumunu yansıtmasına olanak vermeyen sıradan bir çalgı vardı. Bir memur ailesinin çocuğu olarak, daha iyi bir çalgıyı edinme olanağı da pek ufukta gözükmüyordu.
Günümüzün önde gelen kemancılarından Pierre Amoyal ise, ünlü Jascha Heifetz’in öğrencisi… Virtüoz solistliğiyle birlikte oda müziği alanında uzman bir kemancı. Uzun yıllar mezunu olduğu Paris Konservatuvarı’nda profesörlük yaptı. Halen İsviçre’de Lozan (Lausanne) Konservatuvarı’nda (Haute Ecole de Musique) ders veriyor.. Alexis Weissenberg ile kurduğu ve halen Bruno Canino ile ortaklaşa düzenlediği, Keman-piyano repertuvarına ağırlık verdiği; Lausanne Yaz Müzik Okulu artistik direktörlüğü görevini sürdürüyor.
Bu iki ismin yolları Amoyal geçtiğimiz yıl Ankara’da, Alban Berg’in keman konçertosunu seslendirmek üzere Bilkent’e geldiğinde kesişti. Amoyal, keman öğrencileri için düzenlediği ustalık çalışmasına katılan Deniz’in çalışını çok beğenmiş ve kendisini yaz aylarında Lozan’daki yaz akademisine davet etmişti.
Öykünün sonrasını sahnede Amoyal, Bilkent Senfoni Orkestrası eşliğinde verdiği konserin sonunda İngilizce olarak anlattı, Deniz de Türkçeye çevirdi. Lozan’daki çalışmanın sonunda 80 kişilik küçük salonda halka açık dinletiler düzenleniyordu. Bu dinletilerde Deniz çaldıktan sonra Amoyal, dinleyicilere hitaben “ Herhalde siz de elinde iyi bir enstrüman olsa, genç kemancımızın yeteneklerinin daha iyi algılanabileceğinin farkındasınız” demiş, salondakiler durumu tebessümle karşılamışlardı.
Ertesi gün ise beklenmedik gelişme yaşanıyor, adının açıklanmasını istemeyen İsviçreli bir hanım, Pierre Amoyal’a gelerek Deniz’i ve çalışını çok beğendiğini belirtiyor, iyi bir keman alınabilmesi için 25 bin İsviçre Frangı tutarında fon tahsis ediyordu.
Buradan sonrası ise Amoyal’ın kişiliğinin önemli bir yansımasıydı. Usta kemancı bu fonla, Deniz’e iyi bir keman bulabilmek için araştırmalara başlıyor ve sonunda İtalya’da “keman koleksiyonu” sahibi olan bir dostundan ricada bulunuyordu. Bu koleksiyondan çıkan keman 1936 yapımı bir “ Emanuele Egildo”ydu. Bu keman İtalyan luthiye Egildo’nun (1866-1955) atölyesinden, ustanın bilgi ve deneyim birikiminin üst düzeyde olduğu 70 yaşında çıkmıştı.
Kemanın bir “koleksiyon çıktısı” olduğu yıpranmamış görüntüsünden belli oluyordu. Amoyal’in seçtiği barok dönem Fransız kemancı-besteci Jean-Marie Leclair’in( 1697 – 1764) iki keman için düosunu birlikte seslendirirlerken, Deniz’in yeni kemanının ses renginin de çok güzel olduğunu gördük. Amoyal’ın elindeki ve çalınıp-bulunma öyküsünü Ayşe Öktem’in Andante’nin 19. sayısında ayrıntılarıyla yazdığı , kod adı “Kochanski ” olan 1717 yapımı Stradivariüs ‘le birlikte hiç yadırganmadı, iki kemanın ses renkleri ve volümleri birbirine uydu.
Amoyal, konuşması sırasında, hemen arkada ikinci keman grup şefi olan Deniz’in hocası Feruza Abdullayeva’ya da teşekkürü ihmal etmedi. Deniz, bu yıl lisansı tamamlayıp, 2008 Eylülünden itibaren Lozan’da Pierre Amoyal’la master çalışmalarına başlamayı hedefliyor. Bu zorlu çalışmada yeni kemanının onun için sıkı bir motivasyon ögesi ve destek olacağı kuşkusuz.
Çalgı sorunu ve yapılabilecekler konusunda sayısız yazı ve konuşmalarımıza karşın Türkiye’de pek çok banka, büyük sermaye grubu ve şirketin kılı kıpırdamazken, İsviçre’de duyarlı bir dinleyicinin hem de bir “Türk kızı” için olumlu davranış biçimi ve katkısı birilerine ilham verir mi acaba?

aldemirergunermansur.JPG neyle-kemanin-konusmasi.JPG
Mansur, Aldemir ve Erguner’le Türkiye Prömiyeri
ARAR

Bazı yapıtlarla insanın duygusal bir bağı oluyor. Hâttâ bu bağ daha yapıtı dinlemeden oluşmaya başlayabiliyor. Genç bestecimiz Can Aksel Akın’ın 2006 Ağustosunda ilk seslendirilmeleri Çek Cumhuriyeti ve Avusturya’da yapılan ney, keman ve orkestra için “Arar” adlı yapıtıya böyle bir bağım var. Çünkü bu yapıtın siparişi Allegro Vivo adlı festival tarafından Can’a, tam “Çağrı” adlı bale projem üzerine fikir alışverişinde bulunduğumuz dönemde yapıldı.
Siparişin iki koşulu vardı. İstenen konçertonun solo iki çalgısından biri keman, diğeri ise bir Türk çalgısı olacaktı. Çünkü festival yöneticisi şefin eşi kemancıydı, besteci de Türk olunca özgün bir çalgının seçimi ona bırakılmıştı. Can Aksel Akın, Mevlana üzerinde çalıştığımız bu dönemde hemen Türk çalgısı olarak neyi önerdi . Öneri kabul edilince yapıtı oluşturmaya başladı. Neyzen olarak , çalışmalarını Paris’te sürdüren “üstad” Kudsi Erguner’i ikna etmeyi başardı.
Yapıtı bu kez Cem Mansur, Sibelius’un önemli oda müzikleriyle birlikte Akbank Oda Orkestrası’nın “İki Ermiş, İki Yıldönümü” başlıklı konserinin programına aldı. Bu kez kemancı, İstanbul’dan onbeş kişinin katkısıyla edindiği 1840 yapımı Vuillaume kemanın getirdiği motivasyon ve disiplinli çalışmasıyla yükseliş çizgisine giren 32 yaşındaki yetenek Atilla Aldemir’di.
Konser İstanbul’da Caddebostan Kültür Merkezi salonunda yer alıyordu. Önce Cem Mansur’un seçtiği başlık ve bestecilerle ilgili yarım saatlik açıklamasını keyifle dinledik, sonra da konseri… Mansur, “Arar”ı Sibelius’un Rakastava adlı şiiriyle altı oda müziği parçasının arasına koymuştu. “Ermişler” konserini Rakastava’daki hafif mistik havayla başlatıp ardından, ney tınısıyla mistisizmin dozunu yükseltmeşi düşünmüş olmalıydı., Ölümünün 40. yıldönümünde Finlandiyalı besteci J.Sibelius’u ünlü ve çok tanınan keman konçertosu veya senfonileri yerine, oda orkestrası için yazdıklarıyla anmak, dinleyiciye de az bilinen yapıtları tanıma olanağı veriyordu.
Daha çok Türkiye Prömiyeri yapılan Arar’dan sözetmek istiyorum. Yapıt, Kudsi Erguner’in klasik bir “giriş taksimi”yle başlıyor. Güçlü ve içli bu nefesin sonlarına doğru, yaylılar, yavaşça akan bir su gibi giriyor, neyin nefesi sustuğunda bu kez keman solo çağdaş bir biçemi yansıtarak giriş yapıyor. Yaylıların tuttisi ile gelişen yapıt, ney ve kemanın karşılıklı konuşmaları ve yaylıların farklı katmanları örtüştürmesiyle zenginleşiyor. Neyin, çağdaş bir yazıyla da kullanılabileceği ve yapıtın bütünlüğü içinde yadırganmadan yer alabileceği kanıtlanıyor. Yapıtın yükselme sürecinde vurma çalgılara, çello ve kontrabaslara ustalıklı roller düşüyor. Bu güçlü hareket, giderek sönüklesiyor ve yapıt sessizce sona eriyor.
Yapıtta, keman ile neyin karşılıklı konuşmaları sırasında neyin hayli tiz kullanımı, sanki gelenekselin çağdaşa karşı direnişini simgeliyor. Bu bölümler yapıtın özündeki felsefî çelişkinin dışavurumu sanki. Ama yapıt, gelenekselle çağdaşın yanyana, kardeşçe birarada yeralabileceğini kanıtlamış, zenginliği ortaya sermiş oluyor. Yapıtı bir biçimde nitelendirmek gerekirse, bence “çağdaş mistik” en uygunu…
Solistler, yapıtı ne denli ciddiye aldıklarını gösterdiler icra sırasında… Kudsi Erguner, en ufak bir zamanlama hatasına yol açmamak için, girişleri yakınlaştığında gözünü şeften ayırmadan nefesini hazır tuttu. Atilla Aldemir de, teknik rahatlığını elindeki iyi enstrümanla rahatça sergilerken, yapıtın Avusturya’dakinden çok daha iyi seslendirilmesine önemli katkı yapmış oldu.
Sıklıkla izleme olanağı bulamadığım Akbank Oda Orkestrası’nı , değişik kaynaklardan gelmelerine karşın olgun ve uyumlu buldum. Özellikle Sibelius yapıtlarında, yaylı gruplarının kendi içlerindeki birliktelikleri dikkati çekiciydi. Başkemancı Hakan Şensoy, sololarda güveni, sağlam çalışı ve dolgun tınısıyla kendini gösterdi.
Cem Mansur’u, program oluşturma ve dinleyiciyle iletişimdeki başarısının yanında, değişik kaynaklardan gelen müzisyenlerden oluşan orkestrasıyla yakaladığı bütünlük dolayısıyla da kutluyorum. Keşke aylık konserlerini İstanbul’un iki yakası yanında, üçe çıkararak Ankara’ya da uzatsalar…
Şefik Kahramankaptan

No Comments

Terci-Korad : Gitara adanmış 20 yıl

Cumartesi ~ Ocak 01, 2008 by admin Posted in Andante Yazıları

Andante Aralık 2007-Ocak 2008 Sayı:31
a31-kapak.jpg terci-korad-studyo-cekimi1.jpg terci-korad-dyens-caliyor.JPG

Başkentten Yansımalar Şefik Kahramankaptan
Terci-Korad : Gitara adanmış 20 Yıl
Gitar, büyülü tınısıyla Türk kulağına çok yatkın bir çalgı… Çok sayıda genç, gitar kurslarına gidiyor, belli ölçülerde de olsa bu enstrümanı çalmayı, bazı parçaları kulaktan çıkarmayı ve topluluklara neşe katmayı öğreniyor. Bunda, Orta Asya’dan Anadolu’ya taşıdığımız ve Anadolu’da geliştirdiğimiz “saz geleneği”nin de büyük etkisi olduğuna kuşku yok.
Özellikle üniversite çağındaki gençler arasında yaşanan bu merak ve sevgi, bizim gitar virtüözlerimizin çoğunun mühendis, doktor, mimar gibi meslek sahipleri arasından çıkmasına yol açtı. Giderek konservatuvarlarımızda da gitar bölümlerinin kurulmasıyla birlikte bu çalgının öğretimi akademik disipline girmeye başladı. Bu bölümlerden biri de Bilkent Üniversitesi Müzik ve Sahne Sanatları Fakültesi’nde bulunuyor. Bu bölümde başarılı öğrenciler yetiştiren Kürşat Terci ile Kaan Korad, solist olarak da yurt içinde ve yurt dışında başarılara imza atıyorlar. Kürşat Terci, İTÜ Endüstri Mühendisliği mezunu ama Bilkent MSSF’nde lisans, lisansüstü ve sanatta yeterlilik derecelerini de aldı. Kaan Korad ise tiyatro öğrencisiyken gitara yoğunlaştı ve bu alanda akademik dereceleri sırasıyla elde etti, sonunda “doçentlik” unvanını da aldı. İkilinin özellikle gösterdikleri müziksel uyum, uluslararası alandaki önemli gitar uzmanlarının dikkatini çekiyor. Aslında başlangıçta bu uyumu “üçlü” olarak sergiliyorlardı ama Soner Egesel’in İstanbul’da yaşamayı seçmesiyle, müziksel kaderbirliğini ikili olarak sürdürmeye başladılar.
Yurtdışında katıldıkları festivaller, verdikleri konserlerle uluslararası gitar camiasının dikkatini çeken ikilinin açılımı, 2001 yılında Belgrad’da Güneydoğu Avrupa Gitaristler Birliği ‘nin kurucu üyeleri arasında yer almalarıyla hızlandı.Yunanistan, Sırbistan ve Karadağ, Macaristan, Romanya, Slovenya, Makedonya, Bosna-Hersek ve Bulgaristan’ın tanınmış gitaristleri, klasik gitar dernekleri başkanları ile birlikte kurucu olurlarken, Türkiye’de bir Klasik Gitar Derneği’ne olan ihtiyacı da gördüler ve harekete geçerek bu derneği de kurdular. Bilkent Üniversitesi ve Çankaya Belediyesi’nin desteğiyle iki kez, programında ustalık dersleri, resitaller, seminer ve konferansların da yer aldığı Türkiye Gitar Buluşması’nı düzenleyip genç öğrencilerin deneyim kazanmasını, yabancı gitaristlerin Ankara’da konser vermesini sağladılar. Yurtdışında katıldıkları etkinliklerde John Williams, Leo Brouwer, David Russel, Hubert Kaeppel, Aniello Desiderio, Eli Kassner, Costas Cotsiolis, Dusan Bogdanovic, Carlo Marchione gibi büyük ustalarla birlikte yer aldılar. İkiliyle çalışan yabancı şeflerden Maximiano Valdes İspanya’ya ve Ionescu Galati’de Romanya’ya önümüzdeki yıllarda konçerto çalmaları için davet ettiler.
Bilkent’teki öğrencileri Avrupa’da girdikleri yarışmalarda derecelere ortak oluyorlar. Son olarak Ayşegül Koca, İspanya’daki önemli Jose Thomas yarışmasında iki yıl üstüste ikincilik ve birincilik ödülleri kazandı. Bilkent’te Lise-3 bitirip Hollanda’da Maastricht Konservatuarı sınavında Lisans-3. Sınıfa kabul edildi. Kazım Çokoğullu ABD’de Juliard ve Manhattan Müzik Okulları’nın sınavlarını tam burslu olarak kazandı.
Terci ve Korad , geçtiğimiz sezon Türkiye’deki tüm devlet orkestralarıyla ve Bilkent Senfoni’yle çalıştılar, günümüzün ünlü gitarist-bestecisi Ronald Dyens’in “Concertomaggio” başlıklı konçertosunu seslendirdiler. Bestecinin Paris’te ikili hakkındaki şu sözleri önemli bir ölçü olarak değerlendirilmeli:“Terci-Korad İkilisi’nin Concertomaggio adlı gitar konçertomu yorumlayışlarını çok sevdim. Ritmi ve nabzı yakalama konusunda bu denli titiz müzisyenlere çok sık rastlanmıyor ki bu iki unsur benim müziğimin temelini oluşturur. Tabii, konçertoyu sıcacık çaldıkları sürece ortaya koydukları inanılmaz ve samimi duyarlıktan söz etmeme gerek bile yok. Tam anlamıyla anlaşıldığımı hissettirdiler bana! Bravo!” 
Duayen gitarcılardan Toronto Üniversitesi’nden Prof. Dr. Eli Kassner’in “Türkiye’de klasik gitarın emin ellerde olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.Türk eserlerindeki düzenlemelerinize özellikle hayran kaldım.” sözleriyse bir başka ilginç saptama…
Üzerinde önemle durduğum bir konu, Terci-Korad Gitar İkilisi için özel olarak yazılarak kendilerine sunulanan yapıtların çokluğu.. En çok beste, Nejat Başeğmezler’e ait. Onu, Terci ile Korad’ın Bilkent’te hocaları arasında yer almış Romen besteci Bujor Hoinic izliyor. İkiliye beste sunuluyanlar arasında Nicola Starcevic, Cek Küçümen, Aydın Karlıbel, Hakan Ali toker, Füsun Köksal, Ceyhun Şaklar, Janusz Szprot gibi isimler de bulunuyor. Kürşat Terci “Bununla gurur duyuyoruz.” diyor. Şimdi, 3 Mayıs 2008 için planlanan Bilkent Senfoni Orkestrası eşliğinde verecekleri “20. Yıl” konserine hazırlanıyorlar. Bujor Hoinic’in özel olarak yazdığı “ Horoscope” başlıklı konçertonun dünya prömiyerini yapacaklar.
İkiliyi yıllardır izleyip dinliyorum. Bunca yıldır “hır” çıkarmadan beraberliklerini sürdürmelerinde, müzik dışında da iyi arkadaş olmalarının kuşkusuz büyük etkisi var. Terci-Korad Gitar İkilisi’ni şöyle özetleyebilirim: “Kendilerini gitara adamış, teknik rahatlıklarını üstün bir uyumla birleştirerek yakaladıkları yüksek ton kalitesiyle hem dinleyiciyi, hem de kendilerini mutlu etmeyi biliyorlar. Bestecileri yeni yapıt hazırlamaya özendirme başarısını, hazır kimi yapıtların ve halk türkülerinin iki gitar için uyarlanmasında da gösteriyorlar. Yetiştirdikleri başarılı öğrenciler, üretkenliklerinin eğitimsel boyutunu oluşturuyor.”
Terci-Korad Gitar İkilisi’ne şimdiden “Nice 20 yıllara” derken, Türkiye’deki festival ve benzeri etkinlik düzenleyicilerinin, orkestraların, ünlü Yunan gitarist Costa Costiolis’in “Türkiye’nin en iyi gitar elçileri” diye nitelendirdiği bu ikiliyi gözardı etmemelerini diliyorum.

No Comments

Gençlerden Haberiniz Var mı?

Cumartesi ~ Ocak 01, 2008 by admin Posted in Andante Yazıları, Dergi Yazıları

a31-kapak.jpg

Andante Aralık 2007-Ocak 2008 Sayı:31
Genç Yetenekler / Şefik Kahramankaptan

Başlarken…

Gerek Andante’de, gerekse Cumhuriyet Ankara Eki’ndeki yazılarımda sıklıkla müzik alanında ilerleme gösteren genç yeteneklerimizden haberler vermeyi, onları ilgililerin dikkatine sunmayı son derece zevkli bir görev olarak yapıyorum. Bu yazıları Andante’de “Başkent’ten Yansımalar” başlığını taşıyan, bazen beş-altı sayfaya kadar yayılan bölümümde okuyordunuz. Serhan Bali, Andante’yi yeniden biçimlendirirken, “Genç icracı ve bestecilerimizle ilgili hemen her sayı yazıyorsunuz. Bu konudaki yazılarınızı ‘Genç Yetenekler’ başlığı altında ayrı bir sayfada değerlendirme kararı aldık” deyince, sırtıma düzenli bir sorumluluk yüklendi. Her sayıda, genç yeteneklerimizle ilgili yazma zorunluluğu doğmuş oldu.
Burada, tartışma yaratabilecek, seçimlerimi sınırlayacak ya da özendirecek duyarlı ilk etken, “genç” kavramının içeriği… Hangi yaşa kadar olanları genç olarak kabul edeceğiz? Müzikte ve plastik sanatlarda kimi yarışma ve sergilerde gençlik sınırının değiştiğini görüyoruz. Müziğe küçük yaşlarda başlandığını ve “yetenek” nitelendirmesiyle doğru orantılı gelişmelerin 30 yaşına kadar sağlandığını dikkate alarak, gençlik kavramının üst sınırını 35 olarak saptamayı uygun görüyorum. Hele bu sayfalarda besteci ve şeflere de değineceğimizi düşündüğümüzde bu üst sınırı fazla bulmamak gerek.
“Yetenek” kavramına gelince, bunun da ölçütü kazanılan sınavlar, yarışmalar, alınan davetler, girilen ve bitirilen okullar, birlikte çalışılan hocalar, birlikte müzik yapılan grup, orkestra ve şefler, bestelerin seslendirilmesi, alınan siparişler, başarılı konserler olacak.
Bazen tüm müzikseverlerin olmasa da, müzik çevresinin zaten tanıdığı genç yeteneklerle ilgili gelişmelerden kısa haberleri sizlerle paylaşacağım, bazen de az tanınan, bilinmeyen gençleri hem sizlere tanıtacak, hem de ileriye dönük olarak izlenmelerini sağlamaya çalışacağım.

merve-kazokoglu-web2.bmp
Bir Klarinet Ustasının Doğuşu
MERVE KAZOKOĞLU

Bitmeyen bir tartışma, günümüzde Türkiye’de de gündemde. Yetenekli çocukta sadece müzik eğitimine mi ağırlık verilmeli? Yoksa temel eğitimi klasik sistemlerden biri içinde alırken, müzik eğitimini “yarı zamanlı” olarak mı sürdürmeli?
Yeterli müzik kültürüne sahip, en az bir yabancı dil bilen, kendi dalında araştırma yapabilen, insanî ve kurumsal ilişki kurma, girişimcilik gibi özellikleri de gelişmiş müzikçilerin, hem icracı, hem de akademisyen olarak daha başarılı olduğu bir gerçek. Bu gerçeğin giderek daha fazla kişi tarafından farkedilmesi, özellikle yurtdışında doktora derecesini alıp gelen müzisyenlerin akademik sistem içinde daha çok yer alması, “iyi çalsın yeter” anlayışından uzaklaşılmasını sağlıyor.
Küçük yaşta yarı zamanlı olarak başladığı müzik eğitiminin yanı sıra, iyi bir temel eğitim görüp, bunu basamak yaparak müzikte daha ileri hamleler gerçekleştiren bir genç yetenek, klarinetçi Merve Kazokoğlu. Frankfurt’ta, dünyanın en önemli çağdaş müzik topluluklarından Ensemble Modern’in akademisi IEMA’nın (Uluslararası Ensemble Modern Akademisi) seçmelerini kazandı.Geçmişine gözattığımızda, Ankara 1982 doğumlu Merve Kazokoğlu’nun, altı yaşında piyano dersleri almaya başladığını, klarinet eğitimine ise 1993 yılında İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı’nda “yarı zamanlı” olarak Gürhan Eteke’nin sınıfında başladığını görüyoruz. Daha sonra Ayhan Yunkuş’un sınıfına devam eden Merve, 1997-2002 yılları arasında her üç haftada bir annesiyle Ankara’ya taşınarak Bilkent’te ünlü Fransız klarinet pedagogu Alain Boeglin’in özel öğrencisi oldu.
Ama, klarinette önünde güzel olanaklar açılmasını sağlayan esas ortam, İstanbul Alman Lisesi oldu. 1994′te girdiği Alman Lisesi’ni 2002′de “abitur diploması” ve dereceyle bitirirken, bu diplomanın Almanya’daki tüm yüksek öğretim olanaklarını önüne açtığının tabii ki farkındaydı.
Lisede okuduğu dönemde 2000′de Alman PAD (Pedagojik Değişim Servisi) bursunu kazandı. Alman “Jugend musiziert / Genç Müzisyenler” yarışmasının Doğu Akdeniz Ülkeleri elemelerini geçerek geldiği, 1997’de Leipzig’deki finallerinde solo dalında ikincilik, 1998’de Fürth / Nürnberg’deki finallerinde Zulal Apelyan ile duo dalında üçüncülük ödülü ve 2000 yılında Berlin’de yapılan finallerinde solo dalında birincilik ve Herbert Wurlitzer Özel Ödülü’nü kazandı. 1998-2001 yılları arasında dört yıl üst üste ödüllü öğrencilerin katıldığı “Alman Oda Müziği Kursu – Jugend musiziert”e davet edildi.
Artık Alman Lisesi mezunu, Almanca ve İngilizceyi rahatlıkla konuşan, çalgısında yeteneğini yeterince kanıtlamış bir genç müzisyen olarak yüksek öğretimini müzik alanında sürdürmesi kaçınılmazdı. Hemen kabul edildiği Detmold Müzik Yüksekokulu’nda DAAD (Alman Akademik Değişim Servisi) burslusu olarak Prof. Hans Dietrich Klaus’un sınıfından bu yıl en yüksek notla mezun oldu. Sırada yüksek lisans çalışması vardı. Geçtiğimiz Haziran’da Frankfurt’ta, dünyanın en önemli çağdaş müzik topluluklarından Ensemble Modern’in akademisi IEMA’nın (Uluslararası Ensemble Modern Akademisi) seçmelerini kazandı.
Ensemble Modern altı yıldır, deneyimlerini gençlere aktarmak üzere oluşturduğu IEMA-Uluslararası Ensemble Modern Akademisi çerçevesinde her yıl yaptığı seçmelerle 13-14 genç müzisyeni bünyesine alıyor, burs sağlıyor, onlarla çalışıyor ve birlikte çalıyor. Son iki yıldır da Frankfurt Müzik Yüksekokulu’yla yapılan ortak çalışmayla bu gençler, bir yılın sonunda “çağdaş müzik master derecesi” alıyorlar. Merve Kazokoğlu da bu yıl seçilen 13 müzisyen arasında tek klarinetçi ve ilk Türk. Halen IEMA’daki çalışmalarını Kunststiftung NRW (Kuzey Ren- Vestfalya Eyaleti Sanat Vakfı) bursuyla sürdüren Kazokoğlu, aynı zamanda Frankfurt Müzik ve Sahne Sanatları Yüksekokulu’nda çağdaş müzik masterı yapmakta ve Detmold’te de Prof. Thomas Lindhorst’un sınıfında oda müziği eğitimini sürdürüyor.
Merve Kazokoğlu bu güne kadar Thomas Brandis, Prazak Quartett, Wen-Sinn Yang, Peter Damm, Ana Chumachenko, Jürgen Kussmaul, Eberhard Marschall, Tim Vogler, Auryn Quartett, Albrecht Gürsching, Stephan Picard, U.-Anima Mathé, Andras Schiff gibi isimlerle klarinetli oda müziği literatürünün pek çok eserini çalıştı. Ayrıca Jörg Widmann, Johannes Peitz, Martin Spangenberg, Norbert Kaiser ve özellikle Charles Neidich’in master kurslarından önemli deneyimler elde etti.
2006′da Berlin Konzerthaus’ta Young Euro Classic Festivali kapsamında “Avrupa Yılın Gençlik Orkestrası Ödülü”’nü kazanan “Junges Klangforum Mitte Europa” orkestrasının kadrosunda yer alan Kazokoğlu, klasik müziğin yanında genellikle Balkan kökenli etnik müzik yapan Ensemble Vinorosso’nun da bir üyesi. Hakkında çıkan “Almanya’nın klarinet dâhisi” türünden yazılar onu asla şımartmıyor ve sağlıklı bir ciğer, iyi bir diyafram nefesi, iylek parmaklar ve tüm bunların beyinle uyumunda yakaladığı üst düzeyi koruyup geliştirmek için büyük bir disiplin içinde çalışmalarına devam ediyor.
Frankfurt Kitap Fuarı’nın 2008′deki onur konuğunun Türkiye olması nedeniyle 2008 sonbaharında Ensemble Modern’in sadece çağdaş Türk bestecilerinin yapıtlarının yer alacağı bir konser planlamasında sanırım Merve Kazokoğlu ile Frankfurt’ta yerleşik bestecimiz Yiğit Aydın’ın önemli katkıları olacak.
Merve Kazokoğlu’nu ülkemizde de dinlemek için sabırsızlandığınızı görür gibi oluyorum.

