RSS

“Arabın İntikamı”, “Neşeye Övgü” ve Sanatsal Dolaşıma Politikaüstü Yaklaşım Gerekliliği…

Cuma ~ Haziran 06, 2010 by admin Posted in Cumhuriyet Yazıları

Yansımalar 312/ Şefik Kahramankaptan, 25 Haziran 2010

“Arabın İntikamı”, “Neşeye Övgü” ve
Sanatsal Dolaşıma Politikaüstü Yaklaşım Gerekliliği…

Gündem o kadar hızlı değişiyor veya değiştiriliyor ki, bizim gibi haftada bir yazanlar, üstelik yazısını da hayli erken vermek zorunda olanlar için, genellikle yakalamak mümkün olmuyor. Ama gene de bazen değişen gündemden süzülüp, değinmeden geçemeyeceklerimiz oluyor. Tıpkı şu “Arap” benzetmesi gibi. Sayın Başbakan’ın camdan mı okuduğu, yoksa hazır konuşmanın arasına kendisinin mi sıkıştırdığını bilemediğim, kimilerinin köpeklerine “Arap” adı vererek Arapları aşağıladığı yolundaki görüşü, “Osmanlıcı” gibi görünenlerin aslında, Osmanlıyı da, halk dilini ve kültürünü de yeterince bilmediklerinin bir göstergesi gibi çıkıverdi ortaya… Ya da inanılmaz bir kasıt veya çarpıtma var!
Osmanlı coğrafyasında, Kuzey Afrika, Habeşistan ve Arap Yarımadası’nda çok sayıda “koyu tenli” insan yaşıyordu, hâlâ da yaşıyor. Osmanlı döneminde bazıları çiftliklerde çalıştırılmak üzere Muğla yöresine, Dalaman’a getirilmişlerdi.
ZENCİ, SİYAHİ, NEGATİF, AK ARAP
İnsanımız teni koyu olanlara “Arap” yakıştırmasını yapmış, yâni “Zencî” veya “Siyahî” demek yerine Arap deyivermiş, gerçek Araplara ise “Ak Arap” yakıştırmasını uygun görmüştü. Çocukluğumda Kadıköy’de bizim mahallenin boş arsalarında dolaşan tüm siyah kedi ve köpeklerin adı “Arap”dı. Siyahî dadı kalfalara “Arap Bacı” denilirdi, bunların kimileri sarayda çalışmışların kızları, torunlarıydı. Nitekim değerli karükatürist Latif Demirci, hemen çiziktiriverdi. Kadıköy’de yaşayan Muğla’ya getirilenlerin ahfâdından Arap Selahattin ve Arap Necmi’yi hâlâ hatırlarım. Kimi fotoğrafhaneler de, çektikleri vesikalıkların “arabını” yâni siyahı beyaz, beyazı siyah görünen negatifini “Saklayın gene getirirseniz basarız” diye vesikalık sahibine verirlerdi!
Ama esas anımsatmak istediğim “Arabın İntikamı” yâni Otello! Shakespeare’in bu tiyatro ve bir bir Verdi operası olarak klasiklerin ön sıralarında yer alan trajedisinin başkahramanı Otello, Mağripli, yâni Kuzey Afrikalı bir siyahîdir.. “Osmanlı Dram Kumpanyası”nın sahibi Mardiros Mınakyan Efendi (1839-1920) eseri “Arabın İntikamı” adıyla Türkçeleştirmiş ve yıllar yılı bu oyun, bu isimle İstanbul’da oynamış, Anadolu turnelerine çıkmış ve pekçok oyuncunun özgeçmişlerine yansımıştır.
“Arap” nitelendirmesinin Türkçedeki kullanımı ve bu konuda yapılan talihsiz değerlendirme hatası, İsrail’le yaşanmaya devam eden kriz üzerine ortaya çıktı. Bu krizin önümüzdeki sezon ülkemizdeki sanat yaşamına etkileri olacak mı? Şu andaki gidişat sanat ortamının etkileneceği olasılığının daha fazla olduğunu gösteriyor. Bakanlar Kurulu’nun uygulamaya koymadığı ama olası yaptırımlar arasında bir kalem olarak yer alan “İsrail pasaportu taşıyanların Türkiye’ye sokulmaması”, bu ülkeden sanat festivallerine gelecek müzisyen, oyuncu, orkestra şefi, sergi açacak ressam-heykeltraşlarla ilgili yapılmış programların etkilenebileceğini gösteriyor. Ayrıca sanat kurumları da genellikle “Ne olur, ne olmaz” düşüncesiyle, herhangi bir yaptırım uygulama kararı açıklanmadan, yapılmış ön anlaşmaları iptal edebiliyorlar. Hâttâ, daha da ileri gidip, sadece İsrail pasaportu taşıyanlara değil, Yahudi kökenli öteki ülke pasaportu taşıyan olası konuk sanatçılara da şüpheyle bakanlar, “başımıza iş açmayalım” diye düşünenler çıkabiliyor. Her ne kadar, bir hükümet yetkilisi, “Yahudi başka, İsrailli başka” diye açıklama yaptıysa da, bu konuda yeterli algılamanın bulunup bulunmadığı kuşkulu. Bu krizde kişisel olarak en büyük sıkıntıyı çekenlerden birinin, doğduğu Bergama’da gittiği ilkokulda elinde Türk bayrağıyla çekilmiş fotoğrafını gördüğüm İsrail Büyükelçisi Gaby Levi olmalı!

HER KÖKENDEN SANATÇI
Sanatın halklar arasında bir paylaşım, köprü olduğu, hâttâ bazen politik krizlerin aşılmasında bile rol oynayabildiği unutulmamalı. Sanatın kendi kanalları içindeki doğal iletişimine, politika, diplomasi ket vurmamalı. Hep “uzlaşma”dan söz edilip “insanlığın kardeşliği”nden dem vurulduğuna göre hükümetler, bürokrasi, diplomasi ve sanat kurumları, sanatçıların gösterdiği kişisel cesareti, kurumsal anlamda da göstermeli… Bakın, Bilkent Senfoni Orkestrası sezonu geçen hafta Odeon’da yaptığı “Barışa ve kardeşliğe çağrı” başlıklı Beethoven 9. Senfoni Konseriyle kapattı. BSO Genel sanat yönetmeni şef Işın Metin, gençlik orkestrasından seçtikleriyle orkestrayı takviye etmiş, gençleri de birinci rahleden itibaren deneyimlilerin, hocalarının yanına oturtmuştu. Arkada Kültür ve Turizm Bakanlığı Ankara Devlet Çoksesli Korosu vardı.
Beethoven’in ünlü şair Schiller’in “Neşeye Övgü” şiirinden alıntılarla insanlığı barış ve kardeşliğe çağırdığı korolu final bölümünde bakın solistler kimlerdi? Erivan’dan soprano Naire Abrahamyan, İstanbul’dan mezzosoprano Aylin Ateş, Ankara’dan tenor Ünüşan Kuloğlu, Varşova’dan bas Marek Wojciechowski. Değişik kökenlerden gelen uluslararası sanatçılar, kökenine bakılmaksızın tüm insanları yaşamın neşesinde birleşmeye çağırdılar… Hiç değilse sanatsal dolaşımda politik-diplomatik kavgalar nedeniyle dayanışma, işbirliği ve alışverişlerden vazgeçilmemeli.

4. MURAT BABASIZ KALDI
Geçen hafta değerli besteci Okan Demiriş’i (1942-2010) yitirdik. Adı “4.Murat” operasıyla özdeşleşmişti. Kemancı olarak Ankara Devlet Konservatuvarı’ndan yetişmiş, başkemancılık, solistlik ve şeflik yapmış, bestecilikte başarılı olmuştu. Uzun uzun yaşam öyküsünü yazacak değilim, ama sohbetlerimizde bana kendisinin anlattığı, bilinmesi gereken bazı konuları paylaşmak isterim.
Yıllar önce İstanbul Operası’nda müzik direktörlüğü yapan Robert Wagner, Okan Demiriş’in piyano konçertosunun seslendirilişi sırasında orkestrayı yönetmiş, müziği beğenerek “Sizde dramatik aksiyonu yakalayabilecek sezgi var. Niye opera yazmıyorsunuz?” diye sormuştu. İstanbul’da yetersiz Türkçesine karşın, tiyatroları da izleyen şef Wagner, Turan Oflazoğlu’nun 4. Murat piyesini izledikten sonra gelip besteciye âdeta emir verircesine “İşte size konuyu da buldum, bu tiyatro oyununu siz opera olarak besteleyiniz!” demişti. 4. Murat operası böyle doğmuş, ardından Karyağdı Hatun, Yusuf ile Züleyha operaları gelmişti. 4. Murat’ın İstanbul temsillerinde rol alan tenorlar arasında Kevork Tavityan’ın da bulunduğunu, bu yazının çerçevesi nedeniyle hatırlatmak isterim.
İçindeki çokseslendirilmiş ilahileri, tekbir ve mehter esintileri, makamsal yaklaşımlarıyla halkın beğenisini kazanan bu operayı rahmetli Demiriş, tam 24 yıl boyunca İsrail’in Gazze ambargosu gibi Ankara’ya yasaklamıştı! Nedeni, “telif hesaplamasının davetliler düşüldükten sonra ucuz fiyatla satılmakta olan bilet üzerinden hesaplanarak besteci hakkının yeterince gözetilmemesi”ydi. Bu ambargoyu, operanın eski genel müdürlerinden Yalçın Davran’ın “Eserini insanlara yasaklama, bırak seni tanısınlar, bilsinler” uyarısı üzerine kaldırmış ve 4.Murat 2008-2009 sezonunda Ankara’da kapalı gişe oynamıştı. Gördüğü hücrebozan tedavisinden yarar görmüş ve Ankara’daki galaya eşiyle birlikte gelmişti. 4. Murat önümüzdeki sezon da sanırım Mersin’de sahnelenecek, Ankara’da ise “Yusuf ile Züleyha” yer alacak. Operalarında başkadın rollerini eşi değerli soprano Leyla Demiriş’i gözeterek yazmıştı. “Hançerli Düzü”, “Posof”, “Digor”, “Pasinler”, “Handere” adlı orkestra süitleri de, askerliğini yaptığı Doğu Anadolu’dan izlenimleriydi.
Erken yitirilmiş bu değerimiz, yapıtlarıyla kulaklarda, gönüllerde yaşayacak.

