RSS

Barbaros’u Hangi Rüzgâr Sahneye Attı?

Cuma ~ Temmuz 07, 2010 by admin Posted in Cumhuriyet Yazıları

Yansımalar 314/ Şefik Kahramankaptan, 9 Temmuz 2010

Barbaros’u Hangi Rüzgâr Sahneye Attı?

Son günlerde opera-bale alanında, bana “tuhaf” gelen “mırıltılar” duyuluyor! Niye Türk yapıtlarına, ya da konusunu Osmanlı ve Türk tarihinden alan yapıtlara ağırlık veriliyormuş? Sanat siyasete âlet mi ediliyormuş? Niye çok çalışılıyormuş?
Bu üstü kapalı tepkisellik ve mırıltıyı yadırgıyor, hâttâ ayıplıyorum. Biraz “tarih bilinci” bulunan, “evrensel” sanat dallarında pek çok yaratıcının hep kendilerinin veya başka ulusların tarihlerine yönelerek konu seçtiğini bilenlerin kulak asmaması gerekiyor bu mırıltılara… Sadece “icracı” olarak Batı yapıtlarını iyi sahneleyen değil, konusunu kendi tarihinden, yazınından veya güncel yaşamından alan opera ve bale yapıtlarının ortaya çıkmasıyla esas imajımızın pekişeceğini, Batı’nın da, Doğu’nun da buna daha çok ilgi gösterdiğini anlayabilenlerin de, bu çizgiye destek vermesi gerekiyor.
Ama, yapılan işin yöntemi, düzeyi, kullanılan araçlar, müzik, sahneüstü gibi konularda doğaldır ki, “yapıcı” eleştiriler olmalıdır ve işin kademesindeki insanlar da bunlara kulak tıkamak yerine yararlanmaya çalışmalıdır.
Bu genel girizgâhı, iki gece üstüste önce Aspendos’ta “Barbaros” adlı çağdaş dans gösterisinin, ardından İstanbul Açıkhava Tiyatrosu’nda “Mehmet II” operasının prömiyerlerinde bulunduktan sonra yapmak gereğini hissettim. Bu hafta “Barbaros”u yazacağım. Çektiğim fotoğraflardan da birkaç kare kullanabilmek için, Mehmet II operasının değerlendirmesini de haftaya bırakıyorum.


ELEKTRONİK MÜZİKLE DANS
Aylarca süren çalışmalar sonunda Aspendos’ta günyüzüne çıkan “Barbaros” başlıklı gösteri, “sanat yönetimi, kurgu ve koreografi”yi gerçekleştiren Beyhan Murphy tarafından “çağdaş dans drama” olarak nitelendirilmiş. Daha anlaşılır biçimde, Murphy’nin pek çok işini daha iyi tanımlayan “dans tiyatrosu” da diyebiliriz. Öncelikle yeni kavramlar türeterek kafa karıştırmak yerine, belirli kavramlar ve sınırlarıyla ilgili bir fikir birliğine varmak gerek…
Video, son yıllarda alanında büyük gelişme gösteren, Mehmet Balkan ve Uğur Seyrek’in koreografilerine, onların genel çerçevesi içerisinde zenginlik ve anlam katan filmleri çeken Şafak Türkel’in… Bunlar suüstü ve altı, Barbarosu’un türbesinin bulunduğu Beşiktaş bölgesinden dansçılarla “sivil” giysili olarak yapılmış günlük çekimler. Akış metinleri ve bazı şiirler, illizyonist – oyuncu, çok yönlü insan Kubilay Tunçer tarafından, kurguya uygun olarak yazılmış. Tablo başlıkları, kimi eski fırtına adlarıyla destekleniyor.
Müzik, bir dönemin “DJ Allen Arkın”ı, günümüzün “Mercan Dede”sine ait. Buradan, romanlarını beğeniyle okuduğum ve “yenisi ne zaman?” diye merakla beklediğim Oktay İhsan Anar’a bir selam göndermek farz. Çünkü esas adını güçlükle hatırladığım Arkın Ilıcalı, Anar’ın romanlarından birindeki “Havaî Mercan Dede” tiplemesinden esinlenerek kendine Mercan Dede takma adını koymuştu. Tambur, ney, kanun, kabak kemane, bendir gibi Doğu sazlarının da kullanıldığı, çeşitli efektlerle konuyla bağlantı kurulmaya çalışıldığı, ritmik yapısıyla tümüyle koreografın isteklerine cevap vermek üzere hazırlanmış bir “elektronik müzik” hazırlamıştı.
Gösterinin başlaması öncesi akışı gözden geçirirken denizle, denizcilikle ilgili kimi müzikler geldi usuma… Fransız besteci Claude Debussy’nin “Deniz” başlıklı senfonik şiiri, İngiliz Ralph Vaughan Williams’ın “Bir Deniz Senfonisi” değişik bakış açılarıyla yaklaşır deryaya… Bizde bu konuda en önemli çalışmayı iyi besteci Turgay Erdener, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nın siparişi üzerine “Bir Deniz Senfonisi” başlığıyla yapmıştır. 2005′te Aksaz Deniz Üssü’nde, Rengim Gökmen yönetimindeki CSO ve Devlet Çoksesli Korosu’nca bu yapıtın dünyada ilk seslendirilişinde hazır bulunmuştum. Altı bölümlük, izleyicideki deniz beklentisini karşılayan bir örgüyle bütünlük gösteren, korolu “Hızır Reis” bölümünde, Barbaros Hayreddin Paşa’nın savaşçı ve fatih kişiliğinin temsil edildiği, koronun Barbaros ve kardeşlerinin isimlerini fısıldadığı, âdeta Türk denizcilik tarihinden kesitler işleyen senfoninin müziğini sevmiştim. Yolda Milliyet Sanat Dergisinde Beyhan Murphy’le yapılmış söyleşiden, Barbaros fikrinin Rengim Gökmen tarafından kendisine verildiğini öğrenmiştim. Demek ki Gökmen, Erdener’in müziğini hazırlarken, bestecinin yol haritasından etkilenmiş ve bundan gösterişli bir sahne yapıtı çıkarılabileceğini düşünmüş olmalıydı.
12 REİS, 12 RÜZGAR…
İki perde halinde iki saat süren, tabloların “12 Reis, 12 Rüzgâr” bağlamında ele alındığı gösteri, tipik Beyhan Murphy söylemini yansıtıyor. Dans fragmanları, aralardaki tiyatro parçacıklarıyla birbirine bağlanmaya çalışılmıştı. Murphy “Barbaros”u anlatırken “görsel lightmotive” olarak deniz ve denizle ilgili kimi simgeleri seçmiş, bunda da başarılı olmuştu. Örneğin denizcinin vazgeçilmez araçlarından biri olan “halat”, danslarla iyi kaynaştırılmış, kimi zaman silah, kimi zaman tuzak, bazen de anlatım güçlendirici olarak kullanılmıştı. Halatlar üzerindeki Oruç Reis’in cenaze sahnesi, buluşçu bir yaklaşımı yansıtıyordu. Hâttâ deniz kızlarının kızıl saçları bile örgü halat esprisinde eklentilerle uzatılmıştı.
Müzikte ise simgesellik sualtı ve üstü sesleri, martı çığlıklarıyla veriliyordu ama bunun dozunun kaçtığını söyleyebilirim. Konunun doğası gereği erkek ağırlıklı grup danslarında, kimi zikir havasında yoğun vurma çalgıyla tamamen ritm gözetilerek yapılan ve çok yüksek volümle verilen müziğin tümüyle eşlik amaçlı düşünüldüğü anlaşılıyordu. Barbaros’un rüyaları ve aşk yaşamı işin içine girdiğinde, yerel sazların da kullanıldığı ezgisellikle, değişik renkler sağlanabilmişti. İki saatin sonunda müzikten akılda kalan martı çığlıklarıyla dalga sesleriydi!

