Karacaoğlan: Halk Ozanına Folklorik Halk Operası
Pazar ~ Mayıs 05, 2010 by admin Posted in Cumhuriyet Yazıları
Yansımalar 308/ Şefik Kahramankaptan, 28 Mayıs 2010 Karacaoğlan: Halk Ozanına Anadolu’da “Geç olsun da, güç olmasın” diye bir deyiş vardır. Ama ne yazık ki, çoğu işimiz hem geç, hem de güç oluyor! Tıpkı, yaşayan önemli bestecilerimizden Yalçın Tura’nın (d.1934) Karacaoğlan operasının sahnelenebilmesi gibi… SÜRE VE AKIŞ GÖZDEN GEÇİRİLMELİ KUMAŞ SEÇİMİNDEKİ GARABET! GÜÇLÜ TENOR LİKOS

Folklorik Halk Operası
Önce öyküye bir göz atalım. Bundan 17 yıl önceki eski Kültür Bakanı Namık Kemal Zeybek, kendi halk kültürümüzden esinli bir opera siparişi verir Tura’ya… Besteci , zaten üzerinde araştırma çalışmalarını sürdürmekte olduğu 17. yüzyıl halk ozanı Karacaoğlan konusunda çalışmasını yoğunlaştırarak, iki perdelik operanın librettosu ve partitürünü 1994′te bakanlığa teslim eder. Gelmiş geçmiş yönetimler döneminde bu çalışma “çekmece mahkûmu” olarak kalır! Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü’nın 2009′dan itibaren yeniden yapılanıp her sahneye her sezon bir Türk yapıtı sahneleme zorunluluğu getirerek başlattığı “çekmece temizliği” çerçevesinde, bu yıl Antalya’da sahnelenmesi gündeme alınır. Tıpkı Sabahattin Kalender’in (d. 1919) Cem Sultan operasının 48 yıl sonra Ankara’da, Cemal Reşit Rey’in ( 1904-1985 ) Çelebi operasının da “sahnesiz bıraktırılmış” İstanbul’da, ancak konser biçiminde ilk kez bu yıl seslendirilebilmesi gibi…
Bu gerçekten hareketle değerlendirdiğimizde, Karacaoğlan’ın geç ve güç bir biçimde sahnelenebilmiş olması, Türk opera dağarının bilinmesi, tanınması, kayda geçirilmesi açısından önemlidir. Ama şu soruları da sormak gerekir: Yapıt teslimini izleyen birkaç yıl içinde sahnelenmiş olsa, besteci eksiğini-fazlasını görüp, bazı düzeltmeleri, kısaltmaları yaparak eserinin gelişmesini sağlamaz mıydı? Yıllar içinde eser üzerinde sahneleme ve tasarım açısından değişik yorumlar yapılmaz mıydı? Gecikme, yapıtın 16 yıl önceki anlayış ve bestecinin ogünkü libretto ve müziğiyle, genel yaklaşımın, çağcıl gerçeklerin daha farklı olduğu günümüzde prömiyer yapmasına yol açmıştır.

Gelelim, 15 Mayıs gecesi Antalya’da “dünya ilkgösterimi”nde tanık olduğumuz iki perdelik operaya… Üç saatlik süreye en baştan itirazım var. Günümüz koşullarında insanların dikkatlerini yoğunluşturma yeteneği konusundaki tüm ölçümler, böyle bir yapıtın süresinin iki saati aşmaması gerektiğini gösteriyor. Hele konu ve güzel olmakla birlikte belli başlı iki ritm üzerine kurulmuş müzik dikkate alındığında, bu gerçek kendini daha çok belli ediyor. Bilirim, çoğu besteci için “Kuzguna yavrusu şahin görünür” deyişimiz geçerlidir. Yazdıklarını kısaltmaya kıyamazlar. Sevip saydığım, pek çok yapıtını da beğeniyle dinlediğim Yalçın Tura ne der, bilemem…
Tura librettosunda Karacaoğlan’ı işlerken, halk ozanının “Ben meylimi üç güzele düşürdüm / Biri Şemsi, biri Kamer, ille Elif” dizelerinden yola çıkarak, olayları buna göre çeşitlendirip kurgulamaya çalışmış.
Karacaoğlan’ın kişiliğindeki “gördüğü her güzel çiçekten bal almaya çalışan arı”ya benzetebileceğimiz çapkın yanını, şiirlerindeki bu yanının dışavurumunu ortaya çıkarmış. Dolayısıyla esas örgü üç kadın ve Karacaoğlan etrafında dönüyor. Beyoğlu ile Aksakallı Hızır da konuyu tamamlayan yan kişilikler. Günümüzde “aksakallı dede” kavramını daha çok Latif Demirci’nin karikatürlerinde siyasetçi ve aydınların rüyalarına girip kehânetlerde bulunan kişi olarak tanıyan gençlerin, Saygun’un Kerem operasında da yer alan ve “aşk şarabı dolusunu” uzatan bu kişiyi kavramsal anlamda ayrıca araştırmalarını tavsiye ederim.