No Comments

Dervişler Korosu, Schmitt’in Salavat İlahisi ve Prömiyer Kayıtlar…

Cuma ~ Haziran 06, 2010 by admin Posted in Cumhuriyet Yazıları

Yansımalar 311/ Şefik Kahramankaptan, 18 Haziran 2010


Dervişler Korosu, Schmitt’in Salavat
İlahisi ve Prömiyer Kayıtlar…

Değerli besteci ve teorisyen, eğitimci Prof. İlhan Baran’la (d.1934) aradabir buluşup, müzik ve dünya üzerine verimli sohbetler yaparız. Geçenlerde söz Osmanlı kompozitörlerinden açılmıştı ki, İlhan Hoca “Bizde yeterli tarih araştırması yapılmıyor, müzikologlar yeterince çalışmıyor, bu konularda araştırmaya önem ve destek verilmiyor!” diye esip gürledi. Hak vermemek elde değildi. Daha çeşitli kütüphanelerde Farsça, Arapça ve Osmanlıcadan günümüz Türkçesine çevrilmeyi bekleyen müzik üzerine nice kitap bulunuyor.
Masamın başına dönüp bilgisayarı açtığımda hoş bir sürprizle karşılaştım. Yeditepe Üniversitesi’nde Antropoloji Bölüm Başkanı olan etnomüzikolog Prof. Dr. Feza Tansuğ, ilgilenmem ricasıyla bir basın bildirisi göndermişti. Tansuğ, Ludwig van Beethoven’ın (1770-1827) ölümünden 16 yıl önce yazdığı sahne müziği Atina Harabeleri’nde (Die Ruinen von Athen – op. 113 ) yer alan “Dervişler Korosu”nu bestelerken dügâh makamında bir Mevlevi Ayini’nden esinlendiğini ortaya çıkardığını muştuluyordu. Peki, Osmanlı topraklarını hiç ziyaret etmeyen Beethoven, bu müziğe nasıl ulaşıp esinlenebilmişti? Tansuğ’a göre, Beethoven Fransız tüccar – seyyah Jean Antoine du Loir’ın İstanbul’da dinleyip kağıda geçirdiği, 1654 yılında Paris’te yayımladığı Mevlevi Ayini notasından yararlanmıştı.
Baran’ın eleştirileri daha kulağımda sıcakken, böyle bir bulgu ile karşılaşınca, “Bir dahaki buluşmamızda Hocaya vereceğim yeni bir haber çıktı” diye düşünmekten kendimi alamadım. Tansuğ”un saptamasının, Batı’da yeterince yankı bulmasını dilerim. Tüm okurlarıma da Beethoven’in sahne müziğinden düzenlediği orkestra süitinin bulunduğu CD’yi edinerek dinlemelerini öneririm. Dervişler Korosu’nun yanında, Türk ordusunun yaklaştığını haber veren Mehter esinli “Türk Marşı” da bu yapıtın içinde yer alır. Beethoven’in insanlığa armağan ettiği, barış ve kardeşliği konu alan 9. Senfonisi ise, bu akşam Bilkent Odeon’da Işın Metin yönetimindeki Bilkent ve Bilkent Gençlik Senfoni Orkestraları’yla Ankara Devlet Çoksesli Korosu’nca seslendiriliyor. Bu yapıtın son bölümünde de dikkatli kulaklar Türk askerî müziğinden esintileri hissedebilirler.

SCHMITT VE “SALAVAT” İLAHİSİ
Söz Batı müziğindeki Türk etkisinden açılmışken, Türkiye’de az tanınan, hâttâ bazı müzikologların bile duymadığı Florent Schmitt’in (1870-1958) “Salome’nin Trajedisi” başlıklı 6 bölümlük yapıtına dikkati çekmek isterim. Bu bağımsız Fransız besteci 1900′lü yılların başlarında Rusya ve eski Osmanlı coğrafyasındaki pek çok ülkeyi kapsayan bir gezi gerçekleştirmiş, 1903′te de İstanbul’da aylarca kalmış. Padişahın cuma selamlığı törenlerini özellikle izleyen Schmitt’in yapıtında, gerçekleştirdiği gezinin izleri rahatlıkla algılanıyor.
Özellikle yapıtın “Işıkların dansı” başlıklı dördüncü bölümünün bir Türk besteci tarafından yazıldığını zannedebilirsiniz. Orada yansıtılan ilahînin ezgileri, makamsallık ve yaratılan mistik atmosfer Schmitt’in İstanbul’da hayli araştırma yaptığının ve çok etkilendiğinin göstergesi sayılabilir. Bölümün ana ezgisini, “Salavat” olarak bildiğimiz ilahî oluşturuyor. Bestecinin bu eseri Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası’nın şef Sascha Goetzel yönetiminde kaydettiği, “Onyx” etiketli ilk CD’de yer alıyor, piyasadan edinebilirsiniz. Respighi, Hindemith ve Schmitt’in üç yapıtını kapsayan CD’deki seslendirmeler parlak ve başarılı…
Schmitt’in cuma selamlığından esinlenerek yazdığı “Selamlık” başlıklı senfonik şiirle, “47. İlahî” adlı parçasının kayıtlarına ise rastlayamadım. Bakarsınız, Borusan işin arkasını da getirir ve bu iki yapıtı da seslendirip kaydeder! Hâttâ mâdem başladı, arkasını getirmelidir. Bu arada Schmitt’in Op.82 Senfoni Konçertant’ı, keman-piyano sonatı ve iki piyano için yapıtını Hüseyin Sermet’in kaydetmiş olduğunu da hatırlatmakta yarar var.

MESUT İKTU’DAN ARŞİVE ÖNEMLİ KATKI
Arşiv değeri olan bir CD de Kalan Müzik’ten çıktı son günlerde. Bariton Mesut İktu’nun piyano ve orkestra eşlikli olarak değişik dönemlerde seslendirdiği, Türk bestecilerinin türkü düzenlemelerini topladığı “Türk Ezgileri” başlıklı CD, folklorik malzemenin çoksesli olarak yeniden işlenmesi ve operatik söylemle seslendirilmesine güzel bir örnek. Düzenlemeleri bulunan besteciler şunlar: Ahmet Adnan Saygun, Cemal Reşit Rey, Ulvi Cemal Erkin, Muammer Sun, İstemihan Taviloğlu, Burhan Önder, Mehmet Aktuğ, Turgay Erdener, Sayram Akdil, Erdal Tuğcular ve Orhan Tanrıkulu. Türkülerin bazılarıyla ilgili Mesut İktu’nun ilginç anıları da var. Örneğin Sayram Akdil’in “Efem”ini henüz konservatuvar öğrencisiyken ilk kez İsmet İnönü’nün de hazır bulunduğu bir konserde seslendirmiş ve bu türkü kendisine adanmış. Ulvi Cemal Erkin’in “Hanife ve Divan”ının kayıp olan orkestra malzemesini, İktu bulduğu bir şef partitüründen bir yıllık uğraşı sonucu el yazması olarak yeniden toparlamışt. Sabırla biriktirilen kayıtların derlenmesiyle oluşturulmuş bu CD, Mesut İktu’nun Cumhuriyet dönemi müzik arşivine önemli bir katkısı…
Bu arada, arşivden yeniden güncele taşınan gene türkülerimiz kaynaklı bir çalışmayı da Odeon yaptı.
Modern Folk Üçlüsü’nün kayıtlarından süzdüğü “40 Yılın Öyküsü” başlıklı CD+DVD albümüyle, türkülerin çoksesli olarak popüler ortama ne denli başarıyla taşınmış olduğunu anımsadık. Bu albümde bilenler için nostalji var, ilk kez dinleyecekler ise hayrete düşeceklerdir.

USMANBAŞ, TUĞA VE TADA’DAN PRÖMİYER KAYITLAR
A.K. Müzik’ten yeni çıkan “Ayışığı” başlıklı klarnet-piyano ikilisi Emirhan Tuğa-Yuka Tada’nın kaydı, dikkate değer bir başka çalışma. Özelliği hem değişik tarz müziklerden oluşması, hem de içinde prömiyer kayıtlar barındırması… Örneğin, 2011′de 90′ıncı yaşını kutlayacağımız değerli uluslararası bestecimiz İlhan Usmanbaş’ın özgün klarnet-piyano sonatı ilk kez kayıt altına alındı. Aynı şekilde Yuka Tada’nın (d.1971) Miyama Süiti ile Emirhan Tuğa’nın (d.1970) Hicaz Mandra uyarlaması da bu CD ile prömiyer yaptı.
Bu çalışmayı “Birlikte müzik yapmanın kıtalararası keyfi” olarak nitelendiriyorum. Çünkü Ankara Devlet Konservatuvarı mezunu Emirhan Amsterdam’da, Yuka Tada ise Hiroşima’da yaşıyor ama konservatuvarda kurdukları ikiliyi yaşatıyor, her yıl en az bir resital veriyor ya da turne yapıyorlar. Bu ay Hollandalı müzisyenlerle çeşitli bestecilerin klarnetli üçlülerini değişik salonlarda seslendiren Emirhan Tuğa, klarneti “kadife” gibi üfleyen bir icracı. İkilinin uyumlu birlikteliğiyle içlerinde Poulenc, Schumann, Piazzola gibi bestecilerin yapıtlarının yer aldığı, adını ise Beethoven’in ünlü sonatından alan bu CD’yi edinip dinlemenizi salık veririm.

No Comments

Nâzım ve Kısrakbaşları: Şiirin Heykelini Yapabilir misin Filinta?

Cuma ~ Haziran 06, 2010 by admin Posted in Cumhuriyet Yazıları

Yansımalar 310/ Şefik Kahramankaptan, 11 Haziran 2010

Nâzım ve Kısrakbaşları:
Şiirin Heykelini Yapabilir misin Filinta?

Nâzım Hikmet’le ilgili anma toplantıları beni çocukluğuma götürdü. Kadıköy’de Hasırcıbaşı’ndan Şifâ’ya doğru giderken sağdaki bir sokağın içindeki tek katlı küçük ev, Nâzım denince hep sisli anılarım arasından gözümün önüne geliverir. Evin önünde siyah bir otomobil dururdu hep, uzun kalın paltolu ve şapkalı, ayakları Beykoz kunduralı adamlar, kaldırımda “kaminote” denilen ispirto ocağıyla bir şeyler pişirirlerdi. Babama bu adamların kim olduğunu sorduğum zaman “Sivil taharrîler” yanıtını aldığımı gayet iyi anımsıyorum. Evde kimin oturduğunu sorduğumda ise rahmetli babacığım, çocuk aklıma kötülük düşmesin diye olsa gerek, “İyi bir insan oturuyor orada, ona bir kötülük gelmesin diye kapısında nöbet bekliyorlar!” demişti. Sık kullandığımız bu yoldan her geçişte siyah polis arabasını ve “taharrî”leri meraklı gözlerle süzerdim. Sonra birgün arabanın ve polislerin kaybolduğunu farkettik. Babam, “Yurtdışına gitmiş oğlum, artık gerek kalmadı taharrîlere” demişti.
Nereden bilebilirdim ki, gençlik okumalarımız bu “iyi adam”ın güzel Türkçemizi adeta damıtıp süzerek yazdığı o güzelim şiirlerle, destanlarla geçecek. İki kez ziyaret ettiğim Moskova’daki mezarının başında, babamı da andım hep… Üzerindeki oyma ile Nâzım’ın dinamizmini anlatan doğal kayanın duruşundan hem iğretilik, hem de ağırlık hissettiren bu mezarın başında bu yıl “Türkiye Cumhuriyeti Devleti”nin de resmen Büyükelçi ile temsil edilmesi, Kültür Bakanlığı’nın özel bir kitap hazırlatıp bastırması, kişiye “hak önünde sonunda yerini buluyor” dedirtiyor. Ama hakkın sahibi, hasretleri gönlüne gömülü yurdundan uzak öldükten yıllar sonra!
Şimdi Nâzım’ı evimin girişine onun anısına diktiğim, her ilkbahar pıtrak gibi açan “mor salkım”la anarım. Nâzım’ı konu alan her yaratı, kendi niteliklerinin yanısıra Balaban’ın deyimiyle “Şâir Baba”yı konu aldığı için dikkatimi daha çok çeker. Bursa hapishanesinde onun resim sanatındaki naif gelişimine önemli katkılarda bulunan Nâzım’ı ne de güzel resmeder Balaban… En güzel büstlerinden birini de, bu yıl ÇAĞSAV Onur Ödülü ve Küba’ya götürdüğü heykelle gündemde olan heykeltraş Mehmet Aksoy yapmıştır. Polonezköy’deki evatölyesindeki kitaplığında durur. Son yaptığı ve Antalya’da açılan “Nâzım Hikmet hapiste” heykeli de çok anlamlı. Demir parmaklıklar var ama Nâzım’ın başını örtmüyor, arkada kalıyorlar. Herhâlde “gövdesi hapiste olsa bile ruhunun özgürlüğünü” anlatıyor olmalı. Böylesine bir yorum, başta Mustafa Balbay ve Mehmet Haberal olmak üzere nicedir “İsrail inadıyla” içerde tutulanlar için de geçerli bence… Nâzım’ın bugünlerde dilden dile yeniden dolaşmaya başlayan “Akrep gibisin kardeşim… Koyun gibisin kardeşim…” dizelerindeki çözümlemesi hâlâ ne denli güncel, ne kadar geçerli…

