RSS

“Fatih Sultan” Kitapçıklarını “Hırsız Saksağan” mı Aşırdı?

Cuma ~ Temmuz 07, 2010 by admin Posted in Cumhuriyet Yazıları

Yansımalar 315/ Şefik Kahramankaptan, 16 Temmuz 2010

“Fatih Sultan” Kitapçıklarını
“Hırsız Saksağan” mı Aşırdı?

Söz verdiğim üzere, bu hafta sırada 1. İstanbul Uluslararası Opera Festivali’nin açılış temsili var. Ama önce haylidir tartışılan “Opera şehre iniyor” kavramına değinmek istiyorum. Pek çok kişi, “Ne yâni, ilk defa mı opera izleyeceğiz, zaten kentte değil miyiz?” biçiminde tepki gösterdi. Oysa, kentte oturan her insan “kentli” değildir. Büyük kentlerimizde kırsal geleneklerini taşıyıp, yaşamı köydeymişcesine kentte sürdüren büyük kitleler var. Kimi sosyologlar, büyük kentlerimiz için “büyük köy” tanımlamasını yapıyorlar. O reklamın hedefi de, kentte zaten opera izleyen kısıtlı sayıdaki dinleyici kitlesi değil, operayla tanıştırılmak istenenlerdi herhalde. Bir “farkındalık” yaratılmak istenmiş olmalıydı, sanırım en azından “kavramsal” olarak bir ülke büyüklüğündeki İstanbul’da yaşayanların bir bölümü bu reklamlar sayesinde “opera”nın varlığından haberdar oldu… Bu festivalin başlatılmasının, İstanbul’un “lâfta” değil, gerçek anlamda bir “kültür kenti” olabilmesine çok önemli bir katkı olduğunu da vurgulamak gerek.
Gelelim prömiyer temsiline… Şef Antonello Allemandi atağını yapıp trampet ilk ölçüleri çalmaya başladığında irkildim. Tanrım, bu G. Rossini’nin “Hırsız Saksağan” operası uvertürünün girişi değil miydi? Birkaç saniye sonra emin oldum, hemen arkamda oturan bariton Mesut İktu’ya dönüp “Hırsız Saksağan” diye fısıldadım, başını sallayarak onayladı! Peki, başka bir uvertürün, Rossini’nin “II. Mehmet / Maometto Secondo” operasının girişinde işi neydi? En iyisi bekleyip izlemek, görmekti. Ele aldığı operalara farklı yorumlar getirmesiyle tanınan rejisör Yekta Kara, bakalım başka hangi sürprizler hazırlamıştı?

BAŞARILI BİR MEHTER MONTAJI
Hırsız Saksağan uvertürü seslendirilirken, sahnede de eflatunlar içinde temsilî Bizanslılar dolaşıyordu. Sonra esas opera geliştikçe, dük Cesare Della Valle’nin özgün librettosunda Osmanlının Venedik kuşatması ve Nagroponte’nin düşüşü (1476) içinde cereyan eden aşk öyküsünün, İstanbul’un fethine (1453) taşındığını anladık. Eh, öykü fetihte geçer de “Mehter” olmaz mı? Kentin düşüşünden sonra uzaklardan Mehter sesleri gelip, ardından orta kapı açılıp Genelkurmay Askeri Tarih Müzesi’nin “nizamî” Mehter Takımı, önlerinde komutanları “çorbacıbaşı” Bando Yarbay Mustafa Uğur Akten olduğu halde tüm görkemiyle sahneye yürümez mi? İstanbul Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu’nu dolduran izleyici alkışı bastı.
II. Mehmet operası, özgün Napoli versiyonuyla 80′li yıllarda İstanbul’da Gürçil Çeliktaş rejisiyle sahnelenmişti. Ama adı başta olmak üzere, Yekta Kara’nın yaptığı tümüyle farklı bir çalışmaydı, dolayısıyla buna rahatlıkla “dünya prömiyeri” denilebilirdi. Kara, uvertürü bulunmayan operanın başına aynı bestecinin bir başka operasının uvertürünü yerleştirmiş, bunu konuyu taşıdığı Bizans Konstantinopolis’indeki saray-kale atmosferini yansıtmak için kullanmıştı. Araya yerleştirdiği Mehter ise konunun hem görsel, hem müziksel olarak Türk bağlantısını güçlü biçimde vurgulamasını sağlamıştı. Mehter’in kullanıldığı bölme, Rossini’nin kendi müziğinde Türk askeri müziğinden etkilenerek yazdığı bölümün hemen önüne konulduğu için bağlantıda ve geçişte hiç müzikal sorun da yaşanmadı. Herhalde Kara’nın bu değişiklikleri cesaretle yapmasında, tam bir “Rossini uzmanı” olarak tanınan şef Allemandi’nin de olumlu bakışının etkisi olmalıydı. Fatih’i Mehter’in ardından kır bir at üzerinde sahneye alması, görkemi arttırdı, “fetih tablosu”nun görsel etkisini güçlendirdi.
Yekta Kara’nın rejisi için sahne tasarımını hazırlayan Christian Floeren, zaten taş sahne sayesinde
oluşan doğal dekoru, trafik açısından rahatlatmak için alçak bir platformla takviye etmiş, Türk tekstilinin geleneksel desenler taşıyan zengin perdelik-döşemelik koleksiyonundan zevkli bir seçimle yararlanmıştı. harem sahnesi için de tül perde ve Wolfgang Zoubek’in ışık çalışmasıyla gerekli “gizem” yaratılmış oldu. Şanda Zıpçı’nın giysileri ilginçti, renk ve kumaş seçimleri çağımızın yaklaşımlarına gönderme yapıyordu. Ancak tasarımda, o dönemde Osmanlı’nın hiç kullanmadığı, ancak II. Mahmut’tan sonra yönelmeye başladığı “frenk işi” çizgiler ve başlıklardaki tüyler, Mehter ve Yeniçeri ile biraz zıtlık oluşturuyordu. Acaba stilistimiz “diyalektiği” sahneye taşımayı mı düşünmüştü? Ne düşünmüş olursa olsun, “tarihsel gerçeklere bağlı kalmak” diye bir koşul olmadığına göre, giysiler, sahnede özellikle kalabalık tabloların daha da görkemli görünmesine önemli katkıda bulunuyordu.