eren-kustan-2.JPG
2008′de Alman Senfoni-Berlin’de…
EREN KUŞTAN

Almanya’daki büyük senfoni orkestralarının çoğunda, değişik adlar altında kısaca “akademi” diye adlandırılan oluşumlar var. Buralara 25 yaşını geçmemiş genç müzisyenleri seçiyorlar, orkestradaki ustalarla çalışmalarını ama daha da önemlisi orkestranın prova ve konserlerinde üye olarak yer alıp deneyim kazanmalarını sağlıyorlar. Örneğin ünlü Berlin Filarmoni’nin akademisine geçtiğimiz yıllarda kornocu Sertan Sancar seçilmişti, son olarak da gene kornocu Tunca Doğu. Gene Berlin’de bu kez bir Türk kemancı, Eren Kuştan Alman Senfoni Orkestrası’nın akademisine seçildi. Bu akademinin Almanya içinde ve Avrupa’da deneyim adına büyük prestiji ve önemi var.
Müzik dünyasını izleyenler için Eren Kuştan’ı uzun uzun tanıtmaya gerek yok. Adını Mersin’de yapılan Gülden Turalı Keman Yarışması’nda kategorisinde birinciliği kazanarak duyurdu. Henüz 22 yaşında. Bilkent’ten Prof. Server Ganiyev’in öğrencisi olarak yetişti, Berlin’deki Hans Eisler Müzik Yüksek Okulu’na kabul edildi. Halen 7. dönemde Stephan Picard’ın öğrencisi … Sonrasında bitirmek için iki dönemi daha var. Bugüne kadar oluşturulan pek çok uluslararası gençlik orkestrasına katılarak, keman gruplarında çaldı, başkemancılık yaptı.
Eren Kuştan bu kez, bir dönem Berlin Radyo Senfoni Orkestrası olarak bilinen, 1993′de duvarın yıkılıp iki Almanya’nın birleşmesinden sonra Alman Senfoni Orkestrası (Deutsches Symphonie-Orchester Berlin) adını alan orkestrada çalacak. 60 yıllık geçmişi olan, Ferenc Fricsay, Lorin Maazel, Erich Leinsdorf, Riccardo Chailly, Vladimir Ashkenazy gibi ünlü şeflerle gelişen, son altı yıldır “Kent Nagano’nun orkestrası” diye bilinen, bu sezondan itibaren daimi şefliğini Ingo Metzmacher ‘in üstlendiği Alman Senfoni Orkestrası’nda her ay bir ya da iki konserde keman grubunda yer alacak. İki aşamalı sınavı başarıyla geçerek 2008 yılı için sözleşmesini imzaladı. Senenin yarısını birinci, diğer yarısını ikinci keman grubunda geçirecek.
Geçtiğimiz yaz burslu olarak katıldığı İsrail’deki Keshet Eilon kursunda kendini geliştirmenin yanında yeni tanışıklarla çevresini de genişletti Eren… Örneğin Kanadalı ünlü konser piyanisti  Walter Delahunt’la tanışıklığı ona Kanada’da, hâttâ Amerika kıtasında yeni dinleti ve ilişkiler getirebilir. Eren Kuştan İzmir Sanat’da 27 Şubat 2008′de Walter Delahunt’la bir dinleti sunacak. Gidon Kremer, Ida Haendel gibi sanatçılarla düzenli konserler veren ve kayıt yapan bir konser piyanisti, gencecik bir kemancının ilişkiler zincirinde önemli kazanç.
Ankaralı müzikseverler de Eren Kuştan’ı 13 Mart 2008′de piyanist Emre Şen’le birlikte Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde dinleyebilecekler. Nisan’da ise bu kez Orkestra Akademik Başkent ile Mozart’ın 2 numaralı Re majör konçertosunu seslendirecek. Gene Nisanda Berlin’de “Bürgerhaus Süd” konser salonunda Düsseldorf’da piyano profesörü olan Rainer Klaas ile, Adnan Saygun ve Fazıl Say’ın yapıtlarının da yer alacağı bir dinletisi olacak. Eren’e bol şans ve başarılar diliyorum.

   

No Comments

İlkbaharı Gölgeleyen Yaprak Dökümü…

Salı ~ Eylül 09, 2007 by admin Posted in Andante Yazıları

ANDANTE, Başkentten Yansımalar, Şefik Kahramankaptan, Mayıs 2006

Müzik dünyamızdaki peşpeşe kayıplar, canlanmanın, yenilenmenin simgesi ilkbaharı, hüzünlü bir yaprak dökümüne dönüştürdü.
Ünlü piyanistlerimizin hocası Kamuran Gündemir’i, besteci-eğitimci İstemihan Taviloğlu izledi. Ardından tenor Ömer Yılmaz, müzik yazarı, arşivci Asım Cem Konuralp ve klarinetçilerin hocası Hayrullah Duygu… Ama tazecik çiçekler de açıyor… Küçük yetenekler geliyor büyük umutlarla…

asim-cem-konuralp.JPG asim-cem-yaka-resmibmp.jpg asim-cem-konuralp4.JPG

ASIM CEM KONURALP
En geniş arşiv, babasını yitirdi

Asım Cem Konuralp 74 yaşındaydı… Nicedir hastaydı, tedavi görüyordu. İki oğlundan birisini, değerli sinema araştırmacısı, yazarı Gazi Üniversitesi öğretim görevlisi Sadi Konuralp’i, Beyoğlu’nda bir kafede otururken, harap binadan kopup düşen beton parçası nedeniyle kaybetmenin sarsıntısını üzerinden atamamıştı.
Asım Cem, Yüksek Kimya Mühendisi olmasına karşın, bir opera ve klasik müzik aşığı olarak kendini geliştirmiş, Ankara Devlet Konservatuvarı’nda müzik tarihi dersleri vermiş, Ankara Radyosu’nda unutulmaz programlar hazırlamış, operada da görev yapmıştı. Türkiye’nin en geniş opera ve klasik müzik ses-görüntü kayıt arşivine sahipti. Kendi makaralı teypleriyle Ankara Operası’nda yaptığı canlı ses kayıtları, uydudan kaydettikleri, opera DVD’leri, önemli konçerto ve senfonilerin değişik orkestra, şef ve icracılarca yapılmış CD’leri müthiş arşivi oluşturan unsurlar.
Hasta haliyle hâlâ arşivi geliştirmeye, eski kaydettiklerinin teknolojik düzeyini yükseltmeye uğraşıyordu. En son vefatından üç hafta kadar önce ziyaret etmiştim Konuralp’i… Bu sayfadaki fotoğrafı ise, 2005’in Kasım ayında, “Villa Sadi?nin bodrum katını olduğu gibi kaplayan stüdyosunda çekmiştim. Bende bulunmayan Gültekin Oransay’ın bir kitabını sorduğumda, “Otuzbin kitap yan tarafta kutularda duruyor, hiçbirini açıp yerleştiremedim ki? diye yakınmıştı. Arşivin kamu yararına kullanılabilmesi için Sevda Cenap And Müzik Vakfı’nca düzenlenip açılmasını öneriyordu. Ama ömrü, bu konudaki görüşmeleri yapmaya el vermedi. Eşi Nuran Konuralp ile oğlu Dr. Cüneyt Konuralp, vefatın ilk acısını atlattıktan sonra, bu arşivi yaşatmak için gerekli önlemleri alacaklar.
Konuralp’in ölümü “vefa? sorununu tekrar gündeme getirdi. Yıllarca konser eleştirileri yazdığı Hürriyet Gazetesi’nde sadece ailesinin ve bağışçısı olduğu Darüşşafaka Cemiyeti’nin iki ilanı çıktı, o kadar! Ne bir haber yayımlandı, ne de köşe yazılarında değinildi. Basın kurumlarının giderek bellekleri kayboluyor galiba! Konuralp için hizmet verdiği Konservatuvar, TRT, Opera gibi kurumlarda da herhangi bir tören düzenlenmedi…
Ama gerekli “vefa?yı öğrencileri ve birlikte çalışma arkadaşları haberi aldıkları Amerika’da gösterdiler. Huntington’daki Marshall Üniversitesi’nin davetiyle konser vermeye giden Opera başkorepetitörü Fügen Serbest ile bas Bülent Ateşoğlu’nun ve bazı parçalarda eşliğe katılan Marshall Üniversitesi öğretim üyesi çellist Dr. Şölen Dikener’in davetiyesinin üzerinde , konserin Ömer Yılmaz ile Asım Cem Konuralp anısına ithaf edildiği yazıyordu.

omer-yilmaz-2.jpg omer-yilmaz-yaka-resmibmp.jpg omer-yilmaz-1.jpg

ÖMER YILMAZ
Türkülerle aryalar öksüz kaldı

Bir yılı aşkın süredir tedavi gören, geçirdiği ameliyatla kanseri atlatan, dikiş tutmama sorunu nedeniyle henüz 52 yaşındayken enfeksiyona yenilen Ömer Yılmaz’ı Ankara Operası gözyaşlarıyla sonsuzluğa uğurladı.
Karıncaezmez , yurtsever, sorumlu aydın, usta şancı Ömer Yılmaz, izleyicisi olmanın ötesinde yakından tanıdığım ve görüştüğüm bir sanatçıydı. Adeta, Atatürk’ün müzik devrimiyle amaçladığı, “Batı’nın bilim ve tekniğiyle, Anadolu insanının özü ve ruhunun kaynaştırılmasıyla yaratılacak çağdaş Türk müziği?nin icra ve düşün alanındaki örnek temsilcisi gibiydi. “La dona mobile?yi de, “Çökertme?yi de aynı güzellikte söylerdi.
Anadolu’da konser yapmayı çok sever, bunun bir görev olduğunu vurgulardı. Yurtdışında büyük operalarda rol alabilecek düzeye sahip olmasına karşın, “Anadolu’yu tercih ederim? derdi. Nitekim son iki konseri anlamlıydı. “Üç Tenor? konseri Kanal-B televizyonu aracılığıyla tüm Anadolu’ya ve uydudan tüm dünyaya yayımlandı. İlaç tedavisi devam ederken son kez sahneye Karadeniz Teknik Üniversitesi’nde çıktı, doktorlara “Sözüm var, görevim bu? diyerek izni kopardı.
Toplumun aydınlanmasına hizmet eden her derneğin, sivil toplum örgütünün gönüllüsü oldu. Bu nedenle de Atatürkçü Düşünce Derneği, ANAÇEV, UMAG, Köy Enstitüleri Derneği gibi birçok kuruluşun Anadolu’da düzenlediği etkinliklerine görev anlayışı ve mutlulukla gitti.
Ömer Yılmaz’ın profesyonel anlamda piyasada bulunan tek kaydı gitarist Bekir Küçükay’la birlikte doldurduğu “Sevda Türküleri?ydi. On yılı aşkın süredir ağır ağır satan, giderek yayılan bir albüm bu.
Değerli tenorumuzun zamansız kaybı, operadaki “kayıt ve yayım sorunu?nun yeniden gündeme gelmesine neden oldu. Cumhuriyet Ankara’daki yazımda, “Şimdi opera yönetimine düşen, eldeki görüntülerden bir Ömer Yılmaz DVD’si ile bir ses CD’sini çıkartmak. Böylece türkülerin yanı sıra, O’nun operadaki sesini, görüntüsünü yaşatmak olmalı? demiştim.
Devlet Opera ve Balesi Genel Müdür Yardımcısı Şadi Erdoğan’a hem Ömer Yılmaz’ın anısı ve sesini yaşatmak için ne yapacaklarını, hem de önemli operaların kayıtlarını DVD olarak yayımlama konusunda bir girişimleri olup olmayacağını sordum. Yanıtı olumluydu. Şadi Erdoğan, yeterli teknolojik altyapının bulunduğunu ve ellerinde bir digital görüntü arşivi oluşmaya başladığını belirterek, kayıtları çoğaltıp satışa sunmak için çalışmalara başlayacaklarını söyledi. Bakalım bürokratik çarklar içinde hangi süratte işleyebilecek kurulacak sistem?
Ömer Yılmaz’ın anısı ve sesinin yaşatılması konusunda eşi Aynur Yılmaz ile başta bariton Tuncer Tercan olmak üzere arkadaşlarının girişimlerinin daha hızlı sonuç verme olasılığı yüksek görünüyor. Bir web sitesi oluşturmak için malzeme toplama çalışması başlatıldı. Eşi mimar Aynur Yılmaz, “Ömer’in sesini ve adını yaşatmak için elimden geleni yapacağım. Bu amaçla elimde olan kayıtları, çeşitli radyo, tv veya derneklerde olan kayıtları derlemeye, toparlamaya çalışıyorum. Bu çalışmalar ve Ömer için bir şeyler yapabilme fikri bana dayanma gücü veriyor. İki veya üç CD albüm çalışması olacak. Sponsor bulunmuş durumda? diyor. Biri türkü, biri aryalardan oluşan iki CD ve bir karma DVD’nin set olarak çıkarılması gündemde. Ömer Yılmaz’la Tuncer Tercan’ın birlikte hazırladıkları “Ezgili Yürekler? başlıklı CD de Ruhi Su Vakfı tarafından basılacak.
Ömer Yılmaz’ın en büyük arzularından biri “ulusal opera?nın sözün ötesinde, eylemde de kurulabilmesi ve Türk yapıt sayısının artması idi. Türk yapıtlarındaki aryaları da bambaşka bir duyarlılıkla söylerdi. Örneğin, son olarak Selman Ada’nın “Mavi Nokta?sından aklımda kalan en vurucu müzik, Ömer Yılmaz’ın söylediği “Keops’un Aryası?dır. Şimdi değerli besteci Selman Ada’nın da Ömer Yılmaz anısına bir “ağıt? yazmak üzere hazırlık içinde olduğunu öğrendim. Ada, hazırlığını doğrulayarak “Tenor Solo, Soprano Solo, Koro ve Orkestra için Ömer yılmaz anısına bir ağıt yazıyorum. Süresini şu anda kestiremiyorum ama asgari 20 dakika olacak sanırım. Umarım bu eseri Ömer Yılmaz’ın ölümünün birinci yıldönümünde Ankara Operası’nda seslendiririz? dedi.
Ömer Yılmaz’ın memleketi olan Zigana köyünde yaşayan ressam Azmi Aytekin de, kendisine ait Güneş Sanatevi’nin adını Ömer Yılmaz Sanatevi olarak değiştirmış. Düzeyli radyo ve Tv’lerde Ömer Yılmaz’ı anma programları, Ona ithaf edilen konserler birbirini izliyor.
Dileğimiz bu acı kaybımızdan çıkarılan dersle, kurum ve kişilerin “yaşatma ve anma?yı kuru konuşmalardan çıkarıp anlamlı etkinliklere ve kalıcı kayıtlara dönüştürmeleri konusunda bir örnek olay yaratılması.

ahiskal-son-konserinde.JPG ahiskal.JPG orhan-ahiskal2.jpg

ORHAN AHISKAL
Bir keman aranıyor!

Meraklanmayın, aranan “kayıp? ya da “çalınmış? bir keman değil. Sadece duyarlı bir solistin kullanacağı, yeterli volüme sahip iyi bir keman aranıyor! Daha doğrusu, böyle bir kemanı alabilmek için gerekli kaynak aranıyor!
İyi bir kemanla konser verebilme çabası içindeki sanatçımız, uzun süre yurtdışında kariyer yaptıktan sonra Türkiye’ye dönen Dr. Orhan Ahıskal…
Ankara Devlet konservatuvarı sonrası CSO’da çalan, daha sonra İngiltere’de Manchester Kuzey Kraliyet Müzik Koleji’ndeki eğitimini takiben A.B.D.’nin Connecticut Eyaleti’ndeki Hartt Okulu’nda keman ve oda müziği çalışmalarını dünyaca ünlü Emerson Yaylı Çalgılar Dörtlüsü’nün üyeleriyle sürdüren Orhan Ahıskal Müzik Sanatları Doktoru derecesini aldı.
Bu süre içinde çeşitli oda müziği, senfoni ve opera orkestralarında başkemancılık yapan Ahıskal, Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası, Sheffield Uluslararası Festival ve Oda orkestraları, Hartt ve Settle Senfoni orkestraları ile solist olarak çaldı. Amerikalı besteci Lou Harrison’in keman ve vurmalı çalgılar için konçertosunun CD kaydını ve Türkiye’de ilk çalınışını yapan Ahıskal, iki ayrı çağdaş keman konçertosunun da Connecticut Virtuosi Oda Orkestrası ve New Dimensions Topluluğu ile dünyada ilk seslendirilişlerini gerçekleştirdi.
Türkiye’ye dönüşünde Antalya Devlet Senfoni Orkestrası’na, eski kadrosu üzerinden giren Ahıskal, geçtiğimiz ay, solistlik etkinlikleri için gerekli çalışmayı yapamadığı, yeterli izinleri alamadığı için istifa etti. Ahıskal son olarak Eskişehir Senfoni eşliğinde Şostakoviç, Orkestra Akademik Başkent eşliğinde de Paterson keman konçertolarını yorumladı.
Ama nasıl? Belki biraz da yüreği ağzında olarak! Çünkü elinde kendine ait 2500$ değerindeki kemanın sesi, yeterince büyük değil.
Ben Paterson icrasını izledim, salon fazla büyük olmadığı ve kemana da hayli yakın oturduğum için duyma sorunum olmadı ve bu çağdaş bestecinin 20 dakikalık yapıtının icrasını temizce dinledim. Ahıskal, iyi kemancı olduğunu, elindeki keman iyi olmasa da bir kez daha kanıtladı.
Repertuarında değişik dönemlerden 20 hazır konçerto bulunan, oda müziği dağarı da hayli geniş olan Ahıskal, şimdi iyi bir keman edinmek için didiniyor, kişisel bir kampanya sürdürüyor. Gökteki ayı da istemiyor! Amacı yaklaşık 75 bin dolarlık keman ve arşeyi edinerek, iyi ses veren bir enstrümana sahip olmak.
Bugün sayılı Stradivaryüslerin değerinin milyon dolarlarla ifade edildiğini, Jashua Bell’in elindeki Stradivaryüsün yaklaşık 2 milyon dolar değerinde olduğunu, iyi bir arşenin fiyatının 8 bin dolardan başladığını düşünürsek, Ahıskal’ın hedefinin oldukça mütevazi olduğu anlaşılır.
Bu hedefe varmak için, kendi biriktirdiği ve bugüne kadar aldığı bağışlarla ulaştığı rakam 15 bin dolar. İnşa etmekte olduğu web sitesine boş bir keman koyuyor, bağışlar arttıkça kemanın içi de dolacak.
İlgilenen, elinde iyi keman bulunduğu halde bunu değerlendiremeyen, iyi bir keman edinilmesi için bağışta bulunmak ya da daha geniş bilgi edinmeyi isteyenler, www.ahiscal.com sitesine girebilir ve ahiskal@hotmail.com adresine mail atabilirler.
Türkiye’de iyi bir kemanı edinerek, yetenekli bir soliste emanet etme konusunda tek örnek İTÜ Rektörlüğü’nün, öğretim üyeleri Cihat Aşkın’a tahsis ettiği 1846 yapımı Jean-Baptiste Vuillaume kemandır. Bakalım iyi enstrüman edinerek iyi solistlere kullandırmak yolunda bazı bankaları, vakıfları ne zaman işin içinde görebileceğiz?

cihat-askin-elvinle-sahnede.jpg caka-genel.jpg cakadan.JPG elvin-caliyor.JPG

CİHAT AŞKIN
Küçük Kemancıların Ankara CAKA’sı…

Kendimce önemli bulduğum bir konser, şayet önemli bir maç naklen yayını akşamına raslamışsa içimden hep “Eyvah? derim, “Acaba gene konser maça kurban mı olacak?? Çünkü pek çok dinleyici, maçı konsere gitmeye tercih edince, salonda çürük diş gibi bir yığın boş yer kalır.
Geçtiğimiz 22 Nisan akşamı da benzer endişeyi yaşadım. Zannetmeyin ki spordan, futboldan hoşlanmıyorum, izlemiyorum. Tam 40 yıldır Ankara’da yaşasam da bir Kadıköy çocuğu olarak sıkı bir Fenerbahçeliyim. Ama “derbi?yi izlemek yerine CAKA’yı, yani Cihat Aşkın ve Küçük Arkadaşları’nı izlemek üzere eşimle birlikte Bilkent Konser Salonu’nun yolunu tuttuk… Salonun çoluk-çocuk konuklarla dolu olduğunu görünce içime su serpildi. Verdikleri tepkilerden, bölüm aralarındaki alkışlardan deneyimli konser izleyicisi olmadıkları anlaşılsa da, bir yığın insan, belki kendileri, belki çocukları için bir klasik müzik konserini maca tercih etmişlerdi.
CAKA, virtüöz kemancımız Cihat Aşkın tarafından Anadolu’daki müziğe hevesli öğrencilere yönelik olarak geliştirilen, kemanı tanıtmayı ve özendirmeyi amaçlayan bir eğitim projesi. Konuyu ilk kez Bursa’dan başlattığını anımsıyorum. Turkish Bank’ın da desteğiyle CAKA bir sisteme oturdu. Cihat Aşkın, keman öğrencilerinin hocalarıyla temas halinde onları izliyor, dinliyor, tavsiyelerde bulunuyor ve sonunda topluca onların halk önünde sahneye çıkmasını sağlıyor.
CAKA’nın öyküsünü daha fikir aşamasından itibaren izlememe rağmen, ilk kez dinleme olanağı buldum. Cihat Aşkın’ın “Küçük Yetenekler / Büyük Umutlar “ diye sunduğu, Bursa, Edirne, Mersin, İzmir, Ankara, İstanbul ve KKTC’den gelen 8-16 yaş arasındaki 26 çocuktan oluşan topluluk, sunuşuna yakışır bir nitelik taşıyordu. Birlikte seslendirdikleri iki parçadan sonra, Mehru Ensari’nin piyano eşliğinde bazıları kişisel gelişmişliklerini sergilediler. Cihat Aşkın’ın özenle kendini ön plana çıkarmayışı, çocukları özendirirken, hocalarını da unutmayışı, onun nicedir tanıdığım mutevazi kişiliğine uygun davranıştı.
Çocuklardan özellikle Elvin Hoca (Hoxha), Ferhat Mehmet ve Katre Bozoğlu (Ankara), Yiğit Karataş ve Veriko Çumburidze (Mersin), Emre Engin ve Ezgi Gürbüz (Bursa) ve Volkan Can Canbolat’ı (İzmir) beğendim. Arada Cihat Aşkın’dan Mersinli Yiğit’in henüz 10 aydır keman çalmakta olduğu öğrendim. Bu, “yetenek-azim-öğretim? üçlüsünün insanı kısa sürede nerelere taşıyabileceğine güzel bir örnekti.
Elvin Hoca, henüz 8.5 yaşında ve üstün yetenekli bir hârika çocuk olarak nitelendiriliyor. Yakın soyağacı, geleceğin parlak kemancısı olması için elverişli. Anne tarafından büyükbabası, Bilkent profesörlerinden kemancı-şef Server Ganiyev. Annesi piyanist Nermin Hoca, babası da Bilkent senfoni’nin solo çellocusu Hayrettin Hoca. Evlin, Mart sonunda Moskova’da düzenlenen “Klasika Nasliedye / Klasik Miras? adlı 40 ülkeden 143 adayın katıldığı “VIII. Ipolitov Ivanov Yaylı Çalgılar Yarışması?nda 6-10 yaş grubundaki 38 aday arasından Birincilik ödülünü kazandı. Evlin, Bilkent’te Rasim Bağırov ve Vanya Millanova ile büyükbabasının gözetiminde çalışan Evlin, CAKA’nın en küçük elemanı olarak en büyük alkışı aldı.
Programda olmamasına karşın, Cihat Aşkın, aynı ailenin bir başka bireyini, 13 yaşındaki Ceyla Ganioğlu’nu da sahneye çıkarttı. Ceyla’ya piyahnoda halası Nermin Hoca eşlik etti. Prof. Server Ganiyev’in oğlu, Bilkent Senfoni Orkestrası’nın ikinci konzertmeisterı Turgul Ganioğlu’nun kızı olan Ceyla da, Elvin’le ayrı yarışmada 10-14 yaş grubunda üçüncülük ödülünü kazandı.
Geçen yıl CSO eşliğinde olağanüstü duyarlı Prokofiev yorumuyla gönüllerimizi fetheden Sergey Kravçenko başkanlığındaki uluslarası jüri Rusların efsanevi kemancılarından Natalia Şahavskaya, Litvanyalı kemancı Prof. Yurgis Dvarionos, Bellini Müzik Enstitüsü Müdürü Prof Rafaeolo Vinchi, Çaykovski Konservatuvarı’ndan Prof. M. Fihtepgols ve Seul Konservatuvarı’ndan Prof.Lee Son Jue gibi önemli isimlerden oluşuyordu.
CAKA konseri sonrası, iki torunun ayrı ayrı büyük alkış toplayan duyarlı yorumları nedeniyle Prof. Server Ganiyev’in yüzünde adeta güller açıyordu. Genel anlamda alınan başarılı sonuç nedeniyle Cihat Aşkın da çok memnundu. 16 yaşını aşanların yerine gruba aşağıdan yeni isimler katılacak. Aşkın’a, “16 yaşını aşanları da CAGA diye yeni bir projede topla? enirisinde bulundum. Yani Cihat Aşkın ve Genç Arkadaşları… Turkish Bank gibi bir destek bulunursa niye olmasın?
Sonuç olarak Cihat Aşkın ve Küçük Arkadaşları, Ankara’da esaslı “caka? sattılar. Tüm küçükleri ve öğretmenlerini ayrı ayrı gönülden kutlamak gerek.