YURTSEVERLİK SÖYLEMİ
Aksoy’un “Nazım Hikmet hapiste” heykelinin altındaki plakaya ozanımızdan dizeler de işlenmiş. Ama haberlerin hiçbirinde hangileri olduğuna rastlayamadım. Nazım’ın yurtseverliğini gösteren, ülkemize sahip çıkmamızı hatırlatan en sevdiğim dizelerini tahmin edersiniz:

dört nala gelip uzak asya’dan
akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan
bu memleket bizim

bilekler kan içinde
dişler kenetli
ayaklar çıplak
ve ipek bir halıya benzeyen toprak
bu cehennem,bu cennet bizim

kapansın el kapıları
bir daha açılmasın
yok edin insanın insana kulluğunu
bu dâvet bizim

yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
ve bir orman gibi kardeşçesine
bu hasret bizim.

TASLAĞI HAZIR, SİPARİŞ BEKLİYOR
Fazıl Say, Nâzım Oratoryosu’nda bu dizeleri koroya söyletmiştir, böylece ozanın oradaki “biz” vurgusuyla öz-biçim ilişkisi sağlamıştır. “Bu dizelerin heykeli de yapılır mı?” diye sorarsanız, taslağı hazır bile! Heykeltraş Filinta Önal, Ankara Ümitköy’deki Batıbirlik Sanat Galerisi’nde açtığı son sergisinde küçük döküm ve yontularıyla birlikte, bu taslağı da sergiliyor. Gerçekleştirilebilirse, 5 metre yüksekliğinde olacak, Akdeniz’e uzanan kısrak başları… Nâzım’ın dizeleri de kaidede yer alacak. Böyle bir heykel nereye yakışır dersiniz? Gene Antalya Belediye Başkanı Mustafa Akaydın mı, yoksa Aziz Kocaoğlu (İzmir) veya Macit Özcan (Mersin) mı? Heykel konusunda duyarlılığını bildiğimiz Çankaya Belediye Başkanı Bülent Tanık ile Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay da bence bu potansiyel siparişci listesinde… Bakalım kim önce ilgilenecek?
Bu 38 yaşındaki iyi heykeltraşın kim olduğunu merak ettiyseniz, Hacettepe GSF mezunu, yüksek lisanslı, çeşitli ödüllere sahip bir heykeltraş ve Nazım’ın ardılı Ahmet Arif’in oğlu… Özgürlük hasretiyle eskitilen prangaların ozanı bakın daha Filinta’nın doğduğu yıllarda âdeta bugünleri, hapislerde suçsuz tutulanları ve dâhi Kemal Kılıçdaroğlu’nun gelişini nasıl anlatmış :

Ne alnımızda bir ayıp,
Ne koltuk altında saklı haçımız.
Biz bu halkı sevdik ve bu ülkeyi.
İşte bağışlanmaz korkunç suçumuz…

No Comments

Denyce Graves: Çikolata Renkli, Kadife Sesli Mezzo.

Cuma ~ Haziran 06, 2010 by admin Posted in Cumhuriyet Yazıları

Yansımalar 309/ Şefik Kahramankaptan, 4 Haziran 2010

..

Denyce Graves: Çikolata Renkli, Kadife Sesli Mezzo.

Bir zamanlar Sezen Cumhur Önal, başta Nat King Cole olmak üzere siyahî şarkıcıları “çikolata renkli” diye nitelendirirdi! Geçen hafta Türkiye’den “sütlü çikolata renkli” bir Afro-Amerikan mezzosoprano geçti. 9. Mersin Uluslararası Müzik Festivali çerçevesinde, Işın Metin yönetimindeki Bilkent Senfoni Orkestrası eşliğinde verdiği konserde Denyce Graves’i (d.1964) âdeta nefesimizi tutarak dinledik. Dünyadaki ününü özellikle Bizet’in Carmen, Saint-Saens’in Samson ve Dalila operalarındaki rolleriyle yapan, Gershwin’in Porgy ve Bess operasında ise köklerinin içtenliğini yansıtan Graves’in Türkiye’deki bu ilk konseri iki bölümde programlanmıştı. İlk bölümde Carmen’in “Habanera” ve “Seguidilla”, Dalila’nın “Mon Coeur” ve Cliea’nın, Adriana Lecouvreur’inden Boullion Prensesi’nin “Acerba Volutta” aryalarını dinledik.
Kimi mezzoların, konuşurlarken ses renklerini tam olarak algılayamazsınız. Söylerken de kimilerini yeterince kalın ve koyu bulmazsınız. Dencye Graves ise, konuşurken de, söylerken de tam bir mezzo. Hâttâ kimi şarkılarında mezzonun bir ton koyusu, “alto” gibi algılanıyor. Derinden gelen, koyu ama kadife gibi bir sesi var. Özellikle pes tonlarla orta seslerde bu kadifelik mükemmel algılanıyor. Tizlerde de fazla zorlanmadan, doğal bir söyleyişle dinleyiciyi adeta büyüledi. Fransızca sözlerde artükilasyonu hârikaydı. İkinci yarı Amerikan müziğine ayrılmıştı. Gershwin’in “Summertime” ve “I got plenty or nuttin” aryalarını öyle doğal, içten söyledi ki…
BSO şarkıların arasında operalardan uvertür ve intermezzolar seslendirirken, Dencye Graves de kıyafet değiştirme olanağı buldu. Sesi kadar, sahnesi ve doğal güzelliğiyle de dinleyiciden büyük sevgi gördü. Özellikle kendi siparişiyle yazılmış “Just You – Sadece Sen” adlı parçayı seslendirirken, gülen gözlerini ön sırada oturan eşinin üzerinden ayırmadı. Hemen belirteyim, bu güçlü siyahî mezzonun eşi beyaz bir cerrah… Konser sonrası yemekte düğün fotoğraflarını gösterdiler, Kenya’da evlenmişler. Ayrımcılığın Obama’nın seçimine karşın hâlâ gündemde olduğu dünyamızda ne anlamlı bir evlilik değil mi?

BİR TÜRKİYE DOSTU KAZANILDI…
Acaba, Mersin’deki dinleyiciyi nasıl bulmuştu mezzomuz? “Hârikaydı, benim için sürpriz oldu” dedi kısa sohbetimizde… Teklif alıp Türkiye’de ilk konserini vermesini bir “mucize” olarak nitelendirirken, dinleyiciyle karşılıklı duygu alışverişinden memnuniyet duyduğunu söylüyordu. Kentin ana caddelerinde kocaman afişlerini gördüğünde de şaşırdı, kamerasını elinden düşürmeyen eşi, bunları görüntüledi hep… Genel anlamda gösterilen konukseverlik de şaşırtmıştı onları. Festival adına sanat yönetmeni Remzi Buharalı’nın sunduğu cam üzerine altın işli tabağı paketten çıkarttığındaki hayret nidası ilginçti. Yemeklere de bayıldılar. Deniz ürünleri ve özellikli mezeler için tanımlaması “inanılmaz” olan Dencye Graves, sanırım Mersin Festivali sayesinde Amerika’daki Türk dostları arasına katılmış oldu. Önümüzdeki birkaç sezon içinde bu güçlü mezzoyu benzer bir programla Ankara’da da görürsek şaşırmayacağız, çünkü şef Işın Metin’le de iyi bir diyalog kurdular. Metin’in eşliklerde şarkıcıyı hiç zorlamaması, Dalila aryasında Graves’in biraz koşmasına karşın ayak uydurması da sanırım bu olumlu diyalogda etkili oldu. Bu kadar övgüden sonra Dencye Graves’i merak edenler, artık herkesin bildiği yoldan, Youtube’a girerlerse aryalarını izleyebilirler.
Mersin Uluslararası Müzik Festivali 9. yılını tamamlarken, bence en önemli niteliği, kentin özel-resmî tüm kurumlarının, yerel yönetimlerinin verdiği destekle bir “sanat için imece” biçiminde gerçekleştiriliyor olması. Yürütme Kurulu ve Mersin Sanat Etkinlikleri Derneği Başkanı Faik Burakgazi, gösterişe kaçmadan dengeli biçimde tüm destekçileri birarada tutuyor. Mersin’de sanatın siyasetüstü olduğunu söyleyebiliriz. Ticaret ve Sanayi Odası’nın büyük desteği var. Darısı Ankara’nın başına!
Bu arada atılmış olumlu bir adım da, beşbin lira ödüllü 1. Beste Yarışması’nın düzenlenmesi. “Portakal çiçeği” teması üzerine yaylı sazlar dörtlüsü için 4-8 dakikalık bir oda müziği yapıtı amaçlanıyor. Her yaştan bestecilere açık. Ön elemeyle seçilecek 10 yapıt festival kapsamında bir konserde seslendirilecek ve kazanacak yapıt dinleyici oylarıyla belirlenecek. Özellikle genç bestecilerimiz için önemli bir olanak bu. Ayrıntılı şartname yakında açıklanacak. Son teslim tarihi 1 Mart 2011.