Sahnelemeye baktığımızda, rejisör Murat Göksu ile onun istekleri doğrultusunda dekoru yapan Gürcan Kubilay ve giysileri hazırlayan Çimen Somuncuoğlu’nun, “ilkesel anlamda” büyük ölçüde bestecinin önerilerini dikkate aldığını görüyoruz. Kitapçıkta sahnelemeye ilişkin önerilerinde Yalçın Tura, çok klasik bir yaklaşımla, işin Binboğa yöresinin doğasına, 17. yüzyıl giyim tarzına uygun olmasını, “soyutlama veya stilizasyona gidilse bile bunun en alt düzeyde kalmasını”, belli sahnelerde folklorik danslara yer verilmesini öneriyor. Sahnede, duragan, kademeli, klasik yöntemlerle hazırlanmış bir dekor var. Giysiler ise, çizimleri olmasa bile malzeme seçimi açısından “kitch” olarak nitelendirilebilecek ucuzlukta. Daha çok 19. yüzyıl Osmanlı desenlerinin yer aldığı “perdelik-döşemelik” tipi kumaşlarla yapılmış, dönemin göçer giysilerinin renkliliğini “parlaklık” olarak algılatan bir çalışma. 17. yüzyıl Binboğa göçer topluluklarının hangisinde böylesine “cafcaflı” giyim vardı acaba? Hele Beyoğlu’nun kırmızı kaftanı! Bir başka uyumsuzluk ise Karacaoğlan ve Aksakallı giysilerinde görülüyor. Seçilen malzeme, Pakistan-Hindistan gibi ülkelerden ithal, simli-aynalı semt pazarlarında yer tezgâhlarında satılan yastıkyüzü, batik gibi kumaşlar. Bunlardan “kırkyama” tekniğiyle üretilmiş cüppe-kaftan karışımı giysiler doğrusu “şaşırtıcı”ydı! Bu denli “yerellik” ve “aslına uygunluk” arzulanan bir işte, Pakî-Hindî desenlerin işi ne? İyi düşünülmüş stilize giysi tasarımı, renk ve kumaş seçimiyle sahneler mutlaka daha etkili olacaktı.
Final sahnesinde yönetmen Göksu, bitişi Karacoğlan’ın bir alçı heykelinin yükseltilmesiyle vurgulamayı uygun görmüş. İlişkinin kurulabilmesi için olsa gerek, final sahnesinde de Karacaoğlan’ı, dondurmacı-fırıncı karışımı bir algı yaratan beyazlar içinde izledik. Final sahnesinde, bestecinin kitapçıktaki önerilerinde yer alan Karacaoğlan’ın “sazını dut dalına asarak” mağaradan içeri girmesi ayrıntısı, simgesel olarak ışık ve koronun perdelemesiyle yansıtıldı. Sanmayın ki, müzikte saz sesi de vardı. Saz “simgesel” olarak düşünülmüş Karacaoğlan’ın elinde zaman zaman taşıdığı ve çalar gibi yaptığı bir aksesuardı.
Tenor Hüseyin Likos, başrolde çok başarılıydı. Hemen hepsi “tiz”, kimisi tüm bir tabloya yayılan 12 aryayı tizlerde sesini tarazlamadan, güçlü ve müzikal biçimde söyledi. Artikülasyonu tertemizdi, söylediği her sözcük anlaşılıyordu. Tenor partilerinde bestecinin prozodi dikkati de anlaşılırlığı sağlayan ögelerden biriydi. Likos’un sahnesi de yeterliydi, hâttâ, bir ara düşmek üzere olan bıyığını eliyle maskeleyerek söylemeye devam etmesi bu rol için ne denli “özveri”yle çabaladığının işaretlerinden biriydi. Elif’te Sema Çavuşoğlu rolünün gereğini sesi ve sahnesiyle başarıyla yaparken, Kamer’de Ebru Etizer’in sahnesi sesinden daha öndeydi. Şems’te ise Ebru Kaptan bekleneni veremedi, belki gününde değildi. Beyoğlu’nda Bora Baran fiziğiyle rolüne yakışmıştı. Aksakallı’da Şafak Güç, bas partilerini başarıyla söyledi. Her aksakallıda bulunduğu varsayılan “davudî” özelliği sesiyle vurgularken, fiziğiyle de role yakıştı. Erkek ve kadın koroları, Caner Ruhselman tarafından iyi hazırlandıklarını yansıttılar. Şef Serdar Yalçın da, orkestrayı iyi hazırladığını kanıtladı ve müziği ruhuna uygun biçimde ortaya çıkardı. Daha önceki yapıtlarda da hep ortalamanın üzerine çıkma başarısı gösteren orkestra, gene iyi tınlıyordu.
Sonuç olarak, Türk operalarını “Şu Azerî kardeşlerimiz kadar olamadık” diye eleştirenlere yanıt oluşturacak nitelikte, Karacaoğlan’dan bol güllü-bülbüllü hayli uzun çokseslendirilmiş bir “türküler geçidi”ni, semah esintili oyunların yer aldığı, birbirine eklentili sahnelerle sunan bir temsil izledik. Emek sahiplerinin tümüne, bir eserin “çekmeceden sahneye” taşınmasındaki katkıları için teşekkür etmek gerek.