YAŞATILMASI GEREKLİ BİR YAPIM
Sahneüstüne gelince, Fatih Sultan Mehmet rolü için Macar bas Istvan Kovacs getirtilmişti. Fizik olarak sanki Bellini’nin “Fatih portresi” gibiydi. Ancak, sesi yeterli volümde değildi, biraz pes kaldı, sonuç olarak sahnesi sesinin önünde algılandı. Bizde, bu partileri söyleyebilecek pek çok değerli basso var. Anna’da Perihan Nayır Artan ses olarak “hârika”ydı, gerek “üçleme”lerde, gerek final sahnesindeki aryasında alkışı haketti. Ama yeniden verdiği kiloyu geri aldığını, rejinin gereği diz çöktüğü sahnelerde kalkmakta zorlandığını gördüm. Değerli sopranomuz dünya sahnelerinde aranır bir şancı olabilecek ses-yorum kapasitesine sahip. Umarım fiziksel durumu handikap oluşturmaz. Anna’nın babası Paolo’da Ankara’nın genç tenoru Murat Karahan, ilk kez başrollerden birinde prömiyer gecesi sahnedeydi. Gerek yorumu, gerek sahnesiyle başarılı oldu, hanesine yeni bir artı yazdırdı. Opera tarihinin “pantolonlu mezzo-alto”larından biri olarak düşünülerek karakterize edilmiş komutan Calbo’da, İstanbul’un genç mezzosu Nesrin Gönüldağ da başarılı bir performans gösterdi. Condulmiero’da ise bariton Serkan Bodur, entonasyon sorunu yaşayarak kısa rolünde ses olarak bekleneni veremedi.
Müzik, “Hırsız Saksağan” uvertürü hariç, güzel icra edildi. Uvertürde kornolar ve öteki bakır üflemeli çalgılarda sorunlar yaşandı. Belki de orkestra ağırlığı esas operaya vermiş ve uvertürü yeterince çalışma olanağı bulamamışlardı. Koro çok düzeyli, temiz bir performans gösterdi. Koroyu hazırlayan Gökçen Koray’ın ve koristlerin yapıta icra anlamında önemli bir katkı koyduğunu söyleyebiliriz.
“Rossini/Kara” yapımı Fatih Sultan Mehmet Operası, gelecek yıl 18. Aspendos Uluslararası Opera ve Bale Festivali’ne alınmalı, ardından 2. İstanbul Uluslararası Opera Festivali’nde yinelenmeli. Bu kez mekân Rumelihisarı da olabilir. Bu yıl saptadığım kimi eksikler de giderilir. Bunların başında “izleyicinin yeterince bilgilendirilmemesi” geliyor. Prömiyer akşamı, yâni “operanın şehre indiği gece”, izleyiciye yarımşar dosya kağıdına çoğaltılmış “konu” ve “kadro” kağıtları verildi. Bu iki kağıtta da, “yorum” ve “yeni tasarım” konusunda hiçbir bilgi yoktu! Müziği tanıyanlar, yapıtın başına “Hırsız Saksağan”ın konulduğunu anladı ama ya tanımayan, bilmeyen, ya da ilk kez opera izlemeye gelenler? Onlar radyoda bu müziği duyduklarında “Aaa, Fatih Sultan Mehmet operası bu” diyecekler! Öğrenmeye yanlışla başlamış olacaklar. Eğitim-tanıtım bağlamında yeni izleyicileri düşünerek, sadece bu yapım için değil, tüm opera ktapçıklarında ve kast listelerinde, seslerin niteliği de “Anna-Soprano”, “Fatih Sultan Mehmet-Bas” gibi yazılmalı…Gönül isterdi ki, izleyiciye Rossini’nin bu operası üzerinde yapılan değişiklikler, getirilen yeni yorumun da açıklandığı, dört yapraklık da olsa yeterli bir broşür hazırlanabilsin, orada rejisör Kara’nın da açıklayıcı bir yazısı olsun. Haydi işi şakaya vuralım: “ Yoksa kitapçıkları Hırsız Saksağan mı aşırdı?”

No Comments

Comments are closed.

956