ARIADNE NAKSOS ADASINDA…
İlkler hep önemlidir, kimileri hayli geç kalsa da… Müzikte yeniliğin öncülerinden Richard Strauss’un (1864 – 1949) Hugo von Hofmannstahl’ın librettosu üzerine yazdığı, konusunu mitolojiden alan “Ariadne Naksos’ta (adasında)” operası, bu kısaltılmış biçimiyle Viyana’da 1916′daki ilk sahnelenişinden tam 94 yıl sonra Türkiye’de ilk kez İzmir’de sahnelendi. İzmir DOB, Andante Dergisi’nin 2009 yılını değerlendirdiği müzik ödüllerinde, kurum, sahneleme ve bale olarak başa güreşti. Ariadne Naksos’ta iddianın sürdürüldüğünü gösteren başarılı bir yapım olarak ortaya çıktı. Rejisör Mehmet Ergüven’in istediği sahne tasarımını, İstanbul’dan İsmail Dede gayet yalın ve işlevsel olarak yapmıştı. Gülay Korkut’un çizgi ve uygulama olarak başarılı giysi tasarımıyla görsellik etkileyicilik kazanıyordu. Gerek önoyunda, gerekse tek perdelik esas opera bölümünde Neslihan Öztürk’ın sahne hareketleri ve mimiklerle getirdiği hareket, Ergüven’in hedefine ulaşmasında önemli katkı sağlıyordu.
Strauss, 37 kişilik genişletilmiş bir oda orkestrasına, zor, aynı gruptaki çalgıların farklı partiler çaldığı, her karakterin vurgusunun ayrı yapıldığı derinlikli bir müzik yazmıştı. Ercan Yenal yönetimindeki çalgı topluluğunun hayli emekle hazınlandığı yapıtı ikinci temsilinde izledim. Ana rollerde Ariadne’de koloraturden dramatik sopranoluğa geçiş yapmakta olan Aytül Büyüksaraç, Baküs’te volümüyle dikkati çeken ancak tizlerde zorlanan İspanyol tenor Lorenzo Mok Arranz, Zerbinetta’da genç Evren Kayacan’ı bestecide soprano Filiz Güneş’i dinledik. Özellikle kadrosuz sözleşmeli olarak koroda çalışan Kayacan ve Güneş’in ilerisi için ümit veren performansları sevindiriciydi. Bazı yerlerde gereğinden fazla üst perdeden çalındıysa da, Strauss müziğinin özellikleri sergilendi. İzmir’de opera heyecanı, tüm müzisyen, şarkıcı ve dinleyicinin ortaklaşa umuduyla sürüyor. Bu umut da, olanakları kısıtlı Elhamra sahnesinden, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin yaptıracağı yeni operaevi yapısının hızla tamamlanmasına yönelik. Ne diyelim, söz operaevi binasından açılınca bir kez daha “darısı Ankara’nın başına” dileğimizi yinelemekten başkası gelmiyor elimizden…

No Comments

Karacaoğlan: Halk Ozanına Folklorik Halk Operası

Pazar ~ Mayıs 05, 2010 by admin Posted in Cumhuriyet Yazıları

Yansımalar 308/ Şefik Kahramankaptan, 28 Mayıs 2010

Karacaoğlan: Halk Ozanına
Folklorik Halk Operası

Anadolu’da “Geç olsun da, güç olmasın” diye bir deyiş vardır. Ama ne yazık ki, çoğu işimiz hem geç, hem de güç oluyor! Tıpkı, yaşayan önemli bestecilerimizden Yalçın Tura’nın (d.1934) Karacaoğlan operasının sahnelenebilmesi gibi…
Önce öyküye bir göz atalım. Bundan 17 yıl önceki eski Kültür Bakanı Namık Kemal Zeybek, kendi halk kültürümüzden esinli bir opera siparişi verir Tura’ya… Besteci , zaten üzerinde araştırma çalışmalarını sürdürmekte olduğu 17. yüzyıl halk ozanı Karacaoğlan konusunda çalışmasını yoğunlaştırarak, iki perdelik operanın librettosu ve partitürünü 1994′te bakanlığa teslim eder. Gelmiş geçmiş yönetimler döneminde bu çalışma “çekmece mahkûmu” olarak kalır! Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü’nın 2009′dan itibaren yeniden yapılanıp her sahneye her sezon bir Türk yapıtı sahneleme zorunluluğu getirerek başlattığı “çekmece temizliği” çerçevesinde, bu yıl Antalya’da sahnelenmesi gündeme alınır. Tıpkı Sabahattin Kalender’in (d. 1919) Cem Sultan operasının 48 yıl sonra Ankara’da, Cemal Reşit Rey’in ( 1904-1985 ) Çelebi operasının da “sahnesiz bıraktırılmış” İstanbul’da, ancak konser biçiminde ilk kez bu yıl seslendirilebilmesi gibi…
Bu gerçekten hareketle değerlendirdiğimizde, Karacaoğlan’ın geç ve güç bir biçimde sahnelenebilmiş olması, Türk opera dağarının bilinmesi, tanınması, kayda geçirilmesi açısından önemlidir. Ama şu soruları da sormak gerekir: Yapıt teslimini izleyen birkaç yıl içinde sahnelenmiş olsa, besteci eksiğini-fazlasını görüp, bazı düzeltmeleri, kısaltmaları yaparak eserinin gelişmesini sağlamaz mıydı? Yıllar içinde eser üzerinde sahneleme ve tasarım açısından değişik yorumlar yapılmaz mıydı? Gecikme, yapıtın 16 yıl önceki anlayış ve bestecinin ogünkü libretto ve müziğiyle, genel yaklaşımın, çağcıl gerçeklerin daha farklı olduğu günümüzde prömiyer yapmasına yol açmıştır.

SÜRE VE AKIŞ GÖZDEN GEÇİRİLMELİ
Gelelim, 15 Mayıs gecesi Antalya’da “dünya ilkgösterimi”nde tanık olduğumuz iki perdelik operaya… Üç saatlik süreye en baştan itirazım var. Günümüz koşullarında insanların dikkatlerini yoğunluşturma yeteneği konusundaki tüm ölçümler, böyle bir yapıtın süresinin iki saati aşmaması gerektiğini gösteriyor. Hele konu ve güzel olmakla birlikte belli başlı iki ritm üzerine kurulmuş müzik dikkate alındığında, bu gerçek kendini daha çok belli ediyor. Bilirim, çoğu besteci için “Kuzguna yavrusu şahin görünür” deyişimiz geçerlidir. Yazdıklarını kısaltmaya kıyamazlar. Sevip saydığım, pek çok yapıtını da beğeniyle dinlediğim Yalçın Tura ne der, bilemem…
Tura librettosunda Karacaoğlan’ı işlerken, halk ozanının “Ben meylimi üç güzele düşürdüm / Biri Şemsi, biri Kamer, ille Elif” dizelerinden yola çıkarak, olayları buna göre çeşitlendirip kurgulamaya çalışmış.
Karacaoğlan’ın kişiliğindeki “gördüğü her güzel çiçekten bal almaya çalışan arı”ya benzetebileceğimiz çapkın yanını, şiirlerindeki bu yanının dışavurumunu ortaya çıkarmış. Dolayısıyla esas örgü üç kadın ve Karacaoğlan etrafında dönüyor. Beyoğlu ile Aksakallı Hızır da konuyu tamamlayan yan kişilikler. Günümüzde “aksakallı dede” kavramını daha çok Latif Demirci’nin karikatürlerinde siyasetçi ve aydınların rüyalarına girip kehânetlerde bulunan kişi olarak tanıyan gençlerin, Saygun’un Kerem operasında da yer alan ve “aşk şarabı dolusunu” uzatan bu kişiyi kavramsal anlamda ayrıca araştırmalarını tavsiye ederim.

KUMAŞ SEÇİMİNDEKİ GARABET!
Sahnelemeye baktığımızda, rejisör Murat Göksu ile onun istekleri doğrultusunda dekoru yapan Gürcan Kubilay ve giysileri hazırlayan Çimen Somuncuoğlu’nun, “ilkesel anlamda” büyük ölçüde bestecinin önerilerini dikkate aldığını görüyoruz. Kitapçıkta sahnelemeye ilişkin önerilerinde Yalçın Tura, çok klasik bir yaklaşımla, işin Binboğa yöresinin doğasına, 17. yüzyıl giyim tarzına uygun olmasını, “soyutlama veya stilizasyona gidilse bile bunun en alt düzeyde kalmasını”, belli sahnelerde folklorik danslara yer verilmesini öneriyor. Sahnede, duragan, kademeli, klasik yöntemlerle hazırlanmış bir dekor var. Giysiler ise, çizimleri olmasa bile malzeme seçimi açısından “kitch” olarak nitelendirilebilecek ucuzlukta. Daha çok 19. yüzyıl Osmanlı desenlerinin yer aldığı “perdelik-döşemelik” tipi kumaşlarla yapılmış, dönemin göçer giysilerinin renkliliğini “parlaklık” olarak algılatan bir çalışma. 17. yüzyıl Binboğa göçer topluluklarının hangisinde böylesine “cafcaflı” giyim vardı acaba? Hele Beyoğlu’nun kırmızı kaftanı! Bir başka uyumsuzluk ise Karacaoğlan ve Aksakallı giysilerinde görülüyor. Seçilen malzeme, Pakistan-Hindistan gibi ülkelerden ithal, simli-aynalı semt pazarlarında yer tezgâhlarında satılan yastıkyüzü, batik gibi kumaşlar. Bunlardan “kırkyama” tekniğiyle üretilmiş cüppe-kaftan karışımı giysiler doğrusu “şaşırtıcı”ydı! Bu denli “yerellik” ve “aslına uygunluk” arzulanan bir işte, Pakî-Hindî desenlerin işi ne? İyi düşünülmüş stilize giysi tasarımı, renk ve kumaş seçimiyle sahneler mutlaka daha etkili olacaktı.
Final sahnesinde yönetmen Göksu, bitişi Karacoğlan’ın bir alçı heykelinin yükseltilmesiyle vurgulamayı uygun görmüş. İlişkinin kurulabilmesi için olsa gerek, final sahnesinde de Karacaoğlan’ı, dondurmacı-fırıncı karışımı bir algı yaratan beyazlar içinde izledik. Final sahnesinde, bestecinin kitapçıktaki önerilerinde yer alan Karacaoğlan’ın “sazını dut dalına asarak” mağaradan içeri girmesi ayrıntısı, simgesel olarak ışık ve koronun perdelemesiyle yansıtıldı. Sanmayın ki, müzikte saz sesi de vardı. Saz “simgesel” olarak düşünülmüş Karacaoğlan’ın elinde zaman zaman taşıdığı ve çalar gibi yaptığı bir aksesuardı.