Yorumlar kapalı

Avrupa’da Türklerin “Başkaca? İşleri…

Salı ~ Eylül 09, 2007 by admin Posted in Andante Yazıları

ANDANTE, Başkentten Yansımalar, Şefik kahramankaptan, Temmuz 2006

Bu kez “Avrupadan Yansımalar“la karşınızdayım. Almanya ve İtalya’daki bazı Türk müzisyenlerle ilgili gelişmeler hakkında sizleri bilgilendirmeye çalışacağım. Almanya’dan bestecı Yiğit Aydın ve piyanist Yeşim Gökalp, İtalya’dan bariton Cüneyt Ünsal… Gelişmeler umut verici…

yigit-aydin-ve-yesim-gokalp-detmold-sokaklarinda-konser-afisi-onunde.JPG yesim-gokalp-ve-efischer-selamda.JPG dottbrillkahramankaptanfischergokalp-ve-aydin-detmoldde-konser-sonrasi.JPG yesim-gokalp-detmold-konserinde-andersin-solosunu-calarken.JPG

Yiğit Aydın / Yeşim Gökalp
ALMANYA’DA BİR EVRENSEL ÇIKIŞ

Günümüzde eski uygulamalar, kapitalist gelişmeye koşut biçimde, özü aynı kalmasına karşın görünürde değişerek sürüp gidiyor. Müzik tarihine baktığımızda pek çok yapıtın “sipariş? üzerine bestelenip seslendirildiğini görüyoruz. Eski sipariş sahipleri kilise, saray gibi kurumlarla asilzadeler iken, bugünün sipariş sahiplerinin müzik kurumları, vakıflar , devlet kurumları, yerel yönetimler olduğunu görüyoruz.
Geçtiğimiz ay, Almanya’da bir Türk bestecisinin sipariş üzerine bestelediği “Anders? başlıklı yapıtının Avrupa Birliği-Almanya prömiyeri yapıldı. Bu siparişin ve sonraki gelişmelerin öyküsünü kısaca sizlerle paylaşmak istiyorum.

Öykü, Almanya’nın üyeleri genç olmasına karşın, konserlerde parlak sonuçlar elde eden Detmold Oda Orkestrası’nın (Detmolder Kammerochester) 2004 yılında, 11. Uluslararası Ankara Müzik Festivali(2005) programına girmesiyle başladı. Orkestranın solisti, Ankara Devlet Konservatuvarını bitirdikten sonra master çalışmasını Detmold Müzik Akademisi’nde tamamlamış, olgunluk dönemi çalışmalarını da ünlü piyano pedagogu Prof. Renate Kreitschmar Fischer ile sürdüren, “devlet solisti? piyanist Yeşim Gökalp (d.1966) olacaktı. Programda Josef Suk’un yaylılar için serenadı, çağdaş Alman besteci Giselher Klebe’nin Sonja için fantezisi ve Mozart’ın 23 numaralı (KV 488) piyano konçertosu yer alıyordu. Bir yapıt ise boş bırakılmıştı.
Programa bir de Türk eseri konulursa, hem bir denge sağlanacak, hem de Türk-Alman müzisyenleri arasındaki etkileşim ve işbirliği sergilemebilecekti. Bu düşünceden hareketle festivalin düzenleyicisi SCAMV’na, genç bir Türk bestecisine yapıt sipariş etmeyi önerdim. Öneri kabul görüp bu görev de benim üzerime kalınca aklıma hemen, Eczacıbaşı Beste Yarışmasını iki kez üstüste kazanmış, müzikoloji doktorası çalışmasını Almanya’da sürdüren Yiğit Aydın (d.1971) geldi. ODTÜ Mühendislik Fakültesi Makina Bölümü ve HÜ Ankara Devlet Konservatuvarı Kompozisyon Bölümü mezunu olan, sosyoloji yüksek lisanslı, koro ve orkestra yönetimi konusunda da deneyim sahibi olan Yiğit Aydın, bu önerimi kabul etti. Birbirlerini tanımayan Türk piyanist ile bestecinin Almanya’da buluşup konuşmasını sağladım. Yapıtını yazan Aydın, Detmold Müzik Akademisi mezun ve öğrencilerinden oluşan, , Tibor Vargas geleneğinin günümüzdeki sürdürümcüsü kabul edilen Detmold Oda Orkestrası’nın genel müzik direktörü ve şefi, kemancı Eckhard Fischer’le bağlantı kurdu. Partitürü inceleyen Fischer, yapıtı orkestrasının Ankara Festivali’nde vereceği konserin programına almayı kabul etti. 11 Nisan 2005’te Ankara’da Detmold Oda Orkestrası eşliğinde, piyanist Yeşim Gökalp tarafından seslendirilerek eserin dünya prömiyeri yapıldı.
Acaba Anders başlıklı yapıtın geleceği ne olacaktı? Bir kez seslendirmeyle mi kalacak, yoksa tekrarlanıp yaygınlaşma sürecine girecek miydi? Bu sorunun yanıtını, şef Fischer, Detmold Oda Orkestrası’nın 28 Haziran 2006’daki sezon kapanış konseri programına Aydın’ın yapıtını alarak verdi. Program Aydın’ın “Anders?inin yanı sıra, Alman besteci Hans-Peter Dott’un (d.1952) klarnet ve yaylılar için konçertinosu ile W.A.Mozart’ın 13 numaralı piyano konçertosundan oluşuyordu. Böylece Yeşim Gökalp, çağdaş bir Türk bestesiyle birlikte Mozart’la da Almanya’nın zor beğenen dinleyicisi karşısına çıkıyordu..
Önce Yiğit Aydın’ın solo piyano ve 24 yaylı çalgı için yazdığı bu tek parçalık yapıtıyla ilgili kısaca bilgi vereyim.: Yapıtın süresi 10 dakika. Çağımızın hızı, insanların uzun olan herşeye tahammülsüzlüğü ve ideal odaklanma süresinin 8-10 dakika olduğu gerçeği göz önüne alındığında çok uygun bir süre. Anders’i Türkçeye “Başka?, “Başkaca? ya da “Öteki? diye çevirmek mümkün. Niçin bu başlığın seçildiği, parçanın ardındaki yaklaşıma bakıldığında anlaşılıyor.
Yapıt, hayli ağır başlayıp, hızlı biçimde noktalanıyor. Kendi içinde beş alt bölümden oluşuyor. Geleneksel makamsal müziğin çağdaş yöntemlerle nasıl çağrıştırılabileceğini araştırıyor. Başlangıçtaki ağır bölümde kullanılan piyano yazısını bir tür “taksim? olarak nitelendirmek mümkün. Ama yapıt, geleneksel makamlardan renkler taşımıyor. Aksine bestecinin yarattığı yapay makamlarla birbirinin içine geçen bir değişken örgüyü yansıtıyor. Parçada Beethoven’in Op.135 Yaylı Çalgılar Dörtlüsü’ne bir atıf var. Beethoven’in kendine yönelttiği ve “Olmak zorunda!? yanıtını verdiği “Olmalı mı?? sorusuna günümüzdeki yanıtı Yiğit Aydın “Başkaca da olabilir? biçiminde veriyor.
Besteci, geleneksel müziğin çeşitli renk değişiklikleriyle batı tarzında ele alınması yerine, kendince “Başkaca? bir yaklaşımı yeğliyor. “Geleneksel Türk müziği malzemesinin, batılı kompozisyon ilkeleri içerisinde yeni renkler sağlamanın ötesinde, fikirsel olanaklar da sunabileceğini, kendi içinde kompozisyon ilkeleri ortaya koyabileceğini? düşünüyor. “ Bu çaba kaçınılmaz olarak kültürlerarası bir duruştur ve bir kültürü diğerinin normları uğruna şekillendirmeyi değil, farklılıklar içeren kültürleri kendi fikirsel kaynakları çerçevesinde tartışmaya yöneltmeyi amaçlar? diyor.
Yapıtı, Fischer yönetimindeki genç orkestra eşliğinde Yeşim Gökalp bellekten seslendirdi.
Yiğit Aydın’ın yapıtının özellikleri ve icrada piyanist Yeşim Gökalp’in gösterdiği duyarlılık, “Anders?in Detmold Oda Orkestrası’nın devamlı repertuarı içine alınmasını sağladı. Şef Fischer, yapıtı yeniden seslendirmeyi istediğini, önümüzdeki yıllarda yine programa alacağını belirtti. Fischer, sohbetimizde “Yiğit Aydın’ın yaklaşım ve müziğini çok beğendiğini, ileride çok daha kalıcı yapıtlar yazacağına inandığını? da söyledi.
Gökalp, konserin ikinci yarısında Mozart’ın 26 yaşındayken yazdığı 13 numaralı (KV.416) konçertosunu da bellekten seslendirdi ve büyük beğeniyle karşılandı. Mozart’ı olması gerektiği gibi, hiç zorlamadan, abartıya kaçmadan ama hakkını vererek seslendirdi, yapıtta yer alan hüzün ve neşeyi başarıyla yansıttı.
Almanya’da dinleyici beğenisini birkaç değişik hareketle ortaya koyuyor. Beğendiyse alkışlıyor ama çok beğendiyse, alkışlamanın yanında ayaklarını da yere vuruyor. Detmold’de Alman izleyicinin bir Türk bestecisi ve solistini alkışların yanı sıra ayaklarını da yere vurarak ödüllendirdiği bu konserin tanıkları arasında yer almaktan doğrusu büyük mutluluk duydum.
Detmold Oda Orkestrası’nda çalan genç Türk çalgıcılar da var. Mehmet Ali Yücel ve Aslı Doğan keman, Zeynep Tamay viyola, Zeynep Akdil çello grubunda…. Detmold’de yüksek lisans çalışması yapan ya da lisans öğretimi gören diğer Türkler saptayabildiğim kadarıyla şöyle: Yiğit Tan (çello), Semih Uçar (obua), İmge Tilif, Fatmanur Şahin (keman) ve Mehtap Gerçeloğlu (şan).
Yörede kadrolu olarak çalışan iki Türk opera sanatçısı da bulunuyor. Hannover Operası’ndan Leyla Erdoğan ile Detmold Operası’ndan Ulya Tekrin-Brux, Detmlold’deki konserin dinleyicileri arasındaydı.

Buradan, Türkiye’deki devlet orkestralarıyla, özel sektörün desteklediği oda orkestralarına seslenmek istiyorum. Kendi içinde tutarlı bir vizyonu olan ve 21. Yüzyılın iddiasını taşıyan “Anders?i repertuarlarınıza alıp seslendirin. Bazı haftalar yaylı ağırlıklı program yaparak, bir kısım çalgıcısını dinlendirmek, dinleyicilerin bir bölümünden gelen “çağdaş çalmıyorsunuz? eleştirisine yanıt sunmak isteyenler için “Anders? kendini kanıtlamış bir fırsat. Üstelik, Yeşim Gökalp İzmir’in kadrosunda bulunan bir “devlet solisti? olduğu için, bestecinin telifi dışında soliste kaşe ödeme gibi bir maliyet de yok.
“DÜNYA MÜZİĞİ AMA BAŞKA TÜRLÜ!?
Şimdi, son dönemde sanal ortamdaki “Klasikbatımüziği? listesinde hayli tartışılan “konser eleştirisi? konusunda da size, Detmold konserinden bir örnek sunmak istiyorum. Konser sonrası, sakallı ve elinde tıpkı benimki gibi dijital ve yarı-profesyonel bir fotoğraf makinesı bulunan spor giyimli kişi Yiğit Aydın’ın peşine düştü. Besteciyi adeta esir alıp uzun uzun konuştu. Hâttâ partitürü de isteyip biraz incelediğini gözledim uzaktan… Daha sonra kadroyu toplayıp fotoğraf çektiğini görünce, adının Schwabe olduğunu öğrendiğim kişiden rica ederek sayfada gördüğünüz fotoğrafı kendi makinamla çektirdim. Yiğit Aydın’dan Schwabe’nin müzikoloji öğrenimi yapmış, profesyonel olarak çalışan, yani yaşamını gazete yazarı –muhabiri olarak kazanan bir kişi olduğunu öğrendim.
Acaba konseri yazacak mıydı? Nasıl ele alacaktı? Küçük bir resimaltı haber mi yapacaktı, yoksa enine boyuna değerlendirecek miydi? Salondaki akustik sorununa mı değinecekti? Solistleri mi övecek veya yerecekti? Entonasyon, cümleleme gibi teknik konulara yazısında yer verecek miydi?
Merakımı konserden 36 saat sonra, 30 Haziran 2006 sabahı Detmold’un dahil olduğu Lippe bölgesinin tek gazetesi olan Lippische Landes Zeitung’un sayfalarını çevirince giderdim. Şimdi, “Weltmusik, aber anders / Dünya müziği, ama başka türlü? başlığını taşıyan bu yazıyı sizlerle paylaşmak istiyorum. Önce yazının spotu:
“İğneleyici şarkı nerede? Türkiye’nin geleneksel çalgıları nerede? Yiğit Aydın’ın “anders?, piyano ve 24 yaylı için bölüm başlıklı kompozisyonunda bunlardan hiçbiri yok. Bir Türk olarak Yiğit Aydın (*1971) neden kendi ülkesinin tınısal renklerinde yazmıyor? Neden Grieg, Sibelius, Piazzola gibi ulusal bir üslup oluşturmaya çalışmıyor? Cevap: Aydın’da söz konu olan renk değil; o daha fazlasını istiyor.?
Yazı şöyle devam ediyor:
“O, Beethoven’ın motifsel-tematik çalışma açılımıyla(stiliyle) zirvelerinden birisine ulaşan Batı müziğinin kendini kanıtlamış dinleme alışkanlıklarını derinlemesine özümsemiş. Bu üslup şu soruda zirvesine ulaşmıştır: öyle olmak zorunda mıdır? Cevabı ise şöyledir: öyle olmak zorundadır. Beethoven bu soruyu op. 135 Yaylı Çalgılar Dörtlüsü’nde somut olarak sormuştur.
Aydın soruya kulak vermiştir.. Fakat başka türlü; çünkü Aydın Türk’tür. Beethoven’in sorusu Türk kulaklarında başka türlü tınlıyor. Orada motifin dönmek zorunda olduğu bir eksen yoktur; onun yerine Fa ve Mi’ye karşılık gelen iki merkez (eksen) söz konudur. Oda Orkestrası ve piyanist Yeşim Gökalp’in olağanüstü yoğun ve otantik tasviri (icrası) sayesinde, ilk ölçülerden itibaren, kopyalamaksızın söz konusu motiften doğru Beethoven tavrının izlerini süren eser son derece ilgi çekici bir gerilim ve bundan hareketle serpilen bir açılımla duyumsandı. Böyle görüldüğünde –yeni bir eserle ilk karşılaşıldığında seslendirme performansının her daim sağlaması gerektiği gibi– yorum olağanüstü idi; başka bir deyişle şu soru etkili bir şekilde ortaya atılabilmiştir: Burada neler oluyor?
Bu soru, kendini, gecenin ikinci eserinde bu şekilde ortaya koyamadı. Hans Peter Dott (*1952), yeni barok kontrpuan üslubuna parlak şekilde atıfta bulunduğu bir Concertino per il Clarinette e Orchestra d’archi / Klarinet ve Yaylı Çalgılar Orkestrası için Konçertino? yazmıştır. Dünyaca aranan klarinetçi Shirley Brill’de, eserinin devasa teknik zorluklarını büyüleyici bir çalışa dönüştürebilen icracı kimliğini bulan Dott, ele aldığı renk oyunlarını virtüozca sahneye koyuyor.
Aradan sonra orkestra, Eckhard Fischer’in yüksek konsantrasyonlu yönetimi altında, Yeşim Gökalp’in solo partisini üstlenmiş olduğu Mozart’ın Do Majör Piyano Konçertosu’nu (KV 415) seslendirdi. Her zaman olduğu gibi, çağdaş müzik kulakları sivrilttikten sonra, duyumsayan bakış görünürde tanıdık olandaki (Mozart’ın konçertosundaki) yeniye yönelir; ki bu eserde de, tekrar, yegâne önemli olan soru yöneltilebilsin: Burada neler oluyor? (Burada üzerinde kafa yormaya değer ne var, arkasındaki düşünce nedir?)
Mozart’ta söz konusu soru tekrar vurgulandıktan sonra konser hoş, çünkü önemli bir yaşantıya (deneyime) dönüşüyor.?
Gazeteci / Yazar, Müzikolog Schwabe, özetle, “Burada neler oluyor?? sorusu ekseninde kurduğu yazısında, Yiğit Aydın’ın Anders’i, piyanist Yeşim Gökalp’in Aydın ve Mozart icraları için “Burada iyi şeyler oluyor? yanıtını veriyor. Ama bırakın yanıtı , Hans Peter Dott’un yapıtı için soruyu dahi soramıyor, çünkü sorarsa yanıtı “Burada pek bir şey olmuyor!? biçiminde olacak…Klarinetçi Shirley Brill’le ilgili olarak da, Dott’un onda “ eserinin devasa teknik zorluklarını büyüleyici bir çalışa dönüştürebilen icracı kimliğini bulduğunu? belirtmekle yetiniyor . Genç klarinetçi bu alanda dünyanın sayılı isimlerinden Sabine Mayer’in Lübeck’te öğrencisi olmuş ve halen Amerika’da yüksek lisansını yapıyor.
Şimdi küçücük bir karşılaştırma yapalım: Bizde mevcut beş operaevini ve altı orkestrayı fazla gören bir siyasi zihniyet iktidarda bulunuyor. Almanya’da kültürün adil biçimde yurt düzeyinde yaygın paylaştırılması ilkesi doğrultusunda yüzlerce orkestra ve altmışı aşkın devlet operaevi var.
Schwab’ın yazısı, köyleriyle birlikte 73 bin nüfuslu, geçmişte bir dönem Brahms’ın yaşayıp derebeyinin kızına ders verdiği, Andre Navara gibi önemli müzisyenlerin değişik tarihlerde öğretim kadrosunda yer aldığı bir müzik akademisine, oda orkestrasına ve devlet operasına sahip Detmold ve yöresinde okunan tek yerel gazetede yayımlandı.
Yiğit Aydın’ın yapıtının bir Avrupa orkestrasının sürekli repertuarına girmiş olması, bu gerçekler açısından değerlendirildiğinde, sağladığı gelişmenin önemi daha iyi anlaşılabilir. Bu arada Leipzig’deki bir yeni müzik topluluğunun da Aydın’a siparişte bulunduğunu belirteyim.
Bunları, körü körüne gelenekselcilik ve Batıcılık gibi yaklaşımların dışında gerçekten “Başkaca“ şeylerin de olabildiğinin işareti saymak bilmem çok iddialı bir yaklaşım mı?

cuneyt-unsal-noel-baba-yargilaniyor.jpg cuneyt-unsal-italya-opera-sahnelerinde.jpg cuneyt-unsal-noel-baba.jpg cuneyt-unsal-sb-portre.jpg

Cüneyt Ünsal
İTALYA SAHNELERİNDE BİR TÜRK PAPA VE NOEL BABA !