KADIRGANIN İŞLEVSEL KABURGASI
Sahne tasarımı, İsmail Dede’ye (Mercan’la akrabalığı yoktur, gerçek soyadıdır) aitti. İki perdede de fonda kalan en gerideki yelkenlerle hemen önündeki işlevsel bir “kadırga kaburgası”ydı. Bu kaburga hem Aspendos sahnesine “güverte” olarak inşa edilmiş üst sahneyi maskeliyor, hem de kanatlar indirildiğinde esaret-forsalık sahnesinde etkileyici bir görüntü oluşturuyordu. Öz-biçim ilişkisi iyi sağlanmıştı. Sahnede aksesuar olarak birkaç fıçı, bir sahnede ise ayyıldızlı kırmızı döşemelikle kaplı bir divan kullanıldı. Divanın kumaşı keşke ayyıldızlı olmasaydı. Aspendos sahnesi, orkestranın yer aldığı sıfır kodunun da podyuma dönüştürülmesiyle üç katlı olarak tasarımlanmış, bu da yayılma ve hareket kolaylığı sağlamıştı. İki kod arasında kalan kaydırak bölümü, video yansıtılarak aynı zamanda perde işlevi görüyordu.
Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü ile İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı’nın işbirliğiyle gerçekleştirilen, Türkiye’de de etkinlik gösteren uluslararası bir firmanın yüklenici olarak gözüktüğü ve finansal olarak hiçbir özveriden kaçınılmadığı anlaşılan bu proje, aslında bir “ilk”… Çünkü altı devlet balesinin (İstanbul, Ankara, İzmir, Mersin, Antalya, Samsun) dansçıları “seçmece” olarak biraraya getirildi. Alanlarında, tek seçicisine göre en iyi oldukları düşünülen isimlerle çalışıldı. Barbaros’un aynı kadroyla sanat sezonunda da gösterime sokulması halinde, altı devlet balesindeki işlerin aksayacağını, hâttâ kimilerinde temsil verilemeyeceğini söylemek için kâhin olmaya gerek yok. Zaten uygun kapalı sahne de pek yok, ancak “çadır”lara yönelmek mümkün olabilir! Barbaros’un bu biçimiyle daha çok “yazlık” bir gösteri olarak yineleneceği söylenebilir.. 15-16 Temmuz’da İstanbul Muhsin Ertuğrul Tiyatrosu’nda kapalı mekânda iki temsil ve son olarak 14 Ağustos’ta Bodrum Bale Festivali’nin açılışında sergilenecek. Aspendos’un geniş açıklığından sonra, bu yapımı değişik sahnelere uyarlamak, tasarımcı ve koreograf için yeni mesailer gerektirecek kuşkusuz. Barbaros’un ticari anlamda uzun süreli ve soluklu olarak yinelenmesi düşünülecekse, yapıtın süre, kadro ve müziksel anlamda elden geçirilmesi, belki de özel sektör tarafından ele alınarak özel bir “kumpanya” oluşturulması daha akılcı olur.

No Comments

Comments are closed.

1059