GÜÇLÜ TENOR LİKOS
Tenor Hüseyin Likos, başrolde çok başarılıydı. Hemen hepsi “tiz”, kimisi tüm bir tabloya yayılan 12 aryayı tizlerde sesini tarazlamadan, güçlü ve müzikal biçimde söyledi. Artikülasyonu tertemizdi, söylediği her sözcük anlaşılıyordu. Tenor partilerinde bestecinin prozodi dikkati de anlaşılırlığı sağlayan ögelerden biriydi. Likos’un sahnesi de yeterliydi, hâttâ, bir ara düşmek üzere olan bıyığını eliyle maskeleyerek söylemeye devam etmesi bu rol için ne denli “özveri”yle çabaladığının işaretlerinden biriydi. Elif’te Sema Çavuşoğlu rolünün gereğini sesi ve sahnesiyle başarıyla yaparken, Kamer’de Ebru Etizer’in sahnesi sesinden daha öndeydi. Şems’te ise Ebru Kaptan bekleneni veremedi, belki gününde değildi. Beyoğlu’nda Bora Baran fiziğiyle rolüne yakışmıştı. Aksakallı’da Şafak Güç, bas partilerini başarıyla söyledi. Her aksakallıda bulunduğu varsayılan “davudî” özelliği sesiyle vurgularken, fiziğiyle de role yakıştı. Erkek ve kadın koroları, Caner Ruhselman tarafından iyi hazırlandıklarını yansıttılar. Şef Serdar Yalçın da, orkestrayı iyi hazırladığını kanıtladı ve müziği ruhuna uygun biçimde ortaya çıkardı. Daha önceki yapıtlarda da hep ortalamanın üzerine çıkma başarısı gösteren orkestra, gene iyi tınlıyordu.
Sonuç olarak, Türk operalarını “Şu Azerî kardeşlerimiz kadar olamadık” diye eleştirenlere yanıt oluşturacak nitelikte, Karacaoğlan’dan bol güllü-bülbüllü hayli uzun çokseslendirilmiş bir “türküler geçidi”ni, semah esintili oyunların yer aldığı, birbirine eklentili sahnelerle sunan bir temsil izledik. Emek sahiplerinin tümüne, bir eserin “çekmeceden sahneye” taşınmasındaki katkıları için teşekkür etmek gerek.

No Comments

Operaevi’nde Barut Kokuları : Çakırcalı Efe

Cuma ~ Mayıs 05, 2010 by admin Posted in Cumhuriyet Yazıları

Yansımalar 307/ Şefik Kahramankaptan, 21mayıs 2010

Operaevi’nde Barut Kokuları : Çakırcalı Efe
Bugünlerde nedense hep rahmetli İsmet İnönü’ye atıfta bulunmak gerekiyor! Ne derdi İsmet Paşa? “Klasik müziği israrla dinleyeceksin, kulağın alışacak, öğreneceksin!” Niye yeterince Türk operası, balesi yok diye hayıflananlara Paşa sağ olsa “ Proje yapmak, yazmak, yazılmışları seslendirip sahnelemek için israr edeceksin” derdi. Bale ve MDT’de aktif olabilecek yaşı geçmiş dansçılardan oluşan bir grup olarak kolları sıvadıktan sonra, Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürü Rengim Gökmen’in biçimlendirmesiyle Ankara Müdürlüğü altında çalışan “Birim Dans Tiyatrosu”, işte bu israrı gösteriyor. 2004′te yabancı kökenli “Guguk Kuşu” ile başladılar, bizden “Töre” ve “Gönüllü Çekmeceler” ile devam ettiler. Bu kez “Çakırcalı Efe” ile bir bakıma altı yılda katettikleri mesafeyi de sergiliyor, âdeta “yolumuz bulduk” mesajını veriyorlar.
Fikir, yapıtın koreografisini yapıp sahneleyen BDT Sanat Yönetmeni İhsan Bengier’e (d. 1960 ) ait. Sahne ve film müzikleri üzerindeki uzmanlaşmasını sürdüren besteci Cem İdiz (d.1959), müziğini, Yaşar Kemal’in 1972′de yayımladığı Çakırcalı Efe başlıklı kitabından yararlanarak metinleri hazırlayan, dramaturji çalışmasını yapan Ebru Saçar’ın (d.1977) librettosu üzerine kurmuş. Libretto ve metinlerin ciddi bir çalışmayla hazırlanmış, emek verilmiş olması sevindirici.
Perde açıldıktan sonraki ilk dakikalar, sadece sözsüz tiyatroya, “mim”e dayalı olduğundan “Eyvah” dedirtti ama işin içine dramaturji çalışmasının ürünleri girmeye, öykü danslarla da derinleşmeye başladığında hava değişti. Anılarını Yaşar Kemal’e anlatmış olan Çakırcalı’yı öldüren müfrezenin komutanı Osmanlı albayı Rüştü Kobaş’ın ve kendisiyle konuşmakta olan bir “kadın” gazetecinin, anlatıcı konumunda kullanılmaları, hem dinleyicinin bilgilenmesi, hem de akıcılığın sağlanması açısından yararlı bir seçim olmuş.

Albayı bariton Tuncer Tercan canlandırıyor, bu arada bestecinin öz-biçim ilişkisi bakımından öyküyle uyuşan “İzmir’in Kavakları”, “Efelerin Efesi”, “Çökertme” gibi üç türküyü de ustaca yapıta yerleştirmesi, anlatıcının bir şancı olmasını zaten zorunlu kılıyor. Böylece Tuncer Tercan 1988′deki “Uçarcasına” balesinden sonra, bu kez bir dans tiyatrosunda türkülerimizi söylüyor. “Kadın” gazeteciyi de, librettist Ebru Saçar oynuyor. DTCF Tiyatro Bölümü oyunculuk mezunu Ebru Saçar, alanında deneyim kazanmış yetenekli bir sanatçı. Ancak takıldığım bir noktaya değinmeden geçemeyeceğim. İkidir “kadın” sözcüğünü tırnak içine alarak vurgulamamın nedeni, librettistin kitapçıktaki yazısında ve sanatçı listesinde “bayan gazeteci” diye yer alması. Zarf üzerine örneğin “Bayan Ebru Saçar” diye yazmamızda sakınca ve kural hatası yok. Ama “bayan mühendis, bayan doktor, bayan gazeteci” diyemeyiz. Bilmem, kimi kadın akademisyenlerin bile kendilerini İngilizcedeki “Mrs.”, Fransızcadaki “Madamme” öntakılarının Türkçeye tercümesi olan “Bayan” diye nitelendirmelerinden kurtulabilecek miyiz?

Yapıtta sahne Antalya’nın tasarımcısı Gürcan Kubilay tarafından iki perde için tek oluşumla tasarlanmış, küçük işlevsel değişimler ve aksesuar destekleriyle, getirilen yoruma yeterli mekanı sağlıyor. Tasarımıcı, sahneyi modern ve işlevsel çizgilerle toparlarken, kostümleri birebir dönemsel olarak ele almış. Süvari-Piyade ayrımı, “atbaşı” maskelerle dansçıların “atçılık oynar gibi”, piyadelerin de “askercilik oynar gibi” gezinmesiyle temsil ediliyor! Sonra tüfek ya da tabanca patlatılıp ortalığı “barut kokusu” sarınca, izleyici birden irkilip, atçılık-askercilik havasından sıyrılıyor. Bunların, Çakıcı’yla ilgili her “takip” ve “müsademe”yle ilgili sıkça tekrarlanması, koreografik yaklaşımın gücünü azaltıyor. Emin Saraçoğlu’nun ışık düzeni yer yer, çok fazla karşıtlık yaratarak, algılama güçlüğü yaratıyor.
Cem İdiz’in müziği, hem tümüyle Anadolu kokusu taşıması, Çakırcalı ve öteki “efe” kültürü türküleri kullanımı, dramatazisyonu müziksel olarak destekleyici ögeleri yeterince taşıması, ama bunu yaparken de dinleyiciyi ürkütmemesi nedeniyle bence başarılı… “Osmanlı kent yaşamını”nın yansıtıldığı ikinci perdenin başındaki Şostakoviçvari valsi iç acıçı. İdiz, Batı tarzını kullanarak, herşeyi bizim kokumuzu taşıyan, koreografa da kolaylık sağlayan özgün bir müzik ortaya koymuş. Üstelik bunu yaparken özgün halk çalgısı olarak “asma davul” dışında bir enstrüman da kullanmamış. Kendisini kutluyorum. Şef Sunay Muratov yönetimindeki opera orkestrası , birkaç solo kazası dışında müziği başarıyla seslendirdi. Bengier’in koreografisi, “dans tiyatrosu” çerçevesinde dansın ağır bastığı yerlerde anlatının gücünü arttırıyor. Her zaman dansçıların kendi katkılarını da ortaya koydukları, solo ve ikili danslarda, Çakırcalı’yı oynayan Emre Onuk ile ikinci eş Fatma’yı oynayan Özge Kınıklı, yapıttan “bale lezzeti” de alınmasını sağladılar. Finalde, öldürülen Çakıcı’nın kızanları tarafından kaçırılan bedeninden kol ve başının ayrılarak sadece gövdenin bırakılması ve Çakıcı’nın sofitoya çekilerek bu bu yaşanmış öykünün bir söylenceye dönüşerek toplmsal belleğe kazınacağı mesajının verilişi etkileyici biçimde canlandırıldı.

Yapıtın sahnelenmesinde zorluk, karakter sayısının fazlalığından kaynaklanıyordu. Bengier, bu engeli, çalıştırıcılar Ayfer Alpan, Serhat Elat, Yekta Oktay’ı ve kendisini oyuncu-dansçı olarak kullanarak aşmış. İşin içinde karşılıklı “özveri” bulunması, yapılan katkının değerini arttırıyor. Çakıcı’nın annesinin bir de türkü okuması gerekiyor, bunu dikkate aldığımızda belki bir soprano da gelecek sezon için düşünülebilir. Yaklaşık birer saatlik iki perdeden oluşan oyun, bazı tekrarlar gözden geçirilerek biraz kısaltılırsa etki gücü daha artabilir.
Birkaç söz de kitapçıkla ilgili etmek gerek. “Konu” var ama metinlere yer verilmemiş. Bengier’in bir yazısı var ama ben besteci İdiz’in de müziğini anlattığı bir yazısını okumak isterdim doğrusu. Kitapçıkta yaratıcı kadronun “yaşam notları” da “kısa” olmanın çok ötesine uzanmış! İlk kaynak Yaşar Kemal’in altı sayfalık biyografisi yerine, bunun dört sayfası Çakırcalı ile ilgili yazdıklarından bir seçkiye ayrılsa daha okunur olmaz mıydı?
Çakırcalı Efe için, tüm katkı sahiplerini kutlamak istiyorum. “İsrar” edilince, “ispat” da kendiliğinden oluşmuş, eleştirilebilecek ayrıntılar ve iç dengeler gereği ortaya çıkmış bazı yetersizlikler olsa da, herşeyiyle yerli yapımların belirli bir kalite düzeyinde ortaya konulabileceği kanıtlanmıştır.