Başta Burak Bilgili, Bülent Bezdüz, Ünüşan Kuloğlu, Levent Gündüz gibi sesler olmak üzere, şancılarımızın yurtdışındaki başarılarıyla kıvanıyoruz. İyi bir örgütlenme ve yasal-yönetsel düzenlemeyle bu sayıyı hayli arttırmak mümkün, çünkü ülkemizde bu alanda çok iyi kumaşa sahip şancılar var. Ama bu genç şancılar, devlet operalarında Maliye tarafından boş kadrolara vize verilmemesi, yeni kadrolar ihdas edilmemesi nedeniyle yeterli sınav açılmadığı için, başlarının çaresine bakmaya çalışıyorlar. Bir kadroya kavuşmuş olanlar ise, bunu koruyabilmek ve yöneticilerin gadrine uğramamak için çok ihtiyatlı davranıyorlar.
Geçtiğimiz günlerde İtalya üzerinden dünyaya açılmaya çalışan ve geleceğin opera yıldızlarını yetiştiren ünlü bir kurum olan ABD’deki AVA sınavını kazanan bariton Levent Bakırcı (d.1978) ile ilgili gelişmeleri izledik. AVA sadece burslu öğrencilerin okuduğu , master eğitimi veren ve binlerce hayırseverin bağışlarıyla ayakta duran özerk bir okul. Her yıl 4-5 opera prodüksiyonu gerçekleştiren AVA, çeşitli ülkelerden gelen yetenekli ögrencilerine sahneye çıkma imkanı sağlıyor. Bugün opera dünyasında aranan bir sanatçı olan bas Burak Bilgili’nin yüksek lisans eğitimi gördüğü, bir tür opera akademisi…
Levent Bakırcı AVA’nın bursu sadece ayda 500 $ olduğu için, üzerini tamamlayabilmek amacıyla sponsor arıyor. Başvurduğu kurumlardan hep red yanıtı aldığını öğrenince, aklıma üç yıl kadar önce iletilen bir dosya geldi. İzmir’den genç bariton Cüneyt Ünsal (d.1977) İtalya’nın Venedik kentinde ‘Benedetto Marcello’ konservatuarında yüksek lisans yapma olanağı elde etmişti. Eşi soprano Özlem Ünsal’la birlikte İtalya’ya gitmek ve bu öğrenim olanağını değerlendirmek için destekçi aranıyordu. O zaman tavsiyelerde bulunmuş, bazı kurum ve kişilere yönlendirmiştim. Sonucun ne olduğunu kendisinden dinleyelim:
? İtalya’ya gelmeden önce çalmadığım kapı kalmadı. Sevda Cenap And Vakfı ,İKSEV, İzmir Ticaret Odası ve bircok özel şirket burs istemi ve karşılığında sunduğum projelerimi hep geri çevirdiler. Ki bu kuruluşların bazıları mühendis ve doktorlara hep özel burs vermişler. Bu konuda biraz sitemkârım. Çünkü Avrupa’da sanat bircok şeyin üstünde geliyor.?
Kendisinin ve ailelerin olanaklarıyla İtalya’yı denemeye cesaretle atılan ve ünlü opera sanatçısı mezzo-soprano Stella Silva ile Venedik’te çalışmaya başlayan Cüneyt Ünsal, beğenildiği için bir emprezaryonun da listesine alındı. İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi Devlet Konservatuarı Opera – Şan bölümünü Tanju Nebol’un öğrencisi olarak tamamlayan, beş yıl süreyle de İzmir Operası’nda çeşitli rollerde sahneye çıkan Ünsal’ın altyapısı ve tekniği sağlam bulunmuştu. Ses rengi de güzeldi.
2005, Cüneyt Ünsal’ın kendine rol bulmaya başladığı yıl oldu. 2005 Nisan’da Venedik’te özel bir organizasyonda G.Verdi’nin La Traviata operasında Giorgio Germont rolünü üstlendi. Hemen bir ay sonra Venedik Teatro Malibran’da G. Rossini’nin La Cenerentola(Kül Kedisi) operasında Dandini rolünü seslendirdi. Temmuz’da Pordenone ve Pieve di Soligo kentlerinde G.Puccini’nin La Boheme operasında Schaunard karakterini canlandırdı. İlk başrolüne ise, geçtiğimiz Aralık ayında Aralık 2005 ‘te Foggia kentinde Teatro Giordano’da giderek ünlenen genç besteci Roberto Molinelli’nin “Processo a Babbo Natale / Noel Baba Yargılanıyor? operasında çıktı. Süperman, Batman gibi güncel çizgi ve film kahramanlarının ve kadın sesi için yazılmış bir pop şarkının da yer aldığı operada Cüneyt Ünsal çok başarılı oldu. Bu başarı ona 2006’da C.Orff’un Carmina Burana sahne kantatındaki bariton partisini, ardından da yeni bir oratoryodaki bariton partisini getirdi.
Noel Baba’nın bestecisi bu kez, Papa II. Jean Paul’un yaşamını anlatan, solistler, koro anlatıcı ve orkestra için bir oratoryo yazmıştı. Papa’nın yaşamını anlatan ve multimedya destekli olarak sunulan oratoryoda soprano İrine Ratiani ve tenor Roberto De Biasio ile birlikte üç başsesten biri olan Cüneyt Ünsal, bizzat Papa’yı canlandırmak üzere seçilmişti.
Böylece iki önemli rolde de ilginç bir raslantı tecelli ediyor, Ünsal önce Anadolu doğumlu Noel Baba’yı, daha sonra bir Türkün (M.Ali Ağca) suikastine kurban giden Papa’yı seslendiriyordu.
Ünlü Tenor Andrea Bocelli’nin “Con Te Partiro? başta olmak üzere çeşitli gibi parçalarının aranjörlüğünü de yapan genç besteci Molinelli, bu oratoryosunda bir rap şarkısını zenci bir çocuğa söyleterek çağın sokak gerçeklerine atıfta bulunmayı da ihmal etmemişti. Şarkı ve koro metinleri Lehçe, İtalyanca ve Latince olarak hazırlanan ve Abruzzo Bölgesi Senfoni Orkestrası ve Korosu tarafından sahnelenen eserde Cüneyt Ünsal, Berlin duvarının yıkılmasını konu alan “I muri / Duvarlar? adlı bir arya da okudu. Eser geçtiğimiz Nisan ayında Aquila Massimo Katedrali’nde,  Pesaro kentindeki Teatro Rossini’de ve Ortona’daki Teatro Vittoria’da sahnelendi. Oratoryonun 2007’de Vatikan ve ölen Papa’nın ülkesi Polonya’da da sahnelenmesi söz konusu.
Mayıs’ta da Venedik Arsenale tiyatrosunda Mozart’ın Don Giovanni operasında Don Giovanni rolünü iki temsilde seslendiren Ünsal’ın Noel Baba ve Papa performanslarını canlı izlemeyi doğaldır ki isterdim. Neyse ki, DVD’lerden izleme şansım oldu. Kanımca Cüneyt Ünsal’ın İtalya’da önü açık. Giderek gerek klasik, gerek güncel operalarda daha sık rol alacak. Hâttâ, verimli bir besteci olduğu ve baritonumuzu beğendiği anlaşılan Molinelli’nin gelecekteki verimlerinde baritonumuzu hesaba katarak eser yazması dahi mümkün olabilir. 29 yaşındaki baritonuzu kutlamak için aradığımda çok neşeli olduğunu gördüm. Şöyle diyordu:
“Papa 2. Jean Paul yıllar önce bir Türk tarafından suikaste uğramıştı.Dünya öylesine değişiyor ve hızla ilerliyor ki …Şu an ölümünün birinci yıldönümünde bir Türk’ün sesinde hayat buluyor. Ben de bir Türk olarak bu rolü seslendirmekten gurur duyuyorum.?
Verdiği haber ise kariyerinde gelişecek olduğunun yeni bir işaretiydi: Milano’da çıktığı bir odüsyonu kazanmıştı. Önümüzdeki Ekim ayında G.Puccini’nin “La Boheme? operasında Marcello karakterini seslendirerek Norveç, Hollanda, Almanya, Avusturya, İsviçre ve İngiltere’de çeşitli kentleri kapsayan bir Avrupa turnesine katılacaktı.
Düzenleyicileri arasında Avusturya’daki ünlü Schlote Opera Ajansının da bulunduğu bu turne, Cüneyt Ünsal’ın İtalya dışında da dikkati çekerek, yeni teklifler almasına yol açabilir. Ama sanmayın ki, bu gelişmeler onu geçim sıkıntısı çekmeden ekonomik olarak ayakları üzerinde durabilir duruma getirmiştir. Samimiyetle durumu şöyle saptıyor:
“Doğruyu söylemek gerekirse İtalya ‘da gecinebilmek gibi bir problemimizde cok yoğun bir şekilde var.Çünkü geleli daha birbuçuk yıl oldu ve henüz daha birşeyleri deneme safhasındayım.?
Cüneyt Ünsal’ın tevazu içinde vurguladığı “deneme safhası?nın kısa sürede baritonumuzun yoğun biçimde aranan sanatçı olacağı tam profesyonel evreye dönüşmesini diliyorum.

m-arikan-foto.jpg markan-ankara-coksesli-korosu-hollanda-1991.jpg

Muzaffer Arkan (1923-2006)
KOROCULUK ÖNDERİNİ YİTİRDİ…

Müzik aleminde 2006’daki yaprak dökümü devam ediyor. Kamuran Gündemir, İstemihan Talay, Ömer Yılmaz, Asım Cem Konuralp derken, Türkiye’deki koro müziği hareketinin önderi, koro şefi, müzik eğitimcisi Muzaffer Arkan’ı da kaybettik.
Arkan, özellikle Ankara’dan yetişmiş profesyonel-amatör pek çok müzisyenin yaşamında, müziğe başlamasında, gelişiminde önemli rol oynamış, koroculuk hareketinin yaygınlaştırılmasında ve bu alanda yeni grup liderlerinin yetişmesinde önderlik etmiş, deyim yerindeyse “efsane? bir isimdi.
1947’de girdiği Ankara Devlet Konservatuvarını 1952’de bitiren Arkan’ın başlıca öğretmenleri Ferid Anlar, Adnan Saygun ve Eduard Zuckmayer’di. Bitirdiği eğitim kurumuna koro, koro yönetimi ve armoni öğretmeni olan Arkan, 1954’te Almanya’ya giderek, Türkiye’de adı Carmina Burana kantatıyla özdeşleşmiş besteci-eğitimci Carl Orff’la çalıştı. Dönüşünde Orff’un “Schulwerk für Kinder / Çocuklar İçin Okul Ödevi? başlıklı ünlü metodunu Türkçeye çevirdi ve uygulamaya başladı. 1965’te Konservatuvar ve Ankara Çocuk Korolarını kuran Arkan,1973’te Ankara Çoksesli Müzik Derneği’ni kurup birikimini kurumlaştırmaya başladı.
Derneğin kuruluş öyküsünde ilginç notlar ve isimler vardır. Arkan, tüzüğü hazırladıktan sonra düşüncesini , hocası Adnan Saygun’a açar ve tüzüğü okur. Saygun, tüzüğün genel yapısının son derece iyi olduğunu , ancak dernek başkanının mutlaka bir müzisyen olması gereğinin de belirtilmesinin doğru olacağını söyler. Arkan gerekli deklemeyi ve ardından yasal başvuruyu yapar. İlk genel kurul toplantısı, SCAMV’nın kurucusu Cenap And’ın Kavaklıdere’deki evinde, Adnan Saygun Başkanlığında , Cenap And, Cenap Memduh Altar , Muzaffer Arkan , Samim Bilgen, Mithat Fenmen , Saadet Berna ve Ergin Taşcıoğlu’nun katılımıyla gerçekleştirilir ve dernek başkanlığına Muzaffer Arkan seçilir
Günümüzde Arkan’ın adına pek çok müzisyenin özgeçmişinde rastlarsınız. İlk dersleri ondan almışlar ya da onun çocuk korolarında müziğe ilk adımı atmışlardır.
Arkan’ın koro, orkestra için besteleri de vardı. Ama en yaygın bilineni TED Ankara Koleji Marşı’dır. “Türkiye’de okulumuzun yoktur bir eşi / Nur saçar zihinlere Arkara Koleji?
nakaratlı, sözleri Yusuf Mardin’e ait olan bu marşı, 1950’den bu yana 7’den 70’e binlerce Kolejli hâlâ söylüyor.
Ardında bıraktığı kitapları, besteleri, , koro sevgisini aşıladığı şu anda çeşitli mesleklerde başarıyla çalışmalarına rağmen çoğu koroculuktan vazgeçemeyen binlerce öğrencisi, “babası? saydığım Orfeon’dan Ankapella’ya çok sayıda özel koroyla Arkan’ın anısının yaşatılacağına inanıyorum. Hâttâ sağlığında yeterince bilinemeyen kıymetinin, ölümünden sonra daha iyi anlaşılacağını düşünüyorum. Onun idealini yaşatacaklara büyük görev düşüyor.

No Comments

Bir Başkadır İlkseslendirmelerin Heyecanı…

Perşembe ~ Eylül 09, 2007 by admin Posted in Andante Yazıları

ANDANTE, Başkentten Yansımalar,Şefik Kahramankaptan, Kasım 2006

Sanat için ortamın giderek olumsuzlaşmasına karşın, müzik alanında bestecilerimizin yeni eserlerinin ilk seslendirmeleri umut veriyor… Bir yapıtın bestecinin beyni ve döküldüğü ak kağıt üzerinden, ezgiye dönüşerek kulağa yönelip başka beyinlerle paylaşılması ne denli heyecan verici bir üretim süreci değil mi? Yeter ki, o „mutlu başlangıç“a, ilk seslendirmeye ulaşılabilsin…

fazil-gece-gunesini-seslendirirken.JPG fazil-ve-ibrahim-yazici-gece-gunesi-sonrasi-selamda.JPG

MAHİR CETİZ
„Gece Güneşi“ aydınlığında bir „Gece Yürüyüşü“…

Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrasının Andante’nin geçen sayısında yer alan yıllık programını incelerken, 22 Kasım tarihine geldiğimde doğrusu gözlerime inanamadım. Programda Mahir Cetiz’in Piyano Konçertosu yer alıyordu ve yanında parantez içinde (Dünya’da ilk seslendirilişi) notu konulmuştu… Yani “Dünya Prömiyeri?…
Hemen Borusan’ın web sitesinden kontrol ettim, aynen öyleydi:
22 Kasım 2006 Çarşamba
Bela Bartok 125 yaşında

Şef: Gürer Aykal
Solist: Fazıl Say (piyano)  

Program
B.Bartok: Orkestra Konçertosu
M. Ravel : Piyano Konçertosu Sol Majör
Mahir Cetiz : Piyano Konçertosu (Dünya’da ilk seslendirilişi)

20:00
Caddebostan Kültür Merkezi

Ortada ilginç bir durum vardı. Çünkü Mahir Cetiz’in “Gece Güneşi? adını taşıyan, Fazıl Say’ın kendisine 2003 sonbaharında sipariş ettiği, bestecinin de Fazıl Say’a ithaf ettiği bu eserin “Dünya’da ilk seslendirilişi? 27 Mayıs 2006 Cumartesi akşamı, Ankara’da Bilkent Konser Salonu’nda İbrahim Yazıcı yönetimindeki Bilkent Senfoni Orkestrası eşliğinde gerçekleştirilmişti. Bu kulaktan dolma bir bilgi değildir, çünkü bizzat oradaydım ve ilk seslendirilişe tanıklık ettim.
Aslında yapıt, 26 Mayıs Cuma akşamı da çalınmıştı. “Fazıl Say Özel Konserleri? dinleyici talebini karşılayabilmek için iki gün olarak düzenlenmişti. 27 Mayıs akşamı erkence gittiğim için, birkaç kişiye “Dün gece nasıl oldu?? diye sorma fırsatı buldum. Aldığım yanıtlar, üstü kapalı bir gerginliğin işaretlerini taşıyordu. Mahir’i sordum, “Yok, dün gece gelmedi, bu gece de geleceğini sanmıyoruz? yanıtını aldım.
Bir gece önce öngörülen “ilk seslendirme?, “eksik seslendirme? olarak gerçekleşmişti, çünkü Fazıl Say, eserin son bölümünü çalmamıştı! Demek ki Mahir, son provalarda durum belli olunca konsere gelmemeyi ya da en azından ortada gözükmemeyi seçmişti. Dinleyici de dört bölümlük yapıt duraksamadan seslendirildiği için, eksik çalındığını pek anlamamıştı. Konserin sonunda Fazıl, Aşık Veysel’den “Kara Toprak? düzenlemesinin de bulunduğu özel gösterisini sununca, ortalık alkıştan yıkılmış ve dinleyici salondan mutlu ayrılmıştı.
Aldı mı beni bir merak! Acaba bu gece nasıl olacaktı? Acaba Fazıl yapıtı bellekten mi çalacaktı, notadan mı? Eser gene son bölümü eksik mi seslendirilecekti, yoksa tam olarak mı? Mahir ortada yoktu, doğrusu gidip Fazıl veya İbrahim’e sormak da işime gelmedi. Sabrın sonu selamet, dinledik ve bu kez “Dünya’da ilk seslendirilişi?nin gerçekleştiğini gördük… Nota yapraklarını Fazıl’ın konservatuvardan arkadaşı, piyanist – eğitimci Sanem Berkalp çeviriyordu. Gönülden alkışladık. Mahir, “insanda yeniden dinleme arzusu uyandıran bir çağdaş müzik? yazmıştı. Zor bir müzikti, özellikle de orkestra eşliği açısından şefi ve orkestrayı hayli uğraştıracak, vurmalı çalgılar başta olmak üzere kimi grupların özel çalışmasını gerektirecek bir müzikti. Acaba seslendirme iyi olmuş muydu? Kimine göre, eksik seslendirmeye nazaran daha iyiydi, kimine göreyse, eksik de olsa ilk akşam daha derli toplu bir icra gerçekleşmişti.
Peki, 27 Mayıs 2006 Dünya Prömiyeri gerçeğine karşın, Borusan’daki “İstanbul prömiyeri? niye “Dünya’da ilk seslendiriliş? olarak sunuluyor? Doğrusu bu soruyu çeşitli muhataplarına sormak yerine, burada gayet kişisel bir yorumla yetinmeyi yeğliyorum. Olasılıklar şöyle:
Fazıl Say, kendisi ve şef yeterince hazırlanamadığından Ankara’daki bir akşamı eksik, ikinci akşamı tamam, ancak bazı nüansların yeterince işlenemediği seslendirme içine sinmediği için , 22 Kasım akşamı verilecek konseri “ilk seslendirme? olarak sunmayı uygun görmüş olabilir.
İstanbul, çoğu kez Ankara’yı pek dikkate almadığı, yeterince ilgilenmediği ve “Dünya İstanbul’dan ibarettir? diye düşündüğü için böyle bir sunuş tercih edildi!
Kimsenin Ankara’daki konserden bilgisi yoktu! İlgililer de “sessiz kalmayı? tercih etti!
Umarım, Andante’nin Kasım sayısı bu kez “vaktinde?, yani hiç değilse Kasım’ın ilk haftasının sonunda çıkar ve Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası’nın 22 Kasım konserinde dinleyiciye verilecek olan program broşüründe durum düzeltilir!
ADI GİBİ BİR MÜZİSYEN
Gelelim, Mahir Cetiz ve yapıtına… Mahir Cetiz son dönemde yetişen, sesini sadece Türkiye’de değil, Dünya’da da duyurmayı başaran, “dedesinin adını taşıyan? bir genç bestecimiz. Babası genç yaşında yitirdiğimiz piyanist ve eğitmen Tulga Cetiz, dedesi Riyaset- Cumhur Filarmoni Orkestrası (CSO) sanatçılarından Mahir Cetiz’di. Kızkardeşi Nil Cetiz de lisansın üzerine master eklemiş bir kemancı olarak Bilkent Senfoni’nin üyesi. 1977 Ankara doğumlu olan Mahir Cetiz’in İlk müzik derslerini babası Tulga cetiz’den aldığını bilmem söylemeye gerek var mı?
1988 yılında Hacettepe Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Viyolonsel bölümüne girerek Prof. Ali Doğan ve Prof. Doğan Cangal’ın sınıflarında eğitim gördu. 1994 yılında okulun Kompozisyon Bölümüne kabul edilerek rahmetli Prof. Istemihan Taviloğlu ve Turgay Erdener’in sınıflarında kompozisyon, Prof. İlhan Baran ile 20. Yüzyıl Armonisi, Prof. Kamuran Gündemir ile piyano çalıştı.. 1998 yılında viyolonsel bölümünden mezun oldu ve orkestra şefliği yüksek lisans programına girerek, Rengim Gökmen ile şeflik çalışmalarına başladı.
2000 yılında ABD’ye giderek, Memphis Üniversitesi komposizyon bölümü master programına giren Mahir, orada Kamran İnce’nin öğrencisi oldu, aynı zamanda piyano ve şeflik çalışmalarına devam etti. Amerika’da pek çok konser yaptı ve yapıtlarını seslendirme olanağı buldu. 2001 yılında master çalışmasını Memphis Üniversitesinin “Smit Kompozisyon Ödülü? ve “Memphis Müzik Eğitimcileri – Yılın Müzisyeni Ödülü?nu alarak, tamamladı.
Türk müzik âleminin Mahir’i besteci olarak tanıması da aynı yıllara rastladı. 2000 yılında British Council tarafindan, orkestral kompozisyon alanında düzenlenen, “Yılın Genç Müzisyeni? yarışmasında birincilik ödülüne layık görülerek, Ingiltere’nin Manchester kentinde bulunan Kuzey Kraliyet Müzik Kolejinde bir yıllık burslu eğitime hak kazandı. Anthony Gilbert’in sınıfında kompozisyon eğitimini sürdüren Cetiz, çalışmalarının semeresini İngiltere’de de aldı. BBC Filarmoni Orkestrası’nın, sadece Ingiltere’de ileri kompozisyon eğitimi alan 6 seçme kişinin eserlerinden oluşan konseri için bir eser siparişiydi bu. Kararı, aday öğrencilerin yapıtlarını inceleyen bir komisyon vermişti. Ingiltere’nin yaşayan önemli bestecilerinden James MacMillan yönettiği ve BBC Radio 3′den canlı olarak yayımlanan konserde Mahir Cetiz’in “Left? adlı yapıtı seslendirildi.
Yurda dönüşünde Bilkent Müzik ve Sahne Sanatları Fakültesi’nde kompozisyon hocalığına başlayan Mahir Cetiz’in “Left? ve “İzlenimler? adlı yapıtları Bilkent Senfoni Orkestrası’nca seslendirildi. Özellikle İzlenimler’in bir bölümü olan “Introduction and Tango?, çeşitli devlet orkestraları ve özel orkestralarca defalarca seslendirildi.
İSVİÇRE’DE BİR “GECE YÜRÜYÜŞCÜSÜ?
Mahir Cetiz’in benim “Gece Yürüyüşcüsü? diye adlandırmayı tercih ettiğim son yapıtı “Nightwalker? da bir sipariş sonucu bestelendi. İsviçre’de genç müzisyenleri destekleyen “Orpheum Vakfı’nın siparişi üzerine yazdığı bu yapıt, geçtiğimiz 19 Eylül’de Zürih’te David Zinman yönetimindeki ünlü Zürih Tonhalle Orkestrası’nca , iki yılda bir düzenlenen 8. Genç Müzisyenler Festivali’nin kapanış konserinde “Dünya’da ilk kez? seslendirildi.
Yapıtın çok beğenildiğini ve övgüler aldığını, sıkı bir müziksever olan Zürih Başkonsolosumuz Mehmet Emre’den öğrendim. Ama, son derece mütevazi bir kişiliğe sahip olan Mahir’in gözlemleri, tatmin olup olmadığını birinci ağızdan öğrenmek önemliydi. Şimdi Mahir’in ağzından dinleyelim:
“ İsviçre konseri çok güzel geçti.  Orkestra eseri bayağı beğendi.  Dinleyenler ve festivale katılan diğer müzisyenler özellikle orkestra renkleri anlamında çok ilginç bulduklarını söylediler.  Bu festival aslında bir genç solistler festivali.  Fakat son üç seferdir bir besteciye festivalin açılış veya kapanışında çalınmak üzere eser sipariş ediyorlar.  İlk yıl Isviçreli, ikinci yıl bir İngiliz besteci davet edilmiş.  Üçüncü festivalde de bizi cağırdılar.  Howard Griffiths bu festivalin aynı zamanda müzik direktörlüğünü yapıyor..  Kendisi de eseri çok begendiğini   belirttiler, sagolsunlar.  Gece Yürüyüşçüsü başlıklı 12 dakikalık bu orkestra eseri Ekim ayıı içinde İsviçre radyosunda da yayınlandı.  Ayni konserde Chopin Yarisması birincisi piyanist Rafal Blechacz Chopin 1. Konçertoyu ve Rostropowitch Yarışması birincisi çellist Tatjna Vassiljewa Dvorak çello konçertosunu çaldılar.  Bu son derece iyi genç muzisyenlerle aynı sahneyi paylaşmak ve David Zinman gibi bir maestro ile beraber çalışabilmek benim için cok onur vericiydi?
Bakalım bu yapıtı Türkiye’de ne zaman dinleyebileceğiz?
Mahir Cetiz, yapıtlarında tonalite, modalite ve atonalite-amodalite gibi değişik müzik elementlerini birarada kullanıyor, kendi içinde bölümleri olmasına karşın, yapıtlarını bölümleri birbirine bağlı olarak kesintisiz çalınacak biçimde düzenliyor. Kendi yapay makamlarını oluşturuyor. Her yapıtının arkasında bir felsefi analiz, doğaya dönük analitik bir düşünce bulmak mümkün. Yapıtlarının adlarını da ilk seslendirmenin yapılacağı yere göre, İngilizce veya Türkçe olarak koyuyor.

GECE GÜNEŞİ’NİN AYDINLIĞI
Şimdi gelelim “Gece güneşi? piyano konçertosuna… Çağdaş müzikte dinleyici açısından önemli bir ölçüt, yapıtın insanda yeniden dinleme arzusu uyandırması. Çoğu yeni müzik, bir kez seslendirilmekle veya üzerinde akademik bir analiz yapılarak arşive konulmakla kalıyor. Mahir Cetiz’in yapıtları, ilgili bir dinleyicide
yeniden dinleme arzusu uyandırır cinsten. Bakın, kendisi “Gece güneşi?ni nasıl anlatıyor:
“ Birbirine kesintisiz bağlanan dört bölüm, bir yolculuk boyunca çevrenin hissedilmeden değişmesi gibi değişen müzikal atmosferleri birbirinden ayırır. Bu atmosferler de aslında kendi içlerinde sürekli olarak dönüşüm içindedirler. Ezgiler, tını renkleri, figürler ve benzeri müziksel malzemeler oldukları gibi tekrarlanmazlar; fakat beklenmedik bir anda, beklenmedik bir dönüşüme uğramış olarak tekrar gözüktüklerinde, artık başka bir ortama ait, başka bir atmosferin parçasıdırlar. Bu durum tıpkı anılar ile olan ilişkimiz gibidir: Anılar, tarafımızdan hatırlandıkları anda, içinde bulunduğumuz duruma göre yeniden tanımlanırlar ve biz değiştikçe onların da anlamları değişir.?
Mahir, yapıtının müziksel yapısını da şöyle açıklıyor:
“İlk bölüm aslında uzun bir ezgidir. Açılıştaki piyano kadansı boyunca oluşan ezgisel hareketler orkestraya yayılır. Bu yayılma, kaçınılmaz bir çoğullaşmayı ve saf ezginin kırılmasını getirir. Piyano ve orkestra arasında oluşan diyaloglar, ikinci bölümde sürekli bir nabız hareketi üzerinde duyulan ritmik ve ezgisel figürlerin sürüklediği bir akışa dönüşürler. Üçüncü bölümde birbirinden kopuk seslerin bir araya gelmesiyle yeniden uzun bir ezgi oluşur. Piyanoda duyulan bu ezgi, ilk bölümden farklı olarak kendi etrafında dönen bir karaktere sahiptir. Bu süreç boyunca orkestradaki müzik bu ezgiye cevap veren, bu ezgiyi niteleyen karşı hareketleri duyurur. Son bölüm de, ikinci bölüm gibi sürekli bir nabız hareketinin duyulduğu fakat orkestra ve piyano arasındaki diyalogun kolektif bir monologa dönüştüğü bir çözülmedir. Aynı anda duyulan pek çok farklı hareketin bir araya gelmesi sonucunda ortaya çıkan müzik, sessizliğe uzanan bir ezgi ile son bulur.?
Yapıtın adı acaba neden “Gece güneşi?… Mahir’in her yapıtının gerisinde mutlaka az veya çok yer alan felsefi çözümleme, bu sorunun yanıtında da kendini gösteriyor:

“Düşünceler de, duygular da, insanlar da, doğadaki elementler de; hepsi varoluşlarının ilk etaplarında saf, dokunulmamış ve belki de savunmasız halde bulunurlar. Fakat evrendeki çoğulluk içinde böyle bir saflığın bozulması kaçınılmazdır. Mücadele ise, bu bozulmaya karşı verilen savaşın adıdır. Bozulma ve bulanma, ister istemez dış dünya ile iletişime geçmenin getirdiği ve artık insanın kendi saflığından ayrıldığı durumdur. Bazen bu karmaşa öyle bir hal alır ki, gerçek ve yanılsama birbirine karışır; hatta bu durum, bağımlılık bile yaratabilir. Elbet her bağımlılık gibi bu da en baştaki saflığın özlemi ve onun ışıltısının aranmasıdır. Doğadaki maddelerde en yüksek nokta kristalleşme olarak kabul edilir. Belki ulaşılmaya çalışılan da bu durumdur; zira kristalleşmek hem işlenmişliğin sonucudur, hem de saflığın kendisine varıştır. Tüm bu yolculuğu ayakta tutan da zaten bunun ümididir. Ve genellikle umut ışık, karanlık ise gece ile özdeşleştirilir. Fakat gerçeklikte bunlar, hiçbir zaman birbirinden ayrılmaz.?
Mahir Cetiz, şimdi Amerika’da Columbia Üniversitesi’nde doktora çalışmalarını sürdürüyor ve bir yandan ders veriyor. Bu yıl spectral müzik akımının öncülerinden Tristan Murail ile çalışıyor.  “Ayrıca elektronik müzik alanında da bayağı birşey öğreniyorum.  Çok güzel gidiyor? diyor Mahir…Doktorasını tamamlayarak Türkiye’ye döneceği tarih 2010… Ama bu süre içinde yeni siparişlerle yeni yapıtlar besteleyeceğini söylemek için kâhin olmaya gerek yok. Umuyoruz, Türkiye’deki orkestralar da, bu çağdaş bestecimizin yazdıklarını ve yeni yapıtlarını programlarına alma konusunda , genellikle Türk bestecilerine karşı olduğu gibi pek “hasis? davranmazlar.

Mahir Cetiz’in Yapıtları:

“Piyano Parçaları? 1992-1998
“4 Fantezi Parçası? Solo Piyano için 1996-2000
“Ravel’e Saygı? 5 Viyolonsel için 1997
“3 Orkestra Parçası? 1998
“Prelude? Senfonik Orkestra için 1999
“4 Tablo? Senfonik Orkestra için 2000
“Face? Solo Piyano için 2000
“Şafağa Geçiş? Keman, Viyolonsel ve Piyano için 2000
“Smoke? Keman ve Piyano icin 2001
“İzlenimler? Yaylı Çalgılar Orkestrası için 2001
“Left? Senfonik Orkestra için 2001-2002
“Gece Güneşi? Piyano ve Orkestra İçin Konçerto 2003-2005

“Nightwalker? Senfonik Orkestra İçin 2005-2006

TURGAY ERDENER / MUAMMER SUN
Korolu Deniz Senfonisi ve Nazım Hikmet Destanı

Türkiye, kısa sürede çok şeyin değişebildiği bir ülke. İki ayda bir yayımlanan bir dergide yazdığınız zaman, edindiğiniz kimi bilginin dergi yayımlanıp piyasaya çıktığında değişmiş olduğunu görüveriyorsunuz. Bunu nedenle önce iki düzeltme:
Geçen sayıda Can Aksel Akın’ın Çek Cumhuriyeti ve Avusturya’da ilk seslendirilmeleri yapılan “Arar? adlı eserinin bu sezon İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası tarafından “büyük olasılıkla? üç-dört ay içinde seslendirileceğini yazmıştım. Şimdi de bu “olasılık?ın ortadan kalktığını bildiriyorum. İDSO’nun müdürlüğüne getirilen üyenin hazırladığı programda yer almış “Arar?, sonra bu üye ayrılıp yönetim kurulunun öteki üyelerinin hazırladığı program açıklanmış. Bu programda ise “Arar? yer almıyor.
Bir diğer bilgi de Ferit Tüzün’ün “Senfoni?sinin yazılışının üzerinden 54 yıl geçtikten sonra bulunduğu ve CSO tarafından seslendirileceği yönündeydi. Andante’nin geçen sayısı baskıdayken, eseri bulan müzikolog Arda Erdem şef partisyonunu bilgisayarda yazıp, yapıtı CSO’nun programına aldıran şef Rengim Gökmen’e teslim ediyordu. Ama hayretle “Bunu bir yerden gözüm ısırıyor? saptamasıyla karşılaştı. Rengim Gökmen, partisyonu alıcı gözüyle inceledi ve “Bu benim Ankara Festivali’nde ilk seslendirmesini gerçekleştirdiğim Kınalı Eller? dedi. Böylece Ferit Tüzün’ün mezuniyet için yazdığı Senfoni’yi, tek notasını bile değiştirmeden sonraki yıllarda kendi hazırladığı librettoya “bale müziği? olarak uygun gördüğü anlaşılıyordu.
Rengim Gökmen de, CSO’nun Cumhuriyet Bayramı Konseri’ne bu yapıtın yerine, Muammer Sun’un “Nazım Hikmet Destanı’ndan Dört Bölüm?ün önüne Turgay Erdener’in “Bir Deniz Senfonisi?ni yerleştirdi. Böylece korolu iki yapıt peşpeşe seslendirilmiş oldu.
Her iki yapıt da birer “sipariş?in ürünüydü… Dinleyicinin daha çok “Afife? ve “Mavi Gözlü Dev – Nazım? bale müzikleriyle ve eşi soprano Selva Erdener için yazdığı “lied?lerle tanıdığı Turgay Erdener’e (d.1957) bu siparişi eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Özden Örnek, danışmanı Tuğamiral Cem Gürdeniz’in önerisi üzerine vermişti. Yapıtın ilk seslendirmesi Aksaz Deniz Üssü’ndeki çokamaçlı salonda 2005 ilkbaharında yapılmıştı. Aksaz Üssü’nün çok amaçlı salonunun dinleyici konforu ve akustiği, inanın CSO’nun yaz-boz tahtasına çevrilmiş ve duvarı orkestra yönetiminin karşı çıkmasına rağmen bakanlıkça halı kaplanmış salonundan kat be kat iyiydi.
Dinleyici, hele böyle ilk kez seslendirilen yapıtlar ve bestecileriyle ilgili doyurucu bir program kitapçığı bekler. Ama gelin görün ki, bırakın doyuruculuğu CSO’nun program broşüründe çok önemli eksiklikler vardı. “Bir Deniz Senfonisi? ve bestecisi Turgay Erdener hakkında tek satır bilgi yoktu! Program sayfasında ise altı bölümlük eser beş bölüm olarak gözüküyordu! “Piri Reis? bölümü unutulmuştu! Nazım Hikmet Destanı’yla ilgili olarak da Muammer Sun’dan istenen yazı yayımlanmıştı, gene bestecinin yaşamöyküsüyle ilgili bilgi yer almıyordu, buna karşın iki solistin ayrıntılı yaşamöyküleri vardı kitapçıkta!
Tüm orkestranın büyük güveniyle “erken seçim? sonunda yeniden göreve gelen CSO yönetim kurulunun, orkestranın ayakta durması, suyu, gazı, elektriği, salonun gereksinimleri için verdiği mücadelenin yanı sıra, program kitapçıklarına da özen göstermesi gerekiyor.

DENİZ DEĞİL DENİZCİLER SENFONİSİ
Turgay Erdener’in “Bir Deniz Senfonisi?, öteki devlet orkestraları tarafından da seslendirilmeye aday, özel anma ve ulusal bayram günlerinde, örneğin denizcilik bayramı kutlamalarında hemen akla gelebilecek bir yapıt.
Altı bölümlük yapıtın “prolog? bölümü, öteki bölümlerin ipuçlarını taşırken, izleyicideki deniz beklentisini karşılayan bir örgü sergiliyor. Türklerin denizcilikle ilk tanışıklığını simgeleyen “Çaka Bey?de karadan denize uzanan yolu ve yükselen müzikle başarılarını hissediyorsunuz. Korolu “Hızır Reis?de, Barbaros Hayreddin Paşa’nın savaşçı ve Fatih kişiliği temsil ediliyor. Erdener koroyu estetik bir yaklaşımla sadece vokal olarak kullanıyor. Bu bölümde koro sadece, Barbaros’un ve kardeşlerinin isimlerini, “Hızır, Oruç, İlyas, İshak? olarak adeta fısıldıyor. “Pirî Reis?de, bu ünlü haritacının bilimsel çalışmaları yanısıra mütevazi kişiliği, makamsal bir dille anlatılıyor. Mistik havalı bu bölüm, Pirî Reis’in idamla sonuçlanan yaşamını gizemli bir havada yansıtıyor. Yapıtın son iki bölümü korolu… Bestecinin yakın dönem deniz şehitlerinin anısına yazdığı “Atılay ve Dumlupınar Şehitleri Anısına? yı son bölüm “Cumhuriyet Pupa Yelken? izliyor. Bu son bölüm, solo kemanla başlayıp, hızlı bir aksak ritmden sonra, ağır bölümde koronun katılımı ve giderek baskın hale gelmesiyle, Türk Deniz Kuvvetleri’nin Cumhuriyet dönemindeki ilerleyişini, yeni ufuklara yönelişini simgeliyor. Bu izlenceye bakıldığında insan, “yapıtın adı Deniz değil Denizciler Senfonisi olabilirdi? diye düşünmekten kendini alamıyor…

“BİR KISRAK BAŞI GELİP UZAK ASYA’DAN…?
Muammer Sun’un (d.1934) “Nâzım Hikmet Destanı’ndan Dört Bölüm? adını verdiği, solo, koro ve orkestra için yapıtı da bir siparişin ürünü. İstemihan Talay’ın kültür bakanlığı döneminde, müzik işleriyle görevli müsteşar yardımcısı, keman sanatçısı Hüseyin Akbulut, konu belirlemesi veya kısıtlaması getirmeden, 15 Türk bestecisine senfonik eser sipariş etmişti. Muammer Sun’a Nâzım Hikmet’in şiirlerini bestelemesini çoşkuyla tavsiye eden rahmetli Hikmet Şimşek’ti. Sun, besteleme sürecindeki desteği nedeniyle , yapıtı sevgili eşi Sinemis Sun’a ithaf etti.
Muammer Sun’un Kurtuluş ve Cumhuriyet film müziklerini anımsayanların, bestecinin Anadolu renkleriyle, halkın ruhunu nasıl başarıyla kaynaştırdığını, hangi duygusal rüzgarları estirdiğini gayet iyi bilirler. Muammer Hoca, bu kez Nâzım Hikmet’in unutulmaz dizeleriyle müthiş bir coşku yarattı. Yapıt dört bölümden oluşuyor: Bu Memleket Bizim (Davet), Memleketim, Kerem Gibi ve Masalların Masalı… Kerem Gibi’de Nazım’ın kendi sesinin de kullanılması, yapıtın duygusal boyutunu arttırıyor.
Bugüne kadar Sun müziklerinde büyük başarı gösteren soprano Hülya Kazan gene üstün bir performansla yapıtın seslendirilmesine katkıda bulunurken, tenor Hakan Aysev de, kötü gününde olmasına karşın dramatik vurgularıyla prömiyer için kötü bir seçim olmadığını gösterdi. İbrahim Yazıcı şefliğinde iki esere de hazırlanan Devlet Çoksesli Korosu ve CSO’nun seslendirmesiyle, Nâzım’ın vatan sevgisiyle yoğrulmuş dizeleri müzikle gönüllere taşındı. Böylece şef Rengim Gökmen, Türk bestecilerinin yapıtlarının ilk kez seslendirilmesine bugüne kadar gösterdiği özen ve yaptığı katkıya yenilerini eklemiş oldu.
Ancak bu konser, kanımca “büyük ve korolu yapıtların tek başına seslendirilmesi? gereğini bir kez daha ortaya çıkarmış oldu. Eğer dinleyiciyi tatmin açısından konser süresinin olağandan kısa tutulmaması gibi bir eğilim varsa, o zaman da büyük yapıtın önüne, aynı bestecinin kısa bir orkestra eseri konularak program yapılabilir. Aksi halde dinleyici, bambaşka amaçlarla sipariş edilmiş, yazılmış, iki farklı yapıtı ve bestecilerini karşılaştırmaya yönelebiliyor. Dinleyici salondan, bu tür bir karşılaştırmaya yönelmeden, dinlediği tek büyük eserin etkisiyle, kulağında o ezgilerle, beyninde o yapıtın ardındaki düşünceyle çıkmalı. Benzeri durum, “Bir Deniz Senfonisi?nin Aksaz Üssü’ndeki ilkseslendirmesinde de yaşanmış, senfoninin ardından Sun’un çok popüler “Karadeniz? düzenlemesi çalınınca, çoğunluğu denizci olan dinleyici, kulağında hâttâ dudağında ıslıkla bu sevilen marşı terennüm ederek salondan çıkmıştı.

TATJANA MASURENKO / BETİL BAŞEĞMEZLER
Iznik’te Viyola Kursu

Türkiye’de geçtiğimiz yaz, müzikle ilgili kurslarda büyük artış gözlemlendi. Yenilerden Datça Müzik Akademisi’ni Andante’nin geçtiğimiz sayısında duyurmuştum sizlere. Bu kez sırada, Eylül’de gerçekleşen İznik Viyola Kursu var.
Betil Başeğmezler, yıllarca CSO Viyola Grup Şefliği ile Ankara Devlet Konservatuvarı’nda öğretmenliği birlikte yürütmüştü. Geçtiğimiz yıl CSO’yu bırakarak, tümüyle konservatuvara geçti ve
Viyola sanat dalı başkanlığını üstlendi. Tatjana Masurenko ise uluslararası alanda tanınmış, başarılı bir rus viyolacı ve öğretmen. İki yıl önce CSO eşliğinde seslendirdiği Schnittke konçerto ile gönülleri fethetmişti. Çalışmanın piyano eşlikçiliğini ise Alman oda müziği piyanisti Silke Peterson üstlenmişti.
Kurs yeri olarak İznik’in seçilmesinde kuşkusuz İznik Vakfı Başkanı Prof. Işıl Akbaygil’in Betil Başeğmezler’in ablası olmasının büyük payı vardı. Uluslararası bir müzik kursuyla İznik çinilerinin tanıtımına da katkıda bulunuluyordu. Dersler İznik Vakfı binasında yapılmış, katılımcılar Türk çini sanatının değerli örneklerini ve yapım sürecini tanıma olanağı da bulmuştu. Rus ve İsveçli iki yabahcının da bulunduğu, toplam 15 viyolacının katıldığı kurs, bu alanda sadece tek enstrümana özgü düzenlenmiş ilk çalışmaydı.
  Kursa katılanlardan biri de, Hacettepe Senfoni Orkestrası Viyola grubu üyesi, konservatuvarın lisans öğrencilerinden Sonat Serbest’ti. Sonat’a “Neler yaptınız, kurstan yeterince yararlandın mı?? diye sordum. Yüzü aydınlanarak yanıtladı:
  “Ben Tatjana Masurenko’yla yaptığım çalışmaları kendi müzikalitem ve tekniğim açısından çok faydalı buldum ve de yararlandım. Tatjana’ya Brahms Fa Minör Sonat 1. bölümünü, Max Reger 3. Süit’in 1. ve 4. bölümünü, J.S.Bach Cello Süitlerinden 4.Süitin Prelüd’ünü çaldım. Bütün bu çalışmaların ardında 11 Eylül akşamı verilen konserde ben Max Reger Viyola Süitlerinin 3.sünün 4. bölümünü çaldım.Herkes tarafından çalınan solo parçaların yanında düet ve trio eserler de seslendirildi. Konser, çalışmaları yapığımız dolu bir salonda ilgi ve beğeniyle izlendi. Konser sonunda Tatjana Masurenko, Betil Başeğmezler ve kursa katılan viyolacılarla birlikte final eserlerini seslendirdik. Daha önceden kayıtlarını ve konserlerini dinlediğim Tatjana’yla çalışmak gerçekten benim için bir onurdu. Çalışmalar son derece sıcak bir atmosferde gerçekleşti ve katılımcılar birbirleriyle güzel dostluklar kurarak kurstan ayrıldılar.?
Sonat’ın anlattıkları, İznik Viyola Kursu’nun her yıl tekrarlanacağının bir habercisi gibi… İlgilenenler http://www.violacourse.com/ adresine bir göz atabilir.

—–

No Comments

Müzik mi diplomasiye destek verir, yoksa diplomasi mi müziğe?

Perşembe ~ Eylül 09, 2007 by admin Posted in Andante Yazıları

ANDANTE, Başkentten Yansımalar, Şefik Kahramankaptan, Ocak 2007

Galiba “Tavuk mu yumurtadan çıkar, yoksa yumurta mı tavuktan?? türü bir soruyu başlığa aldım! Aslında, müziksiz diplomasi olmuyor. Bazen La Scala’daki son galada olduğu gibi fuayeler diplomatik görüşmelere mekân olabiliyor, bazen de müzisyenler ülkeleri ve ulusları hakkında kimilerinin kafalarında kalıplaşmış yanlış düşünceleri yıkıveriyor.

gur-celissima-sahnede2.jpg cellissima-rezzan-kemal-gur-ile.jpg kemalgur2.jpg

Türk müzisyenleri Batılılara Pakistan’da tanıtan bir meloman
BÜYÜKELÇİ KEMAL GÜR

Müzisyenlerle diplomatların yolları çoğu kez kesişir. Özellikle uluslararası alanda ün yapmış icraci ve besteciler, ülkeleri dışındaki etkinliklerde kimi zaman büyükelçiliklerde konuk olurlar, onurlarına davet verilir, öteki ülke diplomatları ve ziyaret ettikleri başkentin önde gelenleriyle tanışırlar.
Diplomatik terminolojinin vazgeçilmez deyimi, bu müzisyenler için, “ müzik elçisi„ tanımlamasıyla kullanılır. Sanat, özellikle de müzik, ülkelerin dış tanıtımında, doğru seçimlerle iyi kullanıldığı zaman çok etkili silahlardır. Ama, dinsel ve geleneksel nedenlerle sanata, çoksesli müziğe pek âşina olmayan ülkelerde bu tanıtım silahını kullanmak pek kolay değil. Bunu fazlasıyla başaran, adeta Cumhuriyet tarihinde örnek olay yaratan birisi var: Büyükelçi Kemal Gür.
Dışişleri hiyerarşisi içinde çeşitli görevlerde bulunarak yükselen, ilk büyükelçilik görevi için de Pakistan İslam Cumhuriyeti’nin başkenti İslamabad’a atanan Kemal Gür, yaklaşık dörtbuçuk yıla uzayan dış görev süresini tamamlayarak merkez görevi için Ankara’ya dönerken, arkasında herhalde yıllarca unutulmayacak derin bir iz bıraktı. Siyasi ve ekonomik konulardaki başarılarını bile gölgede bırakan bir izdi bu. 1948’de kurulan Pakistan’ın tarihinde, en fazla ve kaliteli müzik etkinliği, Kemal Gür’ün büyükelçiliği döneminde gerçekleştirildi.
Göreve başladığı 2002 sonbaharında ilk etkinliği, aynı zamanda Pakistan tarihinde bir ilki oluşturuyor, ülkede ilk kez bir “şan resitali„ düzenleniyordu. İnşa halindeki büyükelçilik binası tamamlandığında bu tür etkinlikler de hız kazanacaktı. Ankara, İstanbul, İzmir, Bolu gibi kentlerimizden oda müziği ve caz grupları, bale toplulukları, opera solistleri, askeri bandolar İsalamabad büyükelçilik binasındaki 250 kişilik salonda ya da bahçede, büyük otel salonlarında, Karaçi ve Lahor’da Kemal Gür’ün görev yaptığı sürede yüzelliyi aşkın dinleti-gösteri gerçekleştirdiler. Finansmanı sponsorluklarla sağladı genellikle… Kimi programları önerip ilişki kurulmasını sağladığım için, kendime küçücük bir katkı payı çıkarabilirim bu etkinliklerde…
Dörtbuçuk yılda kimler çalıp söylemedi ki Pakistan’da? 180 konser, sergi, kitap tanıtımı, defile.. Ağırladığı sanatçı sayısı 700’ün üzerinde. Listenin tamanını yayınlamam mümkün değil ama arşivime kaydettiklerime şöyle bir göz atalım, eksiği vardır, fazlası yoktur.Kimi isimler değişik topluluklarla birkaç kez gittiler: Piyanist Fügen Serbest, Bilkent Gitar İkilisi, Ankara Opera Beşlisi (Aslı Özsoy, Emel Akçay, Ercan Gören, Demet Kıyıcı, Soner Özer), Ruhi Ayangil Yaylı Çalgılar Altılısı (Ruhi Ayangil, Aslıhan Özel, Eylem Arıca, Şebnem Uşen, Ebru Ayata, Özgül Özbilen), Angora Yaylı Çalgılar Dörtlüsü (Esra Gökoğlu, Tangör Ertaş, Betil Başeğmezler,Oğuzhan Kavruk), Ametist Klarinet Beşlisi ve Soprano Maria Otilia Aydın (Gürhan Eteke, Hande Sarıcı,Özlem Kolat,Selda Argeşo, Öykü Karadağ), Ankara Opera ve CSO sanatçıları (Remzi Buharalı, Armağan Buharalı,Bilgehan Erten, Tuncay Kayış, Atilla Şentin, Cem Sevgi, Teoman Aras, Haluk Kılıç), Anadolu Güneşi Dörtülüsü ( Kemal Sarısözen, Uğur Alpagut, Can Kahramansoy, Uğur Alim), İstanbul Oda Müziği Topluluğu (Gürhan Eteke,Gözde Ocal, Simten Senpolat, soprano Aslı Omağ), Orfeon Oda Korosu, Piyanist Rüya Taner, Kerem Görsev Üçlüsü, İstanbul Quartet ve Gürhan Eteke Üçlüsü ( Seda Subaşı , Dolunay Erten , Şafak Sökmen ve Deniz Yücel, İris Şentürker, Hande Sarıcı ) CSO Beşlisi ve Bilkent Gitar İkilisi ( Esra Gökoğlu , Tangör Ertaş , Betil Başeğmezler, Oğuzhan Kavruk , Aycan Sancar , Kürşat Terci ve Kaan Korat), Klasik Üçlü ( Ezgi Gönlüm Yalçın, Sanem Berkalp , Gülyar Say) Cetiz İkilisi ( Nil ve Mahir Cetiz), “Vokaliz Akapella? , Cellissima Viyolonsel Dörtlüsü ( Gülyar Balcı, Mine Cangal, Funda Kasnak Altun ve İndira Murakaeva Mas ) Golden Trombon (Remzi Buharalı ve arkadaşları), Anycra Oda Orkestrası ( Oğuzhan Kavruk ve arkadaşları),
Bunlara Deniz Kuvvetleri Bandosu, Konya Mevlevi Topluluğu gibi
kalabalık ve etkileyici gösterileri de eklemek gerek. Tüm bu konserlerin bilahare
Pakistan özel ve resmi televizyon kanallarında “Türk Akşamları?, “Türkiye’den Müzik? gibi değişik isimlerle ve 25-40 dakika arası süren programlarla yayınlandığını ve uydu aracılığıyla Amerika ve Uzakdoğu’da da izlenebildiğini eklersek, yapılan tanıtımın çapı da ortaya çıkıyor.
Bu etkinliklerden “Cellissima?nın 2006 Kasımında Büyükelçiliğimizdeki iki konserini izleme olanağına sahip oldum. Gülyar Balcı’nın önderliğinde, Mine Cangal, Funda Kasnak Altun ve İndira Murakaeva Mas’tan oluşan Cellissima Çello Dörtlüsü , müzikal düzeyleri, dengeli programları, şık giysileri ile Türkiye’yi başarıyla temsil ettiler. İki konserde de salonun tamamını dolduran, aralarında Pakistanlı bürokrat ve politikacılar ile İslamabad’da görevli çeşitli ülkelerden Büyükelçi ve diğer diplomatların da bulunduğu topluluğun Türk müzisyenlere gösterdiği ilgi büyük oldu. Konserlerden sonra fuayede meraklı sohbetlerde bulundular. Hepsinin İngilizce konuşuyor olması Cellissima üyeleriyle sohbet etmek isteyenleri sıraya soktu. Cellissima üyeleri özellikle Batılı büyükelçilerin diplomatik dille “iltifatlarına mazhar? oldular…
İçinizden isimlere bakarak “kızlardan biri Türk değil, yabancı? diye itiraz eden çıkabilir. İndira Murakaeva Mas’ın Kırım Türk kökenli ve bir Türk müzisyenle evli, iyi derecede Rusça ve Almanca da bilen TC. vatandaşı olduğunu belirtmekte yarar var.
Türk Büyükelçiliğindeki bu etkinliklerin, öteki Batılı diplomatlarca nasıl kıskançlıkla karışık bir beğeniyle izlendiğini, Büyükelçimiz Kemal Gür’ün nasıl itibar gördüğüne bizzat tanıklık etmiş oldum.
Kemal Gür, aralık ayında İslamabad çevrelerine Oğuzhan Kavruk yönetimindeki Ancyra Oda Orkestrası ve Terci-Korad Gitar ikilisinin solist olarak katıldığı, Mozart ve Vivaldi’nin yanısıra tanınmış bestecilerimiz Turgay Erdener ve Fazıl Say’ın parçalarının seslendirildiği, toplam 850 kişinin izlediği iki konserle veda etti. Şimdi, görev süresini tamamlayarak döndüğü Ankara’da kendisine merkezde verilecek görevi bekliyor. Ama zannetmeyin ki o sadece Türkiye’nin müzik ve sanat aracılığıyla tanıtımını yapmakta başarılı.. Diplomaside ve ekonomik ilişkilerdeki başarısını Pakistan ve özel dostluğunu da kazandığı Devlet Başkanı Pervez Müşerref de takdir etmiş durumda. Kendisine Pakistan’ın en büyük sivil nişanı olan “Hilal-i Pakistan? nişanı 23 Mart’ta takılacak. Bu nişanın Çin Halk Cumhuriyeti Devlet Başkanı, Suudi Kralı, Suudi ve ABD Büyükelçileriyle birlikte Kemal Gür’ün layık görülmesinin ardında bu diplomatik ve ekonomik başarılar, özverili çalışmalar yatıyor. Bu nişan daha 1984’te de Devlet Başkanlığı özel kalem müdürlüğü görevinden İslamabad’a atanan Büyükelçi Baki İlkin’e verilmişti.
Büyükelçi Kemal Gür, merkezdeki görev yıllarında hangi operaya veya konser salonuna gitse, mutlaka müzisyen dostlarınca karşılanıp el üstünde tutulacaktır. Hakkıdır…