No Comments

İsmet İnönü’ye Sanatsever Alkışları

Cuma ~ Mayıs 05, 2010 by admin Posted in Cumhuriyet Yazıları

Yansımalar / Şefik Kahramankaptan, 14 mayıs 2010

İsmet İnönü’ye Sanatsever Alkışları

Rahmetli İsmet İnönü’yü ve ailesini sever, sayarım. Onun müziksever kişiliğini, kendi kendini yetiştirmesini, yeri geldikçe işlerim. Paşayı tanımış, elini öpmüş, birkaç kez genç gazeteci olarak yakınında bulunmuş, onun sevecen “çocuk” hitabıyla kıvanmış olmak, bugün en değerli anılarım arasında bulunuyor. Devlet orkestralarının her yıl İnönü anısına verdikleri konserlerin program kitapçıklarına, genç kuşakların İnönü’yü öğrenmeleri için “taze” olmasına özen gösterdiğim bir yazı hazırlarım.
İnönü’yü tanıtırken kullandığım nitelendirmeler şöyledir: “Atatürk’ün en yakın silah ve çalışma arkadaşı, Kurtuluş Savaşı’nın İnönü kahramanı, Lozan’ın usta diplomatı, Cumhuriyetimizin ilk Başbakanı, Atatürk’ten sonra ikinci Cumhurbaşkanımız, ülkemizi ikinci dünya savaşına girmekten ve işgalden koruyan dönemin ‘milli şef’i, çok partili demokrasi denemesinin mimarı ve büyük müzik dostu.”
Günlük siyasetin, böyle tarihsel bir kişilik üzerinden yapılmaya çalışılması aklı başında pek çok kişi gibi beni de üzdü. Ama geçen hafta iki ayrı yer ve ortamda, İnönü adı geçtiğinde insanların büyük alkışıyla karamsarlığım biraz olsun hafifledi.
İNÖNÜ’NÜN HOPARLÖRLÜ KOLTUĞU
İlki, ÇAĞSAV 10. Onur Ödülleri Töreninde yaşandı. Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay,
iki oylama arasında gelip heykeltraş Mehmet Aksoy ile Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’ne ödül heykelciklerini sundu. Bu arada salonda “İkinci Cumhurbaşkanımız İsmet İnönü’nün kızı Özden Toker’in de konuk olarak bulunduğu” duyurulunca bir alkış koptu. Özden Hanım ayağa kalkıp konukları selamlayarak karşılık verirken, alkışlayanlar arasında sahnede bulunan Günay, Hacettepe Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Uğur Erdener ile GSF Dekanı Prof. Dr. Uğurcan Özses de da vardı.
İkinci büyük alkış ise Ankara Devlet Konservatuarı’nın 74. Kuruluş Yıldönümü Onur Gecesi’nde koptu. Okul müdürü Prof. Dr. Erol Belgin, kürsünün hemen yanında duran “Berger” tipi ve hoparlörlü deri koltuğu gösterip İnönü adını telaffuz ettiğinde, küçük korist öğrencilerden mezuniyetlerinin 50. yılını yaşayanlara kadar herkes, uzun süre alkış tutarak selamladı tarihsel kişiliği…
6 Mayıs 1936 ADK’nın kuruluş tarihi… Konservatuvar yönetimi son beş yıldır, kutlamayı “Ata’ya Teşekkür Yürüyüşü” ile başlatıyor. Bu yılki Onur Gecesi’nde 1960 yılı mezunlarına birer plaket sunumu gündemdeydi. O akşam plaket alacak üç kıdemli bestecinin yapıtlarının da seslendirileceği bir program düzenlenmişti. Prof. Erol Erdinç yönetimindeki Hacettepe Akademik Senfoni Orkestrası, rahmetli Cengiz Tanç’ın halk türkülerinden derlediği 1. Süiti ve Muammer Sun’un Yurt Renkleri’ni seslendirdi. Aylin İpekçioğlu’nun piyanosu eşliğinde bas Ahmet Zeyin ile Yiğitcan Tatlıoğlu da, İlhan Baran’ın Bas ve Piyano İçin Uygulamalar’ından ikişer parça söylediler. Bale Bölümü’nden Begümhan Canbulatoğlu ile Berkay Saraçoğlu Rus dansı, Yağız Danış ile Alican Güçlüoğlu da İnan Mert’in koreografisiyle modern bir ikili sundular.
NOSTALJİK BİR SUNUM
Plaket verilecek eski mezunların sunumu çok hoştu. Arşivden hazırlanmış, giriş yıllarında verdikleri vesikalık fotoğraf, varsa dilekçeleri ya da dosyalarından seçilmiş bir “mazeret tezkeresi” perdeye yansıtılıyordu. Belli ki genel sekreter Özkan Ay, hayli emek vermişti bu sunum için… Çocukların genellikle “hâl tercümesi” başlıklı başvuru dilekçelerindeki içten anlatım, güzel el yazıları hemen dikkatimi çekti. Bırakın ilköğretimi, günümüzde üniversite mezunları bile kargacık burgacık kitap harfleriyle yazıyorlar! Kimse ilköğretimde “yazı dersi”nde kaligrafik kuralları öğrenmiyor günümüzde!
Yitirdiklerimizin veya gelemeyenlerin plaketlerini yakınları ya da arkadaşları aldı. İlhan Baran ve Muammer Sun, büyük sevgi gösterileriyle alkışlandılar. Cengiz Tanç’ın plaketini Özer Sezgin aldı. Öteki adları saymadan geçmeyelim: Miray Dirim, Önder Kütahyalı, Ahmet Demirel, Baykal Saran, Özer Sezgin, Ayten Özgedik, Şinasi Özel, Oytun Şanal, Bilge Elderoğlu, Kaysu Canbek, Sevin Tezeren(Berk), Sezai Tarakçı, Yılmaz Gürkan, Mesut Yener Özeke, Ender Arıman, Esin Avcı Emcan, Evinç Gürkoç (Sunal), Neyran Özmen (Fişek), Cantürk Sakarya, Çiğdem Batu, Binay Okurer, Geyvan Yılmaz (McMillan), Taner Akakçe, Feridun Ulusoy, Suna Bayer, Remziye Alper ve Oya Yüksel…
Balecisi, şancısı, enstrümantalistleri, tiyatrocularıyla, kimileri de artık aramızda bulunmayan 1960 mezunları, bu vesileyle hasret giderdiler, eski günleri andılar. Özellikle Miray Dirim’in sahneden salona doğru yaşattığı içli nostalji kimilerinin gözlerini yaşattı. Neyran Fişek de, törene gelemeyen tüm baleci arkadaşlarının vekaleti kendisinde olunca, tam dört kez sahneye çıkmak zorunda kaldı.

ARTIK “FAKÜLTE” OLMALI…
Ama üzerinde düşünülmesi, tartışılıp harekete geçilmesi gereken, “esasa yönelik” öneri, besteci-eğitimci-yayıncı kişiliğinın yanısıra, geçmişte kültür politikaları üzerine çok yazıp-çizmiş olan Muammer Sun’dan geldi. Sun, 1982′den beri konservatuvarların YÖK çerçevesinde üniversiteler çatısı altında bulunduğu gerçeğine işaret ederek, “konservatuvar artık dekanlık olmalı, o zaman olanakları daha da artacaktır” dedi.
Bu önerinin bana göre “tercümesi” şudur: Üniversite hiçbir zaman konservatuvarı benimsemedi, bir yük olarak gördü. Bir gecede doçent-profesör yapılan eski hoca kuşağı da akademik kurallara ısınamadı, hep karşı çıktı. Ama artık onlar yavaş yavaş emekli oluyorlar. Yurtdışında master, doktora, sanatta yeterlilik yapmış genç kuşak öğretim görevi yapmak üzere geliyor. Eğer şimdi yüksek okul statüsündeki konservatuvar, “müzik ve sahne sanatları fakültesi” olarak yeniden örgütlenirse, üniversite çatısı altındaki öteki fakülteler gibi hem kendi yöneticilerini seçme, önerme olanağına kavuşur, hem de üniversitenin bütçesinden daha iyi yararlanır.
Beytepe yerleşkesinde yeni binalar yapan Hacettepe Üniversitesi, acaba çeyrek yüzyılı aşkın süredir tamamlanmayan, Beşevler’deki konservatuvarın bahçesindeki konser salonunu bitirmek için ne bekliyor dersiniz?

No Comments

Baharın Nimetleri, Eli Kanlı Machbet ve Ayağımıza Gelen La Scala…

Pazar ~ Mayıs 05, 2010 by admin Posted in Cumhuriyet Yazıları

Yansımalar / Şefik Kahramankaptan, 6 mayıs 2010

Baharın Nimetleri, Eli Kanlı Machbet
ve Ayağımıza Gelen La Scala…

Nisan ve Mayıs baharla birlikte pek çok etkinliğin üstüste geldiği, çakıştığı iki ay. SCAMV’nın düzenlediği 27. Uluslararası Ankara Festivali, Bilkent Senfoni Orkestrası’nın konseriyle tamamlanırken, 5 Mayıs’ta ÇAĞSAV’ın düzenlediği, “sanatçı-galeri-izleyici” sacayağının yansıması olan, 37 galeride yüzü aşkın sanatçının binden fazla çalışmasının yer aldığı ANKART-2010′un açılışı yapıldı.
Burada değinilmesi gereken en önemli nokta, bu tür “sivil toplum-yerel yönetim-devlet” işbirliği, dayanışması gerektiren, Başkent’in daha da taşralaşmasını engelleyici etkinlikler için, sacayağının bir bacağının noksan ya da topal olması! Ankara Büyükşehir Belediyesi, onbeş yıldır festivalden elini çekmiş durumda… Geçen yıl birkaç reklam panosu tahsis etti galiba, o kadar! Son yıllarda başkanı olmasa da meclisinin tümüyle değişmesinden sonra Merkez Bankası’nın güçlü desteği “cılızlaştı”, artık “ayıp olmasın” diye olsa gerek “simgesel” katkılarda bulunuyorlar. Özel sektör kuruluşları da, biraz kriz bahanesi, biraz da “politik duruş endişesi” nedeniyle olsa gerek, ya destekten vazgeçtiler, ya da küçülttüler. Festivalin sürüdürülebilmesi için aziz dostum SCAMV Başkanı Mehmet Başman ile koordinatör Elif Başman’ın nasıl kıvrandıklarının yakın tanığıyım. ÇAĞSAV’ın sıkıntılarını da bizzat yaşıyorum. Neyse ki, Kültür Bakanlığı ve Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü, sergiler için destek oluyor. Politikacılar, sanata yürekten inanmasalar bile, biraz da bu konuda “takiyye” yapsalar da, şu etkinlikler daha nitelikli, kaliteli düzenlenebilse! O zaman gözü iktidarda olan özel sektörün bir bölümü de herhalde “işareti” almış olur, katkı yapmaya başlar veya mevcudu arttırır!