idil-biret-chopinin-tum-yapitlari.gif gonay_chopin_big.jpg chopin-cdlerinden-biri.jpg gulsin-onayin-chopin-koncertolari-cdsi.jpg

Polonya’dan iki piyanistimize Üstün Hizmet Nişanı
İDİL BİRET / GÜLSİN ONAY

Türkiye ile Polonya (Lehistan) arasındaki ilişkilerin geçmişinde, dostluk, barış ve Polonya’nın bağımsızlığına verdiğimiz destek ağır basıar. Cumhuriyetin Varşova’daki ilk büyükelçisinin ünlü şairimiz Yahya Kemal Beyatlı olması, kültürel dayanışmaya verilen önemi de gösterir. Osmanlı döneminde saraya ve devlet hizmetine giren Polonyalılar gibi, Cumhuriyet döneminde de bir çok Polonyalı Türk eğitim ve teknik kurumlarında görev yaptı. Böyle bir tarihi geçmişin, Türkiye ile Polonya arasında bir dostluk ortamı ve iki ulus arasında karşılıklı sempati yarattığı muhakkak.
Müziğin Türk-Polonya ilişkilerindeki olumlu katkısı ise önde gelir. Orkestra şefi Taduezs Strugala çeyrek yüzyili aşkın bir süredir her yıl gelip Türk orkestralarıyla konser yapar. Öğrencisi Marek Pijarowski de Türkiye ilişkisini yıllandırmaya başlamıştır. Antoni Wit , Maciej Niesiolowski gibi şefler, Peter Jablonsky, Elza Kolodin gibi piyanistler, Türkiye’nin tanıdığı solistlerdir. Yıllar önce Jablosky’yi ilk kez Polonya Büyükelçiliği’nde verdiği Chopin resitalinde dinlediğimde 17-18 yaşlarında bir delikanlı olduğunu anımsıyorum.
Polonya ile Türkiye arasındaki kültürel ilişkide öncelikli öge, gelmiş geçmiş en büyük piyano müziği bestecisi Frederik Chopin’dir. Chopin’in adı piyano ile özdeşleşmiş, 39 yıllık kısa ömrüne ülkesi Polonya’nın kültürünü, ruhunu, halkının çektiği acıları, kendi aşklarını, özlemini ve ruh durumunu yansıtan yüzlerce piyano yapıtı sığdırmıştır. Chopin ve Polonya, birbirlerinin güçlü tamamlayıcısıdır. Chopin’in müziği ülkemizde de çok sevilir. Bando için uyarlaması, çocukluklarımızdan itibaren sıkca duymaya alıştığımız Cenaze Marşı, Chopin’in Si Minör Sonatının (Sonata B flat Minor, Op. 35) üçüncü bölümüdür.
Bilkent Üniversitesi Müzik ve Sahne Sanatları Fakültesi bünyesinde “Türkiye Chopin Merkezi? kurulmuş ve 1999 yılında Uluslararası Chopin Piyano Yarışması düzenlenmiş, bazı kayıtlar da CD olarak basılmıştır. Türkiye Chopin Merkezi, merkezi Varşova’da bulunan Chopin Dernekleri Federasyonu’na üye olarak kabul edilmiştir.
Bu uzunca girizgâhı yapmamın nedeni, 23 Ocak 2007’de Ankara’da Polonya Büyükelçiliği’nde düzenlenecek bir törenle Chopin konusunda dünyada en fazla tanınan Türk müzisyen olan piyanist İdil Biret ile Chopin yapıtlarını seslendirmesiyle dikkati çeken piyanist Gülsin Onay’a Polonya Cumhurbaşkanı Lech Kaczynski tarafından sunulacak olması.
Chopin yorumculuğundan çok önce, İdil Biret (d.1941) ile Gülsin Onay(d.1954) arasındaki ortak payda, Biret için çıkarılan özel kanunun (1948) “üstün yetenekli çocuklar? için genişletilmesinden sonra (1956), Gülsin Onay’ın da bu kanundan yararlanarak Fransa’da öğretim görmüş olması.
Daha önce de Polonya Kültür Liyakat Madalyası ile ödüllendirilmiş olan “Hârika Çocuk / Devlet Sanatçısı? İdil Biret, Chopin’in tüm eserlerinin kayıtları ve üstün icrası nedeniyle, Leh kültürünün tanınması ve sevilmesine en çok katkıda bulunan yabancı müzik insanlarının başında geliyor. Chopin’in tüm yapıtlarını kaydetmesi, Naxos firmasınca yayımlanan bu kayıtların tüm dünyada bir milyon adedin üzerinde satmış olmasının yanı sıra, konser ve resital programlarında Chopin yapıtlarına sıklıkla yer vermesi Biret’e Polonya Üstün Hizmet Nişanı verilmesinin başlıca nedenleri…
1995 yilinda komple Chopin kayitları nedeniyle Varsova’ da Chopin konkuru jürisinin verdigi özel “Grand Prix du Disque Fréderic Chopin? ödülünün de sahibi olan İdil Biret, bir çok müzik otoritesi tarafindan yaşayan en büyük Chopin icracısı olarak görülüyor. İngiltere’de Gramophone dergisinde Tully Potter, İdil Biret’in konçerto icralarının “günümüzün en iyileri? olduğunu yazdı. Almanya’nın önemli eleştirmenlerinden Joachim Kaiser, “mazurka icralarının Michelangeli ve Rubinstein ile birlikte gelmiş-geçmiş en büyük icralar olduğunu? belirtti. Hiç alışılmadık bir biçimde ve Idil’in bir Chopin konseri sonrası sahneye cikarak kulise yöneldi ve Biret’in boynuna sarılıp yanaklarından öptü. Fransa’da Henry-Louis de la Grange, Nouvelle Observateur’de “İdil Biret gibi Chopin çalan bir piyanist olmasının inanılmaz bir mucize olduğunu? yazdı.
Polonya Üstün Hizmet Nişanı’nın İdil Biret’e sunulacağı yaklaşık üç yıldır biliniyordu. Ancak Polonya Cumhurbaşkanı’nın Ankara ziyaretinin tarih belirlenmesi beklendi. Geçen Ekim’de beklenen ziyaret daha sonra 2007 Ocak ayına kaydı.
ODTÜ, Hacettepe, Boğaziçi,  Eskişehir Anadolu ve Konya Selçuk Üniversitelerinin “onursal doktora? ünvanlarını taşıyan Biret’in yurtdışında aldığı ödüller arasında “Lili Boulanger Memorial?, “Harriet Cohen/Dinu Lipatti Altın Madalyası?, Polonya Hükümeti Kültür Liyakat Nişanı, İtalyan Hükümeti Adelaide Ristori Nişanı ve Fransa Hükümeti “Chevalier de L’Ordre de Mérite? nişanı bulunuyor. Biret, Türkiye’nin en prestijli müzik ödülü sayılan Sevda Cenap And Müzik Vakfı Onur Ödülü Altın Madalyası’nın da sahibi.
Fransa’daki Buchet Chastel 320sayfalık, Dominique Xardel tarafından hazırlanan “Idil Biret une Pianiste Turque en France/ İdil Biret : Fransa’da Bir Türk Piyanist? adlı kitabı yayımladı. Bu kitap önümüzdeki ilkbaharda Üner Birkan’ın çevirisiyle Dünya Kitap tarafından yayımlanacak. Panayot Abacı da kitabın Yunancaya çevirisini sürdürüyor. Kitabın Almanca çevirisiyle de Staccatto Verlag ilgileniyor. İdil Biret’in yeniden düzenlediği Chopin’in Tüm Yapıtları kayıtları, Amerika’da International Music Co.(IMC) tarafından Tarantelle ile yayımlanmaya başlıyor. İdil Biret, hemen nişan töreninden bir gün önce , 22 Ocak’ta Ankara’da bir Chopin resitali de vermeyi planlıyor. Biret bu resitali,yaş haddi nedeniyle kadrosundan emekliye ayrılmak zorunda kaldığı CSO yararına verecek.
Polonya Üstün Hizmet Nişanını aynı törende alacak olan Devlet Sanatçısı piyanistimiz Gülsin Onay da, özellikle Avrupa’da Chopin yorumlarıyla takdir alıyor. Gülsin Onay’ın bu nişana layık görülmesinde, Chopin’in yapıtlarına konser ve resitallerine sıklıkla yer vermesi ve yorumlamakta gsterdiği duyarlılık büyük rol oynadı. Chopin’in eserlerini aralarında Varşova Filarmoni ve Sinfonia Varsovia’nın da bulunduğu pekçok orkestra eşliğinde yorumlayan Onay, solo eserlerinin yanı sıra şef Erol Erdinç yönetiminde Rusya’da Saint Petersburg Filarmoni Orkestrası eşliğinde bestecinin iki piyano konçertosunun kaydını gerçekleştirdi. Gülsin Onay’ın ayrıca Trio Lila firması tarafından Türkiye’de yayımlanmış bir Chopin CD’si bulunuyor. 1999’da Göttinger Tagblatt, Onay’ın Chopin yorumu konusunda “Şampanya kadar köpüklü? başlığıyla şöyle yazmıştı:
“Türk virtüözü Gülsin Onay tarafından Chopin’in birinci piyano konçertosunun gerçekten ender bulunan muhteşem bir yorumuna tanık olduk. Piyanist sadece olağanüstü teknik ustalığıyla değil, müzik zekâsı ve anlayışının sık rastlanmayan birlikteliğiyle dinleyiciyi ikna ediyor. Görkem, üstün bölümleme yeteneği, müzik enerjisi ve incelik, mükemmelen dengelenmişti?.
Boğaziçi Üniversitesi tarafından verilmiş Fahri Doktora unvanına sanip olan Gülsin Onay, verilecek nişan konusunda şöyle diyor:“Nişanı kendim için değil, Türk sanat ve sanatçıları için alacağım. Bu tür ödüller Türk sanatçılarının olanak tanındığında dünyanın her yerinde en iyiyi yapabileceklerini göstermeleri açısından büyük önem taşıyor. Bu nedenle şahsımdan çok ödülü beni yetiştiren, bugünlere gelmemi sağlayan ünlü Türk ustaları ve ülkem adına bu nişanı alacağım. Olağanüstü duygular içindeyim.?
Polonya Üstün Hizmet Nişanına layık görülen iki piyanistimizi de gönülden kutluyorum.

ayla-erduran-fazil-sayi-kucakliyor2.jpg

Baba’ya vefa, burukluklar ve yeni işler
PİYANİST-BESTECİ FAZIL SAY

Değişik kuşaklardan gelen tanınmış müzisyenler birbirlerini tanır ve izlerler ama bazen çok geç buluşarak bir arada çalarlar. Böyle bir buluşma kemancı Ayla Erduran ile piyanist-besteci Fazıl Say arasında kemancı Cihat Aşkın’ın da katılımıyla yaşandı, hem de büyük bir içtenlikle… Ayla Erduran’ın Fazıl’ı kucaklayıp bağrına basması pek güzeldi. Buluşma , Fazıl’ın babası edebiyatçı-müzik yazarı Ahmet Say’ın 50. Çalışma Yılı dolayısıyla dostlarınca düzenlenen toplantı vesilesiyle gerçekleşti.
Toplantının müzikli yanı sürprizlerle doluydu. Ahmet Kanneci, onbir yıldır “tutuklu? bulunduğu cezaevinde gitar çalmayı öğrenip beste yapmaya başlayan Dursun Yaman’ın gönderdiği parçayı seslendirerek bir “hukuk dramı?nı da gündeme getirdi. Bir başka sürpriz Niğde köylüsü genç Mustafa Avşar’ın piyano başına geçip, “Haydar Haydar? türküsünü kendi çağdaş düzenlemesiyle çalmasıydı.
Bu toplantıdan iki akşam önce SCAMV’nın onur ödülü altın madalyasını Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in huzurunda Mehmet Başman’ın elinden alan ünlü kemancımız Ayla Erduran, “liebeslied?i bu kez Fazıl Say’ın piyanosu eşliğinde seslendirdi. Ahmet Say için “insanın sahip olabileceği en iyi dost? diyen Ayla Erduran, Fazıl’la birlikte çalmaktan duyduğu mutluluğu dile getirdi. Bu seslendirme sırasında Fazıl’ın nota yapraklarını ise yetkin kemancımız Cihat Aşkın çeviriyordu. Dayanışma ruhunun sanattaki önemini ve gerçek sanatçılığın erdemini yansıtan önemli bir tabloydu bu…
Toplantının önemli parçası ise son zamanlarda Türk keman-piyano ikililerinin repertuarında giderek daha çok yer almaya başlayan Say’ın keman-piyano sonatıydı. Cihat Aşkın-Fazıl Say ikilisinin seslendirmesi salonda coşkuyla karşılandı. Son sürpriz ise Edip Akbayram’ın ikilinin eşliğinde “Aldırma Gönül?ü söylemesiydi.
Fazıl genel anlamda hayli yorgun ve hasta görünüyordu. Bu toplantıdan önceki günlerde beni telefonla aradığında sesi daha da berbattı. Borusan Filarmoni eşliğinde Mahir Cetiz’in yapıtını seslendireceği konseri iptal etmesinin nedeninin de, geçirmekte olduğu bu ağır grip olduğunu anlattı. Konseri New York’tan telefon ederek iptal etmiş.
Biraz dertleştik Fazıl’la… Andante’nin Kasım-Aralık 2006 sayısında Gece Güneşi’nin seslendirilme serüveni hakkında yazdıklarımdan haberdar olmuştu. “Çok severim, kardeşim gibidir? dediği Mahir Cetiz’e yapıtı sipariş ederken “Yurtdışında da çalabileceğim türde bir şey olsun, Türkiye’yi temsil etsin, biraz folklorik çalınması kolay bir şey olsun? dediğini belirtti. Gece Güneşi’ni Mahir 2006 Nisanında Fazıl ile İbrahim Yazıcı’ya teslim etmişti. Fazıl şöyle anlattı:
“ Dört beş hafta içinde 20 konserim vardı, elimden geldiğince çalıştım ama eserin sipariş ederken söylediğimin aksine avangard bir yapıda olduğunu gördüm. Eşlikte 75 kişilik orkestra, neredeyse herkesin ayrı telden çaldığı bir eser yazmıştı. Eser beş hafta kala teslim edilmez! Tam 18 saat prova yaptık. Bu iki konser benim için çok önemliydi çünkü Bilkent’ten bir alacağım kapanacaktı. İbrahim için de çok önemliydi, çünkü bu konser İbrahim’in şeflik doktorasının sınavıydı, Aykal ve Tabakov izleyecekti. Mahir de provalar sonunda yazdığı şeyin neredeyse çalınamaz olduğunu gördü ve bu iptal olur dedi.. İptal edemezdim, hem kendim için, hem de İbrahim için…Eseri bu aşamada geri çekemezsin, dedik, ilk gece üç bölümü çaldık, ikinci gece tamamını.. Epey tartıştık ama sonunda barıştık.?
Peki, eser Ankara Bilkent’te prömiyer yaptığı halde Borusan programına nasıl yeni bir eser gibi tekrar girmişti? Fazıl, Mahir’in konçertonun 3. bölümünü açıp kolaylaştırmayı, piyanoyu daha öne çıkarmayı önerdiğini ve böylece yeni bir yapıt ortaya çıktığını söylüyordu.
Bu konuyu merak ettiğim için Mahir’e de bir e-posta gönderip sordum. Fazıl’la da, İbrahim’le de hayattaki ve meslekteki dostluklarının hiçbir zaman bu tarz şeyler yüzünden etkilenmeyeceğini belirten Mahir, Gece Güneşi ile Gecenin Sesi arasındaki farkı şöyle açıklıyordu:
“Konçertomun sadece 3. bölümünde değişiklik yaptım.  Bu bölum, yeni haliyle piyano ve orkestra icin bir fantazi olarak toplam 10 dakika civarında bir zamanı kapsıyor ve yeni başlığıi “Gecenin Sesi”.  Yani yeni bir eser halini aldı.?
Bunun üzerine Mahir’e “Yani Gece Güneşi öldü mü?? diye sordum. Yanıtı gayet açıktı:
“Gece Güneşi’nin sadece 3. bölümü yenilendi, diğer bölümler aynen duruyor; dolayısıyla hiçbir şey ölmedi..  Sadece, bu 3. bölüm kendi başına çalınabilecek yeni bir eser haline gelmiş oldu..?
Fazıl’ın düşüncesine göre ise “Gece Güneşi halini bir daha kimse çalmaz, çalamaz?dı. Bakalım 10 dakikalık piyano ve orkestra için fantazi olarak yenilenmiş olan “Gecenin Sesi? ne zaman seslendirilebilecek? Fazıl da, Mahir’le olan ilişkisini “dostluk ve dayanışma? sözcükleriyle özetlediğine göre, bu yapıt mutlaka zamanı gelince prömiyer yapacaktır. Fazıl’ın bu yaşananlar üzerine kendi kendine “Bir daha kimseye eser sipariş etmem? kararına vardığını da belirtmeden geçmeyelim.
Ama kendisi besteci olarak beğendiği kimi solistler için eser yazıyor. Örneğin ilk keman konçertosunu, Türk dinleyicinin de İstanbul ve Ankara’da verdiği konserlerden tanıdığı Rus kemancı Patricia Kopatchinskaja için yazıyor.
Fazıl bu arada bir animasyon filminin müziğine de imzasını attı. Japonya’nın önde gelen animasyon film şirketlerinden Anime Rights Inc’in “Wolfie the Pianist/Piyanist Wolfie? isimli, ormanda bir kurdun diğer hayvanlarla olan ilişkisini anlatan animasyon filminde, kurdun piyano önündeki kareleri Fazıl Say’ın el hareketlerinden yola çıkarak çiziliyor. 20-25 dakika süreli film, bu yıl Venedik Film Festivalinde kısa film kategorisinde yarışacak. Fazıl Say’ın film için yaptığı iki beste özel kamera ve ses teknikleri kullanılarak kaydedildi.
Fazıl’ın besteciliğe daha fazla zaman ayırması gerektiğini düşündüğümü söylediğimde haklı bir tepki verdi. “ 2001 (Nazım) ve 2003’te (Metin Altıok) iki oratoryo, Japonlara iki parça (Piyanist Wolfie), İsviçre’ye bir parça ( Patara) yaptım. Fenerbahçe’nin 100. yılı için bir saatlik bir eser hazırlıyorum, bir de keman konçertosu yazıyorum. Yetsin artık. Sadece bestecilik yapanlar bile yazmıyor bu kadar.?
Doğrusu haklıydı. Yılda sadece yurtdışında 140’ın üzerinde konser veren ve yaşamının çok büyük bölümü yollarda geçen ve yaşamını bu konserlerle kazanan bir piyanistten, daha fazlası günümüz koşullarında beklenmemeli.
Sohbetimizde Fazıl’ı biraz kırgın ve bezgin hissettim. Yurtdışında hakkında çıkan olumlu yazıların, yapılan programların görmezlikten gelinip, çıkan iki satırlık olumsuz bir eleştirinin elden ele dolaştırılması, başarılarından çok özel yaşamıyla uğraşılması gibi canını sıkan çeşitli şeyler vardı.
Bence Fazıl’ın 2007’de sağlığına biraz daha özen göstermesi, konser sayısını biraz azaltması gerekiyor. Bu arada “besteci? kimliğinin uluslararası tescilinde önemli bir gelişme de, tüm yapıtlarının Almanya’da Schott yayıncılık tarafından yayımlanıyor olması. 1770 yılında klarnet sanatçısı Bernhard Schott tarafından kurulmuş, 19’uncu yüzyılda oğulları tarafından geliştirilerek nota basımının yanı sıra müzik kitapları da çıkartmaya başlayan, 20’ci yüzyılda Dünyanın en büyük müzik yayıncıları arasına giren bir firma bu. Uzun geçmişinde yapıtlarını yayımladığı besteciler arasında Mozart, Liszt, Wagner, Carl Orff, Paul Hindemith, György Ligeti gibi isimler yer alıyor. Schott ile imzaladığı sözleşmeye göre, Fazıl’ın başta “Nazım? ve “Metin Altıok? orotoryoları olmak üzere, tüm orkestra, bale, oda müziği ve piyano eserlerinin notaları basılacak.

Opera ve Bale Eserleri Beste Yarışması
YIĞINAK VE UYGULAMADAKİ HATALARIN SONUÇLARI

Askerlerin hemen her konuda geçerli olan bir saptaması vardır: “Yığınakta yapılan hata harp boyunca devam eder. Siz o harbi kazanabilirsiniz ama yığınaktaki hatalarla malûl olarak!?… Bu sözün geçerliliği, T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü’nün 2005 yılında açtığını ilan ettiği “Opera ve Bale Eserleri Beste Yarışması?yla da kanıtlandı.
Yarışmanın şartnamesini gördüğümde, Cumhuriyet Ankara Eki’ndeki haftalık köşemde 9 Eylül 2005 günü bir eleştiri yazısı kaleme alarak, yol yakınken, şartnamedeki çarpıklık ve eksikliklerin giderilmesini önermiştim. Kimse oralı olmadı! Neydi bu eksiklikler? “Konu sınırlaması?nda yapılan hataya girmeden, teknik bazı konuları yinelemekle yetineyim:
Jüri için bazı ünvanlar belirtiliyor, ayrıca üç besteci ile bir edebiyatçı / yazardan söz ediliyordu. Unvan sahipleri belliydi. Devlet Opera ve Balesi’nde genel müdür yarışma açıklandığında Remzi Buharalı idi, sonuçlandığında ise Meriç Sümen. Genel Müzik Direktörü Bujor Hoinic’ti, yarışma sonuçlandığında ise Dario Lucantoni. Başrejisör Thies idi, yarışma sonuçlanırken ise Gürçil Çeliktaş. Başkoreograf Lale Balkan da yerini Zeynep Odabaşı’na bırakmıştı. Yani sekiz kişilik jürinin beş kişisi kurumun yöneticileriydi.. Jürideki yer alacak üç besteci ile bir edebiyatçı/yazar kim olacaktı?Belli değildi. Oysa bir
besteci, yarışma için yapıt hazırlayacaksa, doğaldır ki, bu ayrıntıları bilmek isterdi. Kimlerden oluşacağı tam olarak belli olmayan bir jürinin değerlendirmesi için, bir yıllık koskoca bir emeği harcamak istemezdi.
Ayrıca bir opera yazmak için bir yıllık süre de, öngörülen ödül miktarı da yeterli değildir. Örneğin TRT 3 dakikalık, bir sayfaya sığabilecek teksesli bir şarkı bestesi için 50 bin TL ödül verdi. Bakanlık, tahminen 1500-2000 sayfa nota yazımını gerektiren 90 dakikalık koskoca bir opera için 20 bin TL ödül öngörüyordu.
Opera için bir başarı ödülü, iki mansiyon öngörülüyordu. Yani üç eser ödüllendirilecekti. Ama diğer dallarda örneğin bale, sahne müziği, müzikal için sadece bir adet başarı ödülü söz konusuydu… Besteciler dereceye girme şansının bu denli az olduğu, sadece bir başarı ödülü öngörülen yarışma için koskoca bir yıl hummalı bir çalışmaya girmeyi göze alamayabilirlerdi. Bu da, yarışmaya gönderilecek yapıtların sayı ve kalitesinin düşmesine yol açabilirdi. Şartnamedeki süre ile ödül sayısı ve miktarının da gözden geçirilmesinde fayda vardı.
Bu eleştiriyi ortaya koyduktan sonra bakalım neler oldu? Kimse şartnameyi gözden geçirmedi. Jüriye çağrılacak olan üç besteci ile bir edebiyatçı-yazar belirlenip ilan edilmedi. Yarışmaya, opera, bale, sahne müziği, müzikal, çocuk operası dallarında topu topu yedi eser teslim edildi. Bunların birisi herhalde çalışma bilinebilsin diye bilinçli olarak verilmiş bir “bitmemiş? opera, dördü bale, biri çocuk operası ve bir sahne müziğiydi.
Jürinin toplanmasına kısa bir süre kala, dışardan çağrılacak jüri üyeleri “aranmaya? başlandı. Duyduğum kadarıyla, kıdemli ve değerli besteci Muammer Sun, Eczacıbaşı jürilerinde de yer alan Turgay Erdener, böyle birkaç gün kala telefonla yapılan teklifi kibarca reddetmişlerdi. Edebiyatçı-yazar olarak telefon edilen Ahmet Say da, önerilen tarihte Ankara dışında seyahatta olacağını belirterek mazeret bildirmişti. Herhalde bu üç tanınmış isim de jüri üyesi olacaklarını bir yıl önceden bilseler, programlarını buna göre ayarlarlardı.
Sonuçta Seçici Kurul’da Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürü Devlet Sanatçısı Meriç Sümen, Başrejisör Gürçil Çeliktaş, Genel Müzik Direktörü Orkestra Şefi Dario Lucantoni, Bale Başkoreografı Zeynep Odabaşı, Besteci Mustafa Erdoğan, Besteci Ertuğ Korkmaz ve tiyatro oyunları yazarı Beyin Cerrahı Dr. Taygun Orbay yer aldı. Bir besteci eksikti!
Şartnamede “ Müdüriyet jüri ve şartnamede istediği değişiklikleri yapar? türünden bir madde yoktu, zaten olması da yakışık almazdı. Yığınakta yapılan hatanın harp boyunca etkisini göstermiş olması nedeniyle önce jüri sayısal anlamda bir eksikle toplanmış oldu. Ardından da , katılan eser sayısının azlığı nedeniyle, bale dalında şartnamede sadece bir ödül öngörülmesine karşın, dört eserin katıldığı bu dalda bir de mansiyon verdi. Tüm bunların “iyiniyetle? yapıldığı muhakkak ama en azından uyarılar dikkate alınabilirdi. Çünkü görünen köy kılavuz istemiyordu.
Bu durumda “Konularını ve kaynağını ulusal kültürümüzden alan opera, bale, müzikal, çocuk operası, sahne müziği eserleri bestesi yaptırmak, ulusal opera ve bale repertuarının oluşmasına ve opera ve bale repertuarımıza kalıcı eserlerle katkıda bulunarak, gelecek kuşaklara kültür mirası bırakmak amacından hareketle düzenlenen Türk bestecilerinin eser üretimini organize etmek, bestecilerimizin eser yazmaya özendirilmesi ve özlenen eser sayısına ulaşılabilmesini amaçlayan? yarışma bu amaca ulaşabildi mi, yanıtını siz değerli okurlar verin.
Sonuca gelince, bale eseri dalında başarı ödülü, “kordo? rumuzunu kullanan Bilkent MSSF Kompozisyon bölümü öğrencisi 21 yaşındaki Kandemir Artun Hoinic’in “Nemrut? başlıklı iki perdelik bale müziğine verildi. Artun Hoinic, Ankara Devlet Opera Korosu sanatçısı Ayşe Hoinic ile Ankara Devlet Operası şeflerinden, besteci Bujor Hoinic’in oğlu. Başka yarışmalarda da dereceler alan, yetenekli bir genç besteci olan Artun Hoinic, daha önce Nemrut Dağında babasının yönetimindeki DOBGM Orkestrası tarafından seslendirilen aynı adlı yapıtını genişleterek bu bale müziğini hazırlamıştı. Hoinic’e beste ve libretto için 25 bin TL ödenecek. Şartnamede bulunmamasına karşın, İstanbul’dan, master çalışmasını Amerika’da yapmış, daha çok ticari müziklerle ilgilendiğini belirten Tarkan Songür’ün “Salcan Sultan? adlı bale müziğine de “mansiyon? verilerek 5 bin TL ödendi.
Eğer Bakanlık ve DOBGM, gerçekten yeni yapıtlar kazanmak ve kazandırmak istiyorsa, bu tür yarışmaları ciddi bir şartname ile makul süreler tanıyarak düzenlemeli, hazırladığı şartnameye uymalı, bir jüri üyesinin değiştirilmesi ya da süre uzatımı gibi değişiklik yapıyorsa da, bunu geçerli nedenlerini belirterek önceden ilan etmeledir.

huntington2.jpg huntington3.jpg

ABD’de Chamber 10 & More Konserlerindeki son Türk
VİYOLACI ÇETİN AYDAR

Yurtdışında çalışan Türk müzisyenlerin, görevlerinin çerçevesine uygun olarak meslekdaşlarına olanak sağlamaları önemli. Bir üniversitede görev yapan Türk müzisyen adeta bir “buzkıran? görevi yapıp ülkesindeki kaliteli meslekdaşlarına yol açabiliyor. Bunun olumlu bir örneğini ABD’deki West Virginia eyaletinin Huntington şehrinde Marshall
Üniversitesi’nde hocalık yapan çellist Şölen Dikener oluşturuyor.
Marshall Üniversitesi müzik bölümü yıl içinde üniversite dışından davet ettiği müzisyenlerle bir konser dizisi yapıyor. Bu organizasyonun sorumluluğu da Şölen Dikener’e verilmiş durumda.. “Chamber 10 & More” adlı bu konser dizisinde daha önce kemancımız Cihat Aşkın,piyanist Kamerhan Turan, piyanist Fügen Serbest ve bas Bülent Ateşoğlu yeralmıştı. Konserlere Şölen Dikener de çellosuyla katılıyor.
“Chamber 10 & More” konser dizisinin son konuğu, İzmir’den Dokuz Eylül Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Öğretim Üyesi viyolacı Doç. Çetin Aydar’dı. Ankara Devlet Konservatuvarı’nı Koral Çalgan’ın öğrencisi olarak bitirdikten sonra Almanya’da yüksek lisans yapıp, Almanya ve rdanimarka’da uzun süre çeşitli orkestralarda çalışan Çetin Aydar, oda müziğine hep özel bir önem verdi. Kurucularından olduğu İzmir Viyola Ensemble ve Mimesis Solistlerinin yanı sıra Orpheus Quartett-Almanya, Le Solist de Geneve-İsviçre, Württembergisches Kammerorchester-Almanya, Aarhus Symfoniorkester-Danimarka, İzmir Solistleri gibi orkestra ve oda müziği gruplarıyla yurtiçi ve dışında konser ve kayıt çalışmaları yaptı.
Huyum kurusun, Amerika’dan İzmir’e dönüşünde arayıp “Nasıl geçti konserler?? diye sordum. İşte Çetin Aydar’ın saptama ve izlenimleri:
“ Şölen’in davet ettiği Türk müzisyenlerin seçimi orada çok iyi bir yankı bulmuş ve Türk müzisyenlere ve Şölen’e karşı büyük bir güven oluşturmuş durumda. Konser ve hatta provalar sırasında birlikte çaldığımız ve bizi dinleyen diğer Amerikalı ya da başka milletlerden müzisyenler de, bizlere beğeni ve kutlamalarını iletti. Şölen’in Üniversiteye ve Huntington kenti müzik yaşamına da bir katkısı olduğunun altını çizmek gerekiyor. First Presbyterian kilisesinin konser salonu olarak kullanılan çok güzel bir salonunda Şölen’in önerisi üzerine Üniversitede düzenlenen konserler tekrarlanıyor ve böylece kentin müzik yaşamına önemli bir katkı sağlanıyor.
Bizimle çalan diğer müzisyenler Marshall Üniversitesi müzik bölümünün
profesörleri idi. Birinci sınıf bir kemancı olan Elizabeth Smith Reed ve okula yeni profesör
olan soprano Sarah Daughtrey ile yine okulun piyano profesörlerinden  Leslie Petteys ile çok değişik bir oda müziği programı gerçekleştirdik. Şölen’in konuğun gerçekten iyi bir viyolacı olduğu referansı üzerine gerçekten önemli ve güç viyola partilerinin yer aldığı sıra dışı bir oda müziği programı seçilmişti. 250. doğum yılı nedeniyle W. A. Mozart’ın birinci piyanolu dörtlüsü ilginç bir şekilde Mozart dönemindeki enstrüman olan piyanoforte ile
seslendirildi. Çok ilginç bir tını oluştu doğal olarak. İkinci eser yine viyola repertuvarı için çok önemli olan J. Brahms’ın soprano, viyola ve piyano için iki şarkısı idi. Okulun yeni şan hocası Sarah Daughtrey için de sanırım ilk konser oldu Marshall Üniversitesinde. Son olarak da programda Macar besteci E.Dohnanyi’nin yaylı çalgılar üçlüsü için serenadı yer aldı. Bu eser de yaylı çalgılar triosu için yazılmış en güzel ve de aynı zamanda demir leblebi bir eser olarak bilinir.
Bence en önemlisi, böyle değişik eserlerden oluşan bir programı çok az zamanda çok az provayla gerçekten iyi bir seviyede gerçekleştirmiş olmamızdır. Özellikle keman hocası Elizabeth Smith Reed’in gelecek sezonlarda gerçekleştirilmesi düşünülen projelere viyolacı olarak benim katılmam ve değişik, güç ve zevkli programlar sunmak için
tekrar biraraya gelme dileği beni mutlu etti. Şölen’in yüzünü kara çıkarmamak da önemli tabii. Konserden sonra öğrencilerle kısa da bir oda müziği workshop gerçekleştirdik. Orada öğrenci olan bir Türk viyola öğrencisinin de workshopa katılmış olması ilginçti.?
Şölen Dikener, Huttington’da Marshall Üniversitesi Öğrenci Orkestrası’nın şefliğini de üstlenmiş durumda. 2007 yazında “Datça Akademi?yi ikinci kez düzenleyecekler. Bakalım, 2007-2008 sezonunda “Chamber 10 & More” konserlerinde Türkiye’den yeni konukları kimler olacak?

Yorumlar kapalı

Opera-Balemizde Bardağın Dolu Tarafını Görmek…

Perşembe ~ Eylül 09, 2007 by admin Posted in Andante Yazıları

arda-birgul-idomeneoda.jpgferyal-gurpinar-ask-i-memnunun-finalinde.jpg almula-ozlem-bahri-gurcan-selamda.jpg sayra-seyhan.jpg

ANDANTE, Başkentten Yansımalar, Şefik Kahramankaptan,Mart 2007
Niyetimiz bağcı dövmek mi, yoksa üzüm yemek mi? İkisinin de sıkıntılı tarafları var. Nasıl 500 yılı aşkın geçmişi olan Avrupa resim sanatıyla, daha 100 yıllık Türk resim sanatını karşılaştırırken bu gerçeği dikkate almamız gerekiyorsa, opera-bale konusunda da durum farklı değil. Bu nedenle “bardağın dolu tarafı?nı görmekte yarar var. Bardağın boş tarafına bakarken de, ön sıraya bina, sahne ve altyapı yetersizliklerini koymak gerek.

Nabucco, Aşk-ı Memnu, Telefon-İnsan Sesi, Idomeneo ve Kuğu Gölü
ENGELLERE KARŞIN VASATIN ÜSTÜNDEYİZ

İzleyici gittiği opera evi , tiyatro, konser evi gibi binalarda öncelikle kendi oturduğu tarafa bakar. Koltuklar yeterince rahat mı, araları geçilebilecek kadar açık mı? Salon nasıl tasarımlanıp giydirilmiş?
Perde açıldığında da sahneyi görüp değerlendirir. Pek az kişi şu soruları sorar:
Sahne ağzı ne kadar açıklıkta? Sahnenin yeterli derinliği var mı? Arka ve yan kulisler yeterli mi?
Oyun ya da konser başladığında da izleyicilerin kafasından, kurumun sıkıntıları, eleman gereksinimi, bütçe durumu, perde arkasındaki çekişmeler, kıskançlıklar, rol dağılımında hangi ölçütlerin kullanıldığı gibi konular geçmez. Kimi gedikli dinleyiciler, bulundukları yere göre akustik konusunda sızlanabilirler.
İzleyici gelir, seyreder, ya “Güzelmiş beğendim? der, ya da “Ben hiç beğenmedim, sıkıldım, salon da çok sıcaktı? türünden şikayetlenir. Herkes aynı kapıdan çıkıp gider.
Bizler ise, yukardaki türden pek çok engeli, etkeni dikkate alırız. En azından ben kendi adıma bunları da dikkate alarak değerlendirme yaptığımı belirtmek isterim. Geçtiğimiz iki ay içinde Ankara ve İzmir’de birkaç opera ve bir bale izledim. Bunlarla ilgili haftalık olarak yazdığım Cumhuriyet Ankara Eki’nde bazı değerlendirmeler yaptım. Sizlere de özellikle kişiler bazında bazı saptamalarımı aktarmak istiyorum.

NABUCCO: Sergievinden bozma Ankara Operası’nın sahne ağzı dar, yan kulisi bulunmayan, teknolojik olanakları yetersiz sahnesinde büyük yapıt sahnelemek gerçekten zor iş. Verdi’nin Nabucco operasında, Başrejisör Gürçil Çeliktaş ile sahne tasarımcısı İsmail Dede bu zorlukları yenebilmek, en azından izleyiciyi sıkmadan yapıtın akışını sağlayabilmek için, sabit bir Davut yıldızı üzerinde, sahneye göre değişen fonlar, hızla kaldırılıp konulabilen hafif dekor ve aksesuarlarla sonuca gitmeye çalışmışlar. Tasarım, M.Ö. 568 yılında Kudüs ve Babil’de yaşayan, Asur Kralı Nabukadnezar’dan esinli Nabucco’nun konusunun geçtiği topraklardaki estetik anlayışını yansıtıyor.
Nabucco’nun yıldızı, kralı söyleyen bariton Eralp Kıyıcı… Giderek geliştirdiği tekniğiyle, zor ve uzun partileri, gereken duyguyu da en iyi biçimde yansıtarak söylüyor. Eralp Kıyıcı, Nabucco ile Avrupa ve Amerika’nın operaevlerinde başarı kazanabilecek bir yetkinlikte olduğunu kanıtlıyor.Tonları farklı olmasına karşın, yer yer büyük usta bas Ayhan Baran’ı anımsadım Eralp Kıyıcı’yı dinlerken…Zaccaria’da Tuncay Kurtoğlu da, daha önce Avrupa sahnelerinde de gösterdiği üzere, güçlü bas sesiyle yapıtı sürükleyen iki erkekten diğeri. Opera edebiyatında en zor kadın rollerinden biri olan Abigail’de soprano Nilgün Akkerman, yılların deneyimi ile terini son damlasına kadar döküyor. Maria Callas’ın bile Abigail’i bir kez söyledikten sonra sesini ve duygularını bir kez daha zorlamayacağını belirterek vazgeçmiş olması, rolün zorluk derecesine önemli bir örnek. Dario Lucantoni’nin hazırlayıp yönettiği orkestra, Verdi operalarındaki deneyimiyle müziği kaliteli biçimde icra ediyor. Keman ve viyolonsel sololar temiz. Koro, bu yapıtta hayli ağırlıklı ve başlı başına bir kişilik gibidir. Ankara Opera Korosu şef Alessandro Cedrone yönetiminde iyi hazırlandığını, özellikle kadınların daha homojen ve dengeli bir tını yakaladığı görülüyor. Esirler Korosu, günümüzde de özgürlüğüne düşkün olanlara gerekli mesajı verir gibi…

AŞK-I MEMNU: Mersin Halkevi binasındaki opera sahnesi, Ankara’dan daha geniş sahne ağzı ve derinliğe sahiptir. Halit Ziya Uşaklıgil’in Aşk-ı Memnu adlı romanından esinlenen Selman Ada’nın operasını ilk kez 23 Ocak 2003’de Mersin’deki dünya prömiyerinde Çetin İpekkaya’nın rejisiyle izlemiştim. Dört yıl sonra eseri bu kez Murat Göksu’nun rejisi ve Nihat Kahraman’ın sahne tasarımıyla Ankara’da izledim. Aşk-Memnu, iç içe geçmiş aşk üçgenlerinde yaşananları, yani evrensel bir konuyu işleyen tipik bir dramdır. Bu kez konunun dramatik boyutunun daha iyi vurgulandığını gördük. Nihat Kahraman İstanbul’daki bir Osmanlı Konağı dekorunu, daha gerçekçi ve konunun gereğine uygun biçimde hazırlamıştı. Fuat Gök’ün ışık tasarımı da, istibdat dönemindeki bir konakta yaşananların yarattığı kasveti yansıtmaya yardımcı oluyordu. Murat Göksu, oyun boyunca gereken sahnelerde ortaya çıkarılan, hem sahneye hareket getiren, hem de şancılara sunum kolaylığı sağlayan büyük boy boş resim çerçevesiyle, aynı zamanda yaşamın ne denli sınırlı olduğunu da vurgulamak istemiş olmalıydı. Mine Erbek’in giysi tasarımı, 19. Yüzyılın sonlarında İstanbul’da yaşanan dışarıda-içeride farklı giysi anlayışını, Batı etkisini yansıtyor ve rejisörün yorumsal yaklaşımını destekliyordu. Beyaz gelinliğin bir kefene dönüşmesi, finale damgasını vuruyordu.
Bu makamsal özellikleri ağır basan “alaturka opera?da, başta Adnan Bey’de Tuncay Kurdoğlu’nun enfes biçimde seslendirdiği “Hürriyet? aryası olmak üzere, Selman Ada’nın öteki işlerinde olduğu gibi, resitallerde de seslendirilebilecek güzel aryalar var. Ancak bazı arya ve reçitativlerde, sözlerin anlaşılamaması sorunu var. Özelikle de soprano partilerinde, kimi tiz bölümlerde bu sorun yaşanıyor, bas ve tenor partileri bu anlamda daha başarılı. Şarkıların gerisindeki orkestral dokunun özenle işlendiğini yapıtta, makamsal yaklaşımlarla tonal serimler arasındaki hızlı geçişler, müzikte zaman zaman “eklektik? bir görüntü doğmasına yol açıyor. Viyolonsele pitzikato yöntemiyle ud taklidi yaptırılması gibi ilginç yaklaşımlar, kulakta hoş izlenimler bırakıyor. Fazla kilolarını atarak sahne görünümünü de iyileştirdiği gözlenen Feryal Gürpınar (Bihter) ile Şenol Talınlı (Behlül) Ankara’nın hem sahne, hem de ses renkleri olarak birbirine yakışan soprano-tenor ikilisi olarak yapıtı sürüklüyorlar.

TELEFON – İNSAN SESİ: Sadece gişe amaçlanırsa hep çok parlak yapıtların, alaturka kokan işlerin sergilenmesiyle yetinilir. Oysa hem kadro, hem izleyici açısından kurumların eğitim görevi de var. Ankara Operası’nın operet sahnesinde, piyano eşlikli olarak sahnelediği,
geçenlerde 94 yaşında yaşama veda eden Gian Carlo Menotti’nin iki kişilik “Telefon? ve Francis Poulenc’in tek kişilik “İnsan Sesi? operaları bu amaca hizmet eder nitelikte.
20. yüzyılın “güncel? konularını işleyen birer perdelik iki opera sahneleniyor. Menotti’nin metnini de kendi yazdığı “Telefon?, 40’lı yıllarda bu yeni teknoloji ürününün insan yaşamını nasıl etkilediğini komedi anlayışı içinde eleştiren bir nevi modern opera komik. İZDOB’dan Evin Atik Yerli’nin rejisiyle genç sanatçılara olanak sağlıyor.
Fransız besteci Poulenc’in Jean Cocteau’nun aynı adlı tiyatro metni üzerine yazdığı “İnsan sesi? ise, gene telefonun araç olarak kullanıldığı, ruh sağlığı pek yerinde olmayan sevgilisi tarafından terkedilmiş bir kadını lirik trajedisi… 40 dakika süren, hem sahne, hem de iniş-çıkışlarıyla hayli yorucu bir şan monologu … Soprano Sayra Seyhan Geçim, bu tek kişi için hayli uzun ve zor yapıttaki başarısıyla, geleceğe dönük olumlu mesajlar veriyor.İnsan Sesi, piyano yerine orkestra eşlikli ve özgün dilinde sergilense, sopranonun daha da etkili algılanması sözkonusu olacaktı.