MÜKEMMEL BİR MACHBET
Demek ki, her şey gelip iktidara dayanıyor! Geçmişte de iktidar için ne mücadeleler verilmiş, ne “kan”lar akıtılmış! Hem de her yerde… İktidar mücadelelerinin yarattığı trajedilere edebiyatta en önemli örneklerden biri Shakespeare’in Machbet’i… Francesko Maria Piave’nin librettosu üzerine Giuseppe Verdi’nin operası, bu trajediyi yüzyılımıza taşımış anıtsal bir opera yapıtı… Bu operayı Ankara’da tam 48 yıl sonra, Yekta Kara’nın yapımı olarak izledik. Yekta Kara, 1991′den bu yana ilk kez Ankara’dan davet aldı ve daha önce İstanbul’da gerçekleştirdiği yapımı, dekoru uyarlayarak, giysileri taşıyarak yeniden uyguladı. Opera’daki yeni rotasyon sisteminin bir kazanımıydı bu…
Yönetmenin kafasında oluşturduğu çerçeve, getirdiği yorum, bunların sahne uygulaması açısından sonuç mükemmeldi. Kara’nın istediği kapalı sahneyi ve minimal tasarımı Michael Scott hazırlamıştı, Ankara’ya uygulamasını ise Ferhat Karakaya gerçekleştirdi. Giysiler Şanda Zıpçı’ya aitti. Hareketsiz, şarkıcı ve koronun çakılı söylediği ağır rejileri hep eleştirmişimdir. Bu kez Yekta Kara’nın özellikle kadınlar korosunu adeta modern dans topluluğu gibi kullandığı, insan ögesini aynı zamanda bir sahne tasarımı ögesi gibi yakıştırdığı rejiyle karşılaştık. “Cadılar”ın, ellerinde satırları, önlerinde kanlı önlükleriyle âdeta birer mezbaha görevlisi edâsıyla oyunun içinde çok önemli bir görsel işlev yapıyorlardı.
Machbet rolünde bariton Eralp Kıyıcı’yı izledik. Son yıllarda birkaç kez yinelediğim gibi Eralp Kıyıcı, Avrupa ve Amerika’nın “A sınıfı” tüm operalarında sahneye çıkabilecek, bir kere çıktı mı da, uzun süre bayrağı dalgalandırabilecek yetenek ve olgunlukta bir bariton. Tek kelimeyle hem sahnesi, hem sesiyle mükemmeldi. Lady Machbet’te ise soprano Nilgün Akkerman, iyi sahnesi ve deneyimiyle rolünü kurtardı. Dramatik soprano söylemek, zaman zaman kolaratür özellikler taşıyan partilerin altına girmenin kolay iş olmadığını biliyoruz. İstanbul’da dinleme olanağım olmamıştı ama, Perihan Nayır Artan’ın bu rolde sesiyle çok beğenildiğini pek çok güvenilir uzmandan dinlemiştim. Banco’da bas Mithat Karakelle, biraz fazla titreşim yükleyerek söyledi, Macduff’ta ise tenor Aykut Çınar, yapıtın yukarılara taşınmasında Eralp Kıyıcı’yı yalnız bırakmadı.
Orkestrayı, gönlünde Ankara’nın başka bir yeri olan Antonoi Pirolli yönetti, koroyu da Alessandro Cedrone hazırlamıştı. Sonuç bu anlamda da iyiydi. Cedrone özellikle İtalyan opera korolarını çok iyi hazırlıyor. Koristlerin de, özellikle cadıların, konumlarından, durumlarından ve sonuçtan çok memnun olduğunu gözledim. Prömiyer akşamı Ankara operası mutluydu… Dilerim ikinci kasttaki kadroyla da iyi sonuç sürdürülür, zaten önümüzdeki sezon devam edecek, büyük ilgi göreceğini tahmin ettiğim bir yapım.

YEPYENİ BİR OLANAK…
Daha Macbecht’in tadı damağımızdayken, ertesi akşam, yıllarca Leyla Gencer’in de sahneye çıktığı, dünyanın “efsanevi” operası La Scala, kalktı, ayağımıza geldi… Hem de “canlı yayın”la… Türkiye için önemli bir yeniliği Cinebonus Sinemaları, Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü’nün desteğiyle gerçekleştirdi. Or-AN girişindeki Panora AVM’de yer alan Cinebonus Sineması, gene Verdi’nin Simone Boccanegra operasını “Teatro Alla Scala”daki temsilinden naklen yayımladı. Orkestrayı Daniel Barenboim yönetiyordu, reji Frederico Tiezzi’ye aitti. Simone’yi geçirdiği hücrebozan rahatsızlığı ve ameliyattan sonra sahnelere ilk başladığı günlerde olduğu gibi bariton olarak dönen “Üç Tenor”un Placido Domingo’su söylüyordu. Amelia’da da olgunluk dönemine yeni giren mezzo Anja Harteros vardı. Doğrusu, zamanlaması gayet yerinde “yakınlaştırma” ve özenli bir teknik masa yönetimi sayesinde âdeta sahnenin içindeymişcesine izledik operayı. Bu olanak, düzenli biçimde sunulacak artık. Bazen La Scala’dan canlı yayın, Rus Bolshoi ve Kirov balelerinden, çeşitli dünya operalarından bale veya operalar. Örneğin 1 Temmuzda Çaykovski’nin Maça Kızı operası Barselona “Gran Teatre Del Liceu” temsili olarak sunulacak.
Biletler sinema filmlerine göre biraz pahalı ama, canlı yayın dışındaki tüm opera ve bale gösterimleri için Devlet Opera ve Balesi mensuplarına ve Türkiye’deki tüm konservatuar öğretim üyeleriyle öğrencilerine tüm opera ve bale gösterimlerinde yüzde 50 indirimli tarife uygulanacak. İndirimli biletlerin satışı sadece gösterimlerin gerçekleşeceği Cinebonus gişelerinden gerçekleşecek. Meraklılar ayrıntılara www.cinebonus.com adresinden ulaşabilir.
Dileğim, bizden de bazı opera ve bale yapımlarının, aynı mükemmel kamera-resim seçici-ses ekibince kaydedilip, bu sistem içinde yer alabilmesi, Mezzo kanalında da fırsat bulabilmesidir.
Bunun ne büyük bir Türkiye tanıtımı olanağı yaratacağını anlayanlar, bu işe destek olmalıdırlar. Tabii Ankara’nın müzik festivali ve sanat buluşmalarına da…

No Comments

Çocuklarımız İçin Ortam, Destek ve Özen Gerek…

Cuma ~ Nisan 04, 2010 by admin Posted in Cumhuriyet Yazıları

Yansımalar / Şefik Kahramankaptan, 30 Nisan 2010

Çocuklarımız İçin Ortam, Destek ve Özen Gerek…

23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nda çocuklar için düzenlenen konserlerin birkaç işlevi birden bulunuyor : Çocuklara müzik sevgisi aşılamak, yetenekli çocukları bir enstrüman çalmaya özendirmek, heveslendirmek, çocuk müzisyenlere sahne deneyimi arttırma ve kendilerini dinletme fırsatı tanımak…
Bu bağlamda, CSO ve BSO’nun yaptığı 23 Nisan konserlerine bu yıl, arpist Çağatay Akyol’un sanat yönetmenliğini yaptığı Orhun Orhon şefliğindeki Ankara Filarmoni Orkestrası da eklendi. Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde, “ötekilerle çakışmayacak” gün ve saatte düzenledikleri konserde, özellikle çocuk çalgıcılara sahne fırsatı açısından hayli cömert davranılmıştı. Solist çocuklar Bilkent’ten derlenmişti. Kemanda Dora Ekin Koç, Elif Ece Cansever ve Alpay Jan İnkılap, kornoda Atay Bağcı ve Barkın Sönmezer, fagotta Beliz Ermiş, viyolonselde Elif Buğu Ünlüsoy, piyanoda Ceren Şatana’yı orkestra eşliğinde seçtikleri yapıtlarda dinledik. Hepsi yetenekli, bir yılda değil bir arpa boyu, metrelerce ilerleyen çocuklar bunlar. Kimileri artık ergenlik dönemine giriyor, çocukluktan çıkmak üzere… Ciddiyet ve çalışkanlıklarını kutluyorum. “Olabildiğince çok çocuk müzisyene sahne olanağı tanımak gerek” diyen Orhun Orhon’un da AFO çalışmalarına olanakları elveren herkes destek vermeli…

ÖDÜL EZİYETE DÖNÜŞMEMELİ…
CSO’nun solistleri ise, çok önceden ilan edildiği üzere “ödül” olarak konsere solist seçilmişlerdi. Bilkent’ten Salihcan Gevrek (d.1992) Gülnara Aziz’in öğrencisiydi ve lisans öğrenimine, Fazıl Say’ın yakın ilgisiyle Viyana’da devam edecekti. Halen Köln Müzik Yüksek Okulu’nda eğitimine Clauss Kanngiesser ile devam eden, İstanbul’da genç yaşında kendini kanıtlamış viyolonsel hocası Dilbağ Tokay tarafından yetiştirilen Dorukhan Doruk ise son olarak
Avusturya’daki Liezen Viyolonsel Yarışması’nda kategorisinde birinci olmuştu. Salihcan Rahmaninov’un 2. piyano konçertosunu, Dorukhan ise Lalo’nun re minör viyolonsel konçertosunu seslendirecekti. İkisinin de geçmişinde dereceye girilmiş, kazanılmış çok sayıda yarışma vardı, bu konserle Ankara’nın klasik müzik çevresine sunulmuş olacaklardı. Ama beklenmedik bir durum yaşandı. CSO yönetimi, 23 Nisan etkinliğini tek konser olarak Çankaya Belediyesi’nin “1000 Çocuk Korosu”na vereceği destekle birleştirdi. Bu nedenle iki yetenekli solistimizi, uygun akustikli bir salonda dinlemek yerine, akustik koşulları yetersiz, bini aşkın çocuğun “arı kovanı”na çevirdiği, veli ve çocukların gezindiği, Ahmet Taner Kışlalı Spor Salonu’nda dinlemek zorunda kaldık.
Oysa perşembe günü CSO kendi salonunda bu konseri düzenleyebilirdi. Bu deneyimli orkestra bir giriş parçasını haydi haydi hazırlayıverir, ardından Dorukhan Lalo’yu seslendirir, aradan sonra da Salihcan 40 dakikalık Rahmaninov konçertoyla dinleyici önüne çıkardı. Böyle bir örgütlenme bence haftanın şefi Emin Güven Yaşlıçam orkestra üyeleri için sorun yaratmazdı. 23 Nisan günü de Kışlalı Salonu’nda “1000 Çocuk Korosu” projesine desteğini vererek, o çocuk konserinin daha uygun koşullarda gerçekleşmesini sağlardı. Böylece Steinway piyanonun salonlararası transferi gibi bir riskli ve zahmetli durum da yaşanmazdı. Ama elma ile armut toplanmaya kalkışılınca, solistleri ve orkestrayı elektronik olarak yükseltilmiş biçimde, yani “mekanikleşmiş ses” olarak duymak zorunda kaldık! Bu konçerto seslendirmeleri iki çocuğumuza bir “ödül” olmaktan çıktı, âdeta “eziyet”e dönüştü. Eski deyimle “maksat hasıl olmadı”…Umarım, gerekli ders çıkarılır, sonrasında bu tür konserler amacına uygun ortamlarda düzenlenir.
Çankaya Belediye Başkanı Bülent Tanık, koltuğunda birinci yılını doldururken, seçim bildirgesindeki sözlerinden birini yerine getirdiğini bu konserle göstermiş oldu. Değişik okullardan 1000 çocuktan oluşan koro, ilçe, semt ayrımcılığı yapmadan “toplumcu belediyecilik” anlayışına uygun
projelerin “yerel yönetim-sivil toplum-devlet” işbirliği ve katkılarıyla rahatlıkla düzenlenebildiğinin kanıtıydı. Tanık’ı ve tüm emeği geçenleri kutluyor, projenin devamlılık göstermesini, 23 Nisanlara özgü kalmamasını diliyorum. Tanık’ın şimdiden adını “Ulvi Cemal Erkin Konser Salonu” olarak koyduğu projesi gerçekleştiğinde, artık bir “çokmerkezli” kent olan Ankara, yeni bir konser salonuna da kavuşacak.
BİLKENT’TE İKİ ÇOCUK YILDIZ
CSO’nun konseri saat 18.00′deydi, Bilkent Gençlik Senfoni Orkestrası’nınki ise 20.00′de…
İlki yarım saat kadar geç başlayınca, Bilkent’e de yetişmek isteyenler çok hayıflandı. Örneğin Dilbağ Tokay, Avusturya’daki son Liezen Yarışması’nda kendi kategorisinde ikinciliği elde eden Cansın Kara’yı dinleyemediği için hayli üzüldü. Ben de tüm çocuk solistlerimizi dinlemek istediğim için, birini yarıda kesip ötekine koşmak zorunda kaldım! Bilkent’te orkestrayı usta şef Gürer Aykal yönetiyordu.
2009′u kazandığı uluslararası yarışmaların ve hocası Muhammedcan Turdiyev’in olumlu motivasyonuyla yüksek moralle geçiren Berfin Aksu (d. 1998) Mendhelsshon’un keman konçertosunun birinci bölümünü başarıyla seslendirdi. Kara Aliyev’in yetiştirdiği Cansın Kara( d. 1995) da, kendisine son ödülü getiren Saint-Seans’ın viyolonsel konçertosunun ikinci ve son bölümlerini adeta “şurup gibi” seslendirdi. İki çocuğumuz da hızla ilerlediklerini, bugüne kadar kazandıkları yarışmaların hiçbirinin rastlantısal olmadığını göstermiş oldular. BGSO da, çoğu “liseli” olmasına karşın, hem Aykal yönetiminde çalıyor olmanın keyfini yaşadı, hem de yetişkinlerden aşağı kalır yanları olmadığını göstermeye çalıştı.
Tüm bu çocuklarımızın konserler sonrasında gözlerindeki pırıltıyı, birbirlerini kutlayışlarını, hocalarına sarılışlarını görmenizi isterdim. Ülkemizden daha nice iyi müzisyenler, enstrüman çalmasını, şarkı söylemesini bilen başka meslek sahipleri yetişecek, yeter ki gerekli ortam ve yeterli destek sağlanabilsin…