IDOMENEO: İzmir Devlet Opera ve Balesi, 1926’da tamamlanmış, ünlü piyanistimiz Hüseyin Sermet’in büyükbabası olan Mimar Tahsin Sermet Bey’in projelendirdiği neo-klasik tarzdaki Elhamra sinemasından operaya dönüştürülen, iç duvarlarında ressam Naci Kalmukoğlu’na ( 1896- 1957) ait özgün freskler özenle korunan binada temsillerini veriyor. Binanın en büyük engeli yan kulis ve sahne gerisinin bulunmayışı…Bu yüzden tek yönlü bir trafikle ve az bir derinlik kullanarak, sahne tasarımı ve reji yapma zorunluluğu ortaya çıkıyor. Bu nedenle de, yapıtların sahnelenişi genellikle birbirine benziyor. Elhamra sahnesinde son olarak, Almanya’da “kesik başlar? yorumuyla gündeme gelip uzun süre kalan Mozart’ın yazılışından 226 yıl sonra Türkiye’de ilk kez sahnelenen Idomeneo operasını seyrettim.
Idomeneo’nun Türkiye’de bunca yıldır sahnelenmemesini “opera buffa / komik opera?nın tam karşıtı olan ve 18 yüzyılda çok sayıda örneği bulunan “opera seria / ciddi opera? türü oluşuna bağlamak gerek. Konularını daha çok ilk çağ tarihinden alan, trajik konuları işleyen, ağır akışlı, tumturaklı reçitatiflerle bezeli bu türün seyirciyi sıkma olasılığı, hep rejisörleri korkutmuştur. Sonunda Mehmet Ergüven’in tereddütlerini aşarak kolları sıvaması ve İZDOB Müdürü Alpaslan Mater’i de, Almanya’daki tehdit olayını nedeniyle doğan hava nedeniyle paranoyaya kapılmayıp, eserin sahnelenmesinden vazgeçmemesi nedeniyle kutlamak gerek.
Girit Kralı’nın kendi kurtuluşu için tanrılara bir kurban sözü vermesi ama kurbanın kendi öz oğlu olması gündeme gelince, nasıl yan çizdiğinin öyküsü bu. Doğaldır ki işin içinde aşk ve kıskançlık da yer alıyor.
Idomeneo’daki ilginç gelişme, bir genç solistin sahnelere kazanılması bence. Tek kast çalışılan yapıtta başrolü söyleyecek tenor konusunda sıkıntıya düşülmesi, Almanya’dan getirtilenin beğenilmemesi üzerine, Ankara’dan tavsiye üzerine çağrılan genç Arda Doğan, eline geçen fırsatı iyi değerlendirmiş doğrusu…
Daha önce Ankara’da “Gianni Scicchi?de kastta yer alma şansı bulan, Ankara Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’nın yeni mezunu, Oylun Erdayı’nın öğrencisi Arda Doğan önce denenmiş. Genel müzik direktörü Winfried Müller’in de onayı üzerine, 25 yaşındaki Arda, on iki günde rolü tümüyle hazırlamış. Ses rengi güzel, tizlerde gayet iyi tınlıyor, peslerde ise daha çalışmaya ve olgunlaşmaya ihtiyacı olduğu anlaşılıyor.Tek dezavantajı boyunun kısalığı. Bu da sahne görünümü açısından ilerde bazı rolleri almasını engelleyebilir.
Idomeneo’nun yıldızı, İlie’de, uzun ve zor aryaları başarıyla seslendiren soprano Birgül Su Ariç idi… Elektra’da deneyimli soprano Aytül Büyüksaraç, rolünün dramatik gereğini yüksek volüm gücünü göstererek yerine getiriyordu Kralın oğlu İdamante’de soprano Linet Şaul, sesi yeterli koyulukta olmadığı için, bu erkek rolünde biraz yadırganıyordu. Yapıtın ilk yazılışında Mozart’ın “mezzo soprano? için yazdığı İdamante partilerini daha sonraki yıllarda “tenor? için yenilediği biliniyor. Tabii bu gerçeği belirtirken, 1700’lü yıllarda yapıtların, sahneleneceği tiyatrodaki solist mevcuduna göre düzenlendiğini unutmamak gerek.
“Dâhi? Mozart’ın ilk operası olan Idomeneo’daki müzik ve koro partileri büyüleyicidir. İZDOB Orkestrası Müler yönetiminde Mozart müziğini yerli yerinde icra ediyordu. Alman şef Hans Joachim Gallus’un büyük emekle hazırladığı koro, özellikle üçüncü perdede gayet bütüncül, ipek gibi bir icrayla Mozart müziğinin değerini yansıtıyordu. Sonuç olarak İzmir’e gittiğime değdi.

KUĞU GÖLÜ:Türk Balesinin kurucusu Dame Ninette Valois’in 6. ölümyıldönümü ve dünya kadınlar gününde, onaltı yıllık bir aradan sonra Ankara’da yeniden sahnelenen Kuğu Gölü’nün galasındaydık. Böyle köşeli bir 8 Mart günü, Madam’ın bu baleyi ilk sahnelediğinde başrolde danseden Meriç Sümen, bu kez Kraliçe rolüyle yeniden sahnedeydi ve bu yinelemeye bir başka anlam katıyordu. 41 yıl önce başrolü oynadığı sahnede, bu kez tahta oturmuş Odile/Odette’in dansını izlerken, adeta geçmişe dönmüş kendini seyrediyordu.
Çaykovski’nin bu dinlemeye, izlemeye doyulmaz başyapıtı insanın ruhunun derinliklerine işleyen müziği, büyüleyici toplu danslarıyla hep zirvededir. Pek çok yapıt kısa aralıklarla yinelenirken Kuğu Gölü’nün Ankara’da onca yıl sahnelenmeyişinde, hem kalabalık kadrosuyla yoğun çalışma , hem de geniş sahneye gereksinim duyulması etken oldu. Ama Ankara Bale yöneticisi Zeynep Sunal Odabaşı, “sadece en iyileri değil tüm kadroyu sahnede tutmak? yaklaşımına uygun olarak riski göze aldı. Kalabalık kadrolu yapıtı Leningrad’dan gelen Boris Blankov , özgün Marius Petipa – Leo Ivanov koreografisini uygulayarak sahneye koydu.
Yapıtta, başlıca rolleri Bahri Gürcan (Prens), Almula Özlem Ersoy (Odile/Odette) Serhat Güdül (Şut), Oliver Spence (Büyücü Von Rothbarte), Meriç Sümen Kanan (Kraliçe) ile Mustafa Burçak, Ayşe Fidanlık, Sanem Ergüler, Emre Onuk, Cankat Özer, Elif Fırat, Özge Başaran, Selin Sezer, Sevim Başol, Müge Göktan, Sanem Subaygil üstlenmişti. Ankara’nın başbalerinası Arzu Dirin Kıran’ın genel kastta bulunmasına karşın sahnede olmayışının nedeni, geçirdiği ciddi sakatlıktı.
Ankara’da sahne tasarımı yapmanın en zor yanı, kısıtlı alanı en verimli bir biçimde kullanma zorunluluğudur. Nihat Kahraman, dansçılara mümkün olabildiğince en geniş alanı bırakmaya çalışarak Kuğu Gölü’nün özgün atmosferine uygun bir tasarımı gerçekleştirmişti. Kuğu motiflerinin raylar üzerinden kayarak geçişi yerine, bu sahneyi kuğuların filme çekilip bilgisayar programıyla zamanlanarak arka dekor perdesinde gösterimine dayalı bir video çalışmasıyla çözmüştü.
Kuğu Gölü’nde özgün ara perdesinde göl kıyısında avcılar, kuğu kızartmasıyla kendilerine ziyafet çekerken betimlenir. Boris Blankov da bu perdeyi istemiş ve Kahraman’ın ekibi de bunu gerçekleştirmişti. Ama o güzelim, zarif kuğuların kızartılıp yeniliyor olmasının günümüzün gelişmiş hayvan hakları duyarlılığı çerçevesinde “vahşet? olarak algılanmasını haklı bulan bale yönetimi galayı yeni bir ara perdesiyle yaptı. Tasarım ekibinin süratle yeniden boyadığı ara perdesinde, gölde salına salına yüzen üç tane kuğu görünüyordu..
Nursun Ünlü’nün özgün giysi ve Fuat Gök’ün olanakları zorladığı ışık tasarımıyla, sahnede Kuğu Gölü’nün ve dansların iyi algılanmasına olanak sağlayan bir tasarım bütünlüğü sağlanmıştı. Hülya Dizmen ve yardımcısı Özlem Kuru Kofalı’nın hazırladığı kordo baleyi daha iyi algılayabilmek için “keşke balkonda otursaydım? diye düşünmeden edemedim.. Kordo bale, bu yaz festivalde Aspendos’un yayla gibi sahnesine yayıldığında inanıyorum ki, müthiş bir görsel etki yaratacak.
Kuğu Gölü’nde duruma göre vazgeçilen veya öne çıkarılan karakter, sarayın soytarısıdır. Örneğin İstanbul’daki son sahnelemede Şut karakteri kullanılmamıştı. Bu “sarayın soytarısı? karakteri, Ankara’da boyunun kısalığı nedeniyle her role yazılamayan, uluslararası yarışmalarda dünya birincilikleri bulunan Serhat Güdül tarafından başarıyla canlandırıldı. Güdül solo danslarda yeteneğini sergiliyordu.
Yapıtın baş kahramanları Odile/Odette’de Almula Özlem Ersoy, Prens’te Bahri Gürcan, ikili ve solo danslarında başarılıydılar. Almula Özlem, sağlam fizik yapısı, gücü ve gelişkin tekniği ile Ankara Balesi’nin önemli kazanımlarından biri. Ancak Kuğu Gölü’nde Almula’nın enfes dansına, yüz ifadeleriyle gerekli duygusal havayı yeterince katamadığı görüldü. Partneri Bahri Gürcan ise, duyguyu gereğince yansıtabildi.
Kuğu Gölü’nde orkestrayı Azerbaycanlı şef Rauf Abdullayev hazırlamıştı.. Çaykovski müziğinde bakır üflemelilerin, dramatik yapının yansıtılmasında önemli rolü vardır. Gala gecesi, yaylıların bütünselliğine karşın, bakır üflemeli çalgıların yeterli bütünlüğü gösteremediği ve çalgılarını iyi tınlatamadıkları işitildi. Dilerim ki, sadece o geceye mahsus bir aksama olsun bu. Kuğu Gölü temsillerinde başkemancılığı üstlenen 2. Konzertmeister Erkin Onay’ın soloları ise Çaykovski müziğine yakışır güzellikteydi. Bu yaz Aspendos festivali programını iyi izleyip, Kuğu Gölü’nü orada izlemekte yarar var.

idil-nisan.jpg idil-konusuyor.jpg idil-nisaniyla4.jpg idil-nisan-cumhurbaskani.jpg

Polonya Büyükelçiliğinde Nişan Töreni
İDİL BİRET CHOPİN’İ ANLATIYOR

Gazetecilikte “fikr-i takip? diye bir ilke vardı eskiden… Geleceğe ilişkin bir haberi verdiysen, sonucunu da izleyip haber yapmalısın ki, okuyucuya saygılı davranmış olasın. Günümüzde “medya?da bu tür ilkeler pek dikkate alınmıyor, genellikle günlük yaşanıyor ama biz geçen sayımızda verdiğimiz habere ilişkin “fikr-i takip? ilkesini dikkate alarak, piyanistlerimiz İdil Biret ile Gülsin Onay’a “Polonya Üstün Hizmet Nişanı? takılması töreninde hazır bulunduk.
Ankara’da ilk inşa edilen sefaret binası olan Polonya Büyükelçiliği’nin büyük salonunda, beş nişan hazırlanmış, kadife kumaş üzerinde, Cumhurbaşkanı Lech Kaczynski’nin gelip törenin başlamasını bekliyordu. Beşi arasındaki en üst derece nişan İdil Biret’e takılacaktı. Gülsin Onay, Ankara Üniversitesi Rektörü Prof. Nusret Aras, Prof. İrfan Nasrattınoğlu ve İstanbul’daki şair Adam Mickewicz Müze Evi’nin bağlı olduğu Türk-İslam Eserleri Müzesi Müdürü Seraceddin Şahin’e de ikinci derece nişanlar takılacaktı.
Polonya Cumhurbaşkanı Lech Kaczynski, eşiyle birlikte geldiği büyükelçilikte nişanları teker teker sahiplerine taktı. Törende, İdil Biret’e konuşması için söz verildi. Daha önce de Chopin’in tüm yapıtlarının kayıtları ve etkinlikleri nedeniyle “Polonya Kültür Liyakat Nişanı? sunulmuş olan Biret’in konuşması Chopin konuluydu. Sınırlı sayıda konuğun dinleyebildiği bu ilginç konuşmayı sizlerle paylaşmak istiyorum. Biret’in yazılı olarak hazırlayıp yaptığı konuşma aynen şöyleydi:
“Sayın Cumhurbaşkanı, Muhterem Hanımefendi, Ekselanslar, Kıymetli Misafirler
Bugün bizlere Polonya Liyakat Nişanının tevcih edilmesi kendimiz ve ülkemiz için büyük onur vesilesidir. Türkiye ve Polonyanın çok eskiye dayanan ilişkileri 1414 yılında Lehistan’ın yolladığı temsilcilerin, Osmanlı Türklerinin o zamanki başkenti Bursa’ya gelmesiyle başlar. 15. Asırdan beri devam eden bu karşılıklı dostluk günümüze kadar gelmiştir. Ben burada konum olmayan tarihe kısa bir atıf yaptıktan sonra asıl konum olan müziğe dönmek istiyorum.
Piyano denince ilk akla gelen isim Chopin’dır. Çünkü o piyanoyu yepyeni tınılarla âdeta yeni baştan îcat etmiştir. Chopin’in besteleme tarzı klasik kalıpların mükemmeliyeti içinde kalan ve devrimci vizyonu olan bir iç dünyanın sentezinden oluşur. Çok önemli özelliği de her eserde değişik derecede hissedilen Polonyalılığıdır. Burada ilk akla gelen örnek Chopin’in hayatı boyunca bir günce yazarmış gibi bestelediği mazurkalardır. Bu ufak boyuttaki yapıtların müzikal içeriği çok önemlidir. Japonların haikai şiirleri gibi, az sözle en derin duyguları ifade eder mazurkalar…
Bu eserlerin ritmleri Polonya folklorunda büyük yeri olan üç ayrı mazurka tipine dayanır. Bu idealiıze edilmiş ritm ise daima Chopin’ın kişiliğinde mevcut olan Polonyalı olmanın sembolü gibidir. Mazurkaların her birinin karakteri değişik olup bunlar Chopın’in o andakiı duygularını ifade eden birer günce sahifesidir âdeta.
19. asırda Chopin’ın bel cantoya dayanan – ­yani piyanoya şarkı söyleten – yazı tarzının bir benzeri daha olmayıp, eşsizdir. Bize ulaşan belgelerden Chopin’in piyanoyu, ustaca bir legato kullanımıyla, vurgulu bır enstrüman olmaktan uzaklaştırmakta ne derece başarılı olduğunu görüyoruz. Belgelerde Chopin’in talebeleri onun bu konudaki titizliğini dile getiriyorlar. Bunlardan biri olan Mikuli’nin yetiştirdiği Polonyalı büyük piyanist Raoul von Koczalski’nın 1930 ve 40′lı yıllarda yaptığı plak kayıtlarındaki olağanüstü yorumlarda bu özellik bâriz olarak görülür. Paderewski, Moritz Rosenthal ve Ignaz Friedman gibi yine Polonyalı olan büyük piyanistler bu asıl geleneği 20. asrın ilk yarısında yaptıkları kayıtlarda en doğru şekilde dile getirip günümüze ulaştırırlar. Bu geçmişten gelen fevkalade yorumlarda piyanonun ideal bir legato sayesinde ne şekilde tınlaması gerektiğini izler ve bestecinin stiline çok özgü olan rubato anlayışının en dengeli bir şekilde gerçekleştirilişini hayranlıkla dinleriz. Chopin’ın öğrencilerinden Marmontel’in talebesi olan hocam Alfred Cortot ‘ nun çalışında ve öğretişinde de bu hususlar hep öne çıkardı.
Chopin’in dünyası piyanistler için biraz da tehlikelidir. Zira Chopin’ın eserlerinin derinliğine girdikten sonra hiç bir diğer bestecinin onun piyanoda ulaştığı mükemmelliğe erişemediğini düşünürüz. İşte Chopin’ın vardığı bu mükemmelliği kendi çizdiği gelenekler içinde kalarak yorumlarında yansıtabilmek günümüz piyanistleri için büyük bir meydan okumadır. Chopin’in bütün eserlerinin plak kayıtlarını yaparken ve bu eserleri Türkiye’de, Polonya’da ve Dünyanın diğer bir çok ülkesinde konserlerimde icra ederken bunu daima hissettim.
Çalışmalarımızdan dolayı bugün almakta olduğumuz Polonya nişanı bizler için çok büyük değer taşımaktadır. Bunun için Sayın Cumhurbaşkanına ve Büyükelçiye içten şükranlarımı sunarım.?
Daha sonra yemekte Polonya Cumhurbaşkanı da, İdil Biret’in konuşmasını dikkatle dinlediğini belirterek, “ Chopin’i bizlerden daha iyi anlatmasından çok etkilendim? dedi. Polonya Üstün Hizmet Nişanına layık görülen iki piyanistimiz de, uluslararası alanda kutlanası çabalar içindeler. Bu arada ablalarının izinde giden genç piyanistimiz Emre Şen’in de Chopin müziği konusunda etkileyici sonuçlar elde ettiğini kaydetmeden geçmeyelim.

24.Uluslararası Ankara Müzik Festivali
AKINTIYA KARŞI KÜREK ÇEKMEK…

Bilmem hiç akıntıya karşı kürek çektiniz mi? Durgun bir suda, aheste aheste kürek çekip, sandalı yağ gibi kaydırmaya benzemez hiç! Asılırsınız, tüm gücünüzü verirsiniz de, sandalın geri kaymasını anca önlersiniz. Arada bir arpa boyu yol almışsanız ne âla!
Kaliteden ödün vermeden Türkiye Cumhuriyeti’nin başkenti Ankara’da uluslararası müzik festivalini düzenlemeye çalışan Sevda Cenap And Müzik Vakfı’nı, avuçları patlayıp nasırlaşan bir kürekçiye benzetiyorum. Çünkü Ankara’da her geçen yıl, gerekli destekçileri bulmak zorlaşıyor. Para ve yürekten destek olmayınca da iş giderek zorlaşıyor.
TC. Merkez Bankası yıllardır festivalin sponsoruydu. Bu sayede açılışlar, yabancı senfoni orkestralarıyla, iyi solistlerle yapılabiliyordu. Bu durum adeta festivalin bir özelliği haline gelmişti.
Bu arada TC. Merkez Bankası’nda Banka Meclisi üyeleri birer ikişer sürelerini doldurup ayrıldılar, yerlerine bugünün hükümetince yenileri atandı. Sonunda Banka Meclisi “silme? değişmiş oldu… Ve TC. Merkez Bankası’nın SCAMV ve Uluslararası Ankara Müzik Festivali’ne desteği kesildi.
İstanbul daha çok özel sektörün egemenliğinde. Ankara’da ise kamu sektörü başat durumda. Kamu sektörü de, hükümetlerin çizgisine göre hareket ediyor. Nasıl iki dönemdir Melih Gökçek belediyesinden hiç destek yoksa, yönetimi değişen başka kamu banka ve kurumları da çağdaş etkinlikleri desteklemekten çekiniyorlar.
Festivalin yapıldığı Milli Eğitim Bakanlığı Şura Salonu da, Ankaralı müzikseverlerin koltuklara ad yazdırarak yaptıkları bağışlar, iş adamlarının destekleri ve SCAMV Başkanı Mehmet Başman’ın da önemli maddi katkılarıyla yenilendi. Benim de orada 100 dolar ödeyerek arkalarda ad yazdırdığım bir koltuk bulunuyor.
Ne zaman ki bugünkü zihniyet yönetime geldi, tacizler başladı. Salonun vakıf tarafından yapılan yönetimini bakanlık kendi üstüne aldı önce, sonra da vakfı binadan çıkması için taciz etmeye başladılar. Şimdilik taciz sözlü olarak yapılıyor, “yazılı bildirin? denilince tacize ara veriliyor! Bu yılki festival gene MEB Şura Salonu’nda… Ama müzikseverler festivalin ne güçlüklerle yapılabildiğini bilmeli.
Başlangıçta programda yer alan ABD’den gelecek Minnesota Balesi, İsrail’den gelecek ünlü Kibbutz Modern Dans Topluluğu ve Avrupa Festivaller Birliği’nin orkestrası olan European Solisten programları “desteksizlik/parasızlık? nedeniyle iptal edilmek zorunda kalındı.
Ama sanmayın ki, festival programı zayıf. Hayır, bu iptallere rağmen değişik türlerden, yerli ve yabancı önemli solist ve topluluklarla gene “müzikli bahar? yaşanacak Ankara’da… Red Priest gibi ilginç bir başkalaştırılmış barok programı, Aleksander Rudin’le Musica Vivo Orkestrası, BBC Korosu ,ünlü caz kemancısı Jack Luc Ponty, Grammy adayı Karin Allyson, flamenko kralı Paco de Lucia, Abba Gold, Moskova Balalayka Dörtlüsü ve Kızılordu Solistleri gibi programlar yerli yerinde duruyor.
Festivalin Ahmet Adnan Saygun’un 100. doğumyılına rastlaması, açılış ve kapanışta vurgulanıyor. Açılış, son birkaç yıldır, Erol Erdinç şefliğinde aylık düzenli konserleriyle dikkati çeken Hacettepe Senfoni Orkestrası’yla yapılıyor. Bariton Mesut İktu, Adnan Saygun’dan dört türküyle bu vurguyu yapacak. Kapanışta ise, festivalin kuvvetli destekçisi Bilkent Senfoni Orkestrası, Gürer Aykal şefliğinde tümüyle Saygun yapıtlarından oluşan bir program sunacak.
Bu yılki festivalde dikkati çeken yeniliklerden biri, resitallere haftasonlarında gündüz ve gece ayrı programlarla yer verilmesi… Böylece izlenecek sanatçı sayısı artıyor ve oda müziğine gereken önem verilmiş oluyor. Bu çerçevede Avrupa’nın ilk viyola-akerdeon ikilisi Esra Pehlivanlı-Marko Kassl, Duo Dördüncü, Bülent Evcil – Lior Kretzer
flüt – piyano ikilisi, Zeynep Üçbaşaran, Mehmet Okonşar ve Arman Ratip Piyano Resitalleri, Cem Duruöz – Raul Jaurena gitar – bandoneon ikilisi ve Uto Ughi keman resitaliyle Nisan ayının Pazar günleri renkleniyor. Ünlü alto Nathalie Stutzmann’ın Schubert’in Winterreise –Kış Yolculuğu başlıklı liedlerinin tamamını sunacak olması dikkati çekici programlardan biri.
Programın tamamını Andante sayfalarında bulacaksınız. Sadece Ankara ve çevresinde oturanlar değil, İstanbul ve İzmir’den kimi meraklıların da ilgisini çekebilecek etkinlikler yer alıyor bu yılki festivalde.
Dileğimiz akıntının giderek güçlenmesi yerine durulması ve tüm sektörlerin sanatın topluma yansıyabilmesi için gerekli desteği vermesidir. SCAMV kürekçilerine kolaylıklar…

sinemis-muammer-sun.jpg

Müzik yayıncılığında yükselen bir bayrak
SUN YAYINEVİ

Hepsi de yerli yerine güzelce oturan pek çok halk deyişi vardır Türkçemizde. Bunlardan “Kötü komşu insanı mal sahibi yapar? sözünü, Muammer Sun için “Kötü yayıncı, besteciyi yayınevi sahibi yapar? diye uyarlayabiliriz.
Kendi yapıtlarının, bestelerinin gerekli karşılığını alamamaktan ve korsanlıklardan bıkan değerli bestecimiz Muammer Sun’un kendi adıyla kurduğu “Sun Yayınevi? sadece nota baskılarıyla değil, önemli teorik kitapları da peşpeşe yayımlayarak bayrağını yükseltiyor. Yayımlanan kitaplar, müzikoloji alanında Türkçe kaynak bulmakta zorlanan öğrenciler ve araştırmacılar için değerli birer başvuru aracı olarak raflarda yerini alıyor.
Son olarak Alman müzikologlar Kurt – Ursula Reinhard çiftinin iki ciltlik Musik der Turkei adlı kitabının Dr. Sinemus Sun tarafından yapılan Türkçe çevirisi, Arda Erdem’in özenli editörlüğünde Türkiye’nin Müziği adıyla kitaplıklara kazandırıldı. Çeviri ve yayıma hazırlama sürecinin ne denli özveriyle yapıldığının yakın tanıklarından biriyim. Sinemis Sun, ciddi bir rahatsızlık geçirirken, kendini zorlayarak kalan işleri tamamladı ve kitabın yayımını sağladı. Kitabın birinci cildi geleneksel Türk Sanat Müziği’ni, ikinci cildi Türk Halk Müziği’ni konu alıyor.
Muammer sun, iki cildin çevrilip yayımıyla kalınmaması, gerekli eleştiri ve katkının yapılması gerektiğine inanıyor ve bakın ne diyor:
“ Yabancı gözüyle Türk müziği konusunda yazılmış böylesine kapsamlı iki kitap, tümüyle ve ayrıntılarıyla elbette eleştirilere uğrayacaktır. İnanıyorum ki: Müzikbilimcilerimiz ve geleneksel Türk Sanat Müziği’ni ve Türk Halk Müziği’ni iyi bilen kimseler, bu kitapları inceleyecek ve eleştirilerini – değerlendirmelerini ilgili kamuoyu ile paylaşacaklardır. Yapılacak eleştirilere ve değerlendirmelere, kitabın bundan sonraki basımlarında yer vermeyi düşünüyorum. Kitapların Türk dilinde yayınlanması, bu tür eleştiri, tartışma ve değerlendirmelerin yapılmasına olanak sağlayacaktır. Buna inanıyorum, bunu bekliyorum.?
Dinçer Yıldız’ın “Doğumunun 100. Yılında Ahmet Adnan Saygun? ile Halil Bedii Yönetken’in 1937-1952 yıllarını kapsayan “Derleme Notları? son yayımlanan kitaplar arasında.
Sun Yayınevi’nin www.sunyayinevi.com adresindeki sitesini ziyaret ederek tüm yayınlar hakkında bilgi sahibi olabilirsiniz. Üst üste geçirdiği ameliyatlara, çok sevdiği eşinin rahatsızlığının yarattığı üzüntüye karşın, herkesin emekli olarak istirahat ettiği bir dönemde 70 yaşından sonra yayınevini kurup, iyiniyetle çalışan Muammer Sun’a Türk müzik camiası ancak ve ancak şükran borçludur.

No Comments

« older posts
2807