No Comments

“Şarkı”nın Büyüsü,Örnek Dayanışma ve Modern Dansın Gerçekleri…

Cuma ~ Nisan 04, 2010 by admin Posted in Cumhuriyet Yazıları

Yansımalar / Şefik Kahramankaptan, 23 Nisan 2010

“Şarkı”nın Büyüsü,Örnek Dayanışma ve
Modern Dansın Gerçekleri…

Çocuklarımız bugün 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nı şarkılarla kutluyorlar. Şarkı, en eski müzik biçimlerinden biri… Neredeyse “ses”le yaşıt. İnsanlar önce sesle iletişim kurdular, ardından ilk müzik denemelerini de gene sesleriyle yaptılar. Toplumların oluşum sürecinde şarkı, yerel alışkanlıklara, dile göre farklı formlara dönüştü, değişik biçimlerde adlandırıldı. İtalyanların Napoliten’i nasıl Napoli yöresinin türküsü-şarkısı ise , Almanların “lied”i, Fransızların “şanson”u, bizim de “türkü” ve “şarkı”larımız var.
27. Uluslararası Ankara Müzik Festivali’nde iki etkinlik, bu alanda iki anlamlı örneği oluşturdu. Birincisi, 19. Yüzyılın en duyarlı, romantik, duygulu şarkı yazarı olan Franz Schubert’in (1797-1828), ölümünden bir yıl önce 30 yaşındayken tamamladığı Winterreise (Kış Yolculuğu) adındaki 24 şarkıdan oluşan buketiydi. Bu şarkı dizisinde yaşıtı Wilhelm Müller’in, karda, yürüyerek yapılan bir yolculuk sırasındaki gözlemler, yaşanan duygular, karşılaşılan olayları anlattığı dizeleri hayli duygusaldır. Schubert’in karamsar ruh halini de zaman zaman yansıtmasına kolaylık sağlayan sözler, bestecinin lied sanatındaki başyapıtlarından birini yaratmasına aracılık etmiştir.
Bu yapıtı “devlet solisti” piyanist Yeşim Gökalp, Almanya’nın Detmolt kentinde hazırladı. Detmolt operası solistlerinden bariton Andreas Jüheren’le CSO salonunda seslendirdiler. Ne yaz ki, pop kokan konserlere itibar edenler salonda yoktu, 150 kişilik rafine bir dinleyici kitlesi gelmişti bu lied konserine… Son olarak üç yıl önce alto Natalie Stutzmann’dan dinlediğimiz Kış Yolculuğu, bariton Jüheren’in doğal, kadife gibi yorumu, Gökalp’in özenli, yumuşak tuşesi ve iyi zamanlamasıyla çok iyi seslendirildi. Bu yapıtın kaydı çok fazladır. Örneğin ünlü Alman bariton Dietrich Fischer-Dieskau 1948-1990 yılları arasında tam onbir kez yapıtı kaydetmiş, bunlardan üçünde ünlü İngiliz piyanist Gerald Moore kendisine eşlik etmiştir. Beş soprano, altı mezzosoprano, bir alto, onyedi tenor, otuzsekiz bariton, altı basbariton, on bas solist bu yapıtı kaydetmişlerdir. Son konserden sonra bariton Andreas Jüheren’in de Yeşim Gökalp’e “Bu yapıtı sizinle kaydedelim” önerisiyle sayı daha da artacağa benziyor.

SOLİSTLERİN ÖRNEK DAYANIŞMASI
Kadroları İzmir’de bulunan devlet solistlerinin en etkinlerinden olan Yeşim Gökalp’i birkaç gün sonra yeniden CSO sahnesinde gördük. Ama bu kez, bir başka piyaniste, “devlet sanatçısı ve solisti” Hüseyin Sermet’e yardımcı olmak üzere oradaydı. İlk kez böyle üst düzey bir dayanışma örneği gördüm, çünkü Gökalp, Sermet’in notalarını çevirmek için gelmişti.Yunan piyanist George Emmanuel Lasaridis’le Mozart’ın iki piyano konçertosunu seslendirdiler. Sermet, sanırım Paris’ten Türk-Yunan Dayanışma Grubu’nda da birlikte çalıştığı Lasaridis’e bir “konukseverlik” yaparak ana tema seslendirmelerinin yeraldığı birinci piyanoyu kendisine bırakmıştı. Bu konserin ana yapıtı ise ikinci yarıdaki Richard Strauss’un dev senfonik yapıtı “Böyle buyurdu Zerdüşt” idi. Şef Raoul Grüneis yönetiminde CSO, başarılı bir seslendirme çıkardı. Geçen yıl heldentenor Ünüşan Kuloğlu sayesinde ülkemizin tanıdığı bu iyi şeften artık opera da yararlanıyor. CSO gelecek yıla birkaç konser için umarım gene anlaşma yapar, hem de programında böyle büyük kadrolu yapıtlar bulunan konserler için…
Şarkı alanında ikinci etkinlik de bariton Sedat Öztoprak’ın besteci-şef-piyanist Selman Ada’nın eşliğinde, ilk yarısı Avrupa şarkılarından, ikinci yarısı da bizimkilerden oluşan resitaliydi. Program için güzel bir seçki yapılmıştı. Bakanlık, Resim Heykel Müzesi salonundaki eski piyanonun yerine yeni bir konser piyanosu alırsa eğer, bu tür resitaller muhakkak ki daha keyifli olacak. Bu tür şan resitallerine daha sık tanıklık etmeyi dileriz.

UZAKTA… GEÇMİŞTE Mİ, GELECEKTE Mİ?
Genel Sanat Yönetmenliğini Bürge Öztürk Kayacan’ın yaptığı Modern Dans Topluluğu, 18. yılında Festivale İsrailli Uri İvgi ile Hollandalı Johan Greben’in “Far From Now / Şimdiden çok uzakta” başlıklı yapımının prömiyerini armağan ederek katıldı. Müziği elektronik olarak Ari Rosenweig yapmıştı. Sekiz yıldır birlikte çalışan iki koreograf, bu yeni yapıtlarında, bulundukları ortamdan rahatsız ve hep “farklı” olanı arayan insanların öyküsünü anlatmaya çalıştıklarını ifade ettiler. Yeni bir ev, yeni bir yurt düşlerini büyük yastıklarla simgelemişlerdi. Arayış kavramı, genellikle olumlu anlam içerir, umuda daha yakındır. Ancak bu yapıtta karamsar bir hava egemendi. Soyut başlayıp sona doğru ezgiselleşmeye başlayan, içinde sürekli bir dip parazitini de barındıran elektronik müzik ve Gazal Erten’in esir kampı uniformalarına benzeyen giysileriyle karamsarlık daha çok algılanıyordu.
Yapıt bana önce Nazi toplama kamplarını çağrıştırdı. Daha sonra da bilimkurgu filmlere özgü, derinliklerdeki uzay kolonisinde unutulmuş bir topluluğu! Onların umutsuzluk içindeki yaşamları ve herşeye rağmen birbirleriyle kurabildikleri ilişkileri, yaşadıkları duyguları yansıttılar sanki… Koreograflardan birinin Yahudi olması nedeniyle bunun bir “bilinçaltı tezahürü” olabileceğini düşündüm.
Modern dansın en büyük handikaplarından biri, uzun soluklu öykü anlatmaya elverişli olmaması. Nitekim İvgi-Greben ikilisinin 60 dakikalık bu yapımı, şayet 20 dakika olarak tasarlansaydı, kuşkusuz daha nabızlı, etkileyici bir anlatım diline sahip olacaktı. Ama 60 dakikayı doldurabilmek için hayli ağır bölümler, hem tempoyu düşürüyor, hem de ana fikri dağıtıyor. Bir temsilde 60 dakikayı dolduracak yapıt çıkarmak kolay iş değil. Eğer bu yapım 20 dakikada toparlansaydı, başka bir yapımla birlikte ideal temsil süresini kapatır, daha da etkileyici olabilirdi. Gene de yapıtın tempolu dansları ve tiyatrosu iyi işlenmişti. Üç erkeğin dansı ile finalde Özgür Adam İnanç’ın yürekten solosu akılda kalan, etkileyici çalışmalardı. İnsan-yastık karışımı tablolar ise, görsel olarak anafikri yansıtan kareler veriyordu. Çıplak ayaklı dansçılara kolay gelsin diyoruz.

No Comments

« older posts next posts